14 Temmuz 2010 Çarşamba

Gece Jimnastiği

Seksenlerin (seksen kere dili kopsun) meşhur bir televizyon programına göndermece yapıyorum. Halbuki yazacaklarım bambaşka. Başrolünde Yasemin Evcim mi, her kimse, o da yok. Bir ben, hep ben, bir de bazen annem. Hayatımdaki her büyük olay gibi, başrolde hep ikimiz. Şimdi annem İstanbul'da, gecenin bir köründe, yatağın sol yanına sığınmış, boş duran sağ tarafına terden nemli bacağını atmış, uyuyor. Ben yazdıkça klavyenin sesine uyanıp, uykunun kıstığı bir sesle "yavrum, yatmadın mı daha? yat, sabah oldu, yeter.." diye söylenmiyor. Onca yıl söylenmeyeceği, söylense de duymayacağım bir zamana varmak, bir an önce oraya yerleşivermek istedim. Halbuki şimdi, kimsecikler söylenmeden yatağın içindeyim. Karanlıkta tavana bakıyorum. Annemin bana seslendiği zamanı düşünüyorum. O zamana yerleşmek istiyorum. Belki zaman makinası icat edildi de, tüm maymun iştahımla gidip gidip geliyorum. Bilim adamları her seferinde bu bilgiyi bildiğimi bana unutturuyorlarmış meğer. Nostalji de bu yolculuğa parası yetmeyenlerin avuntusuymuş mesela. Meğer.

Neyse,

Bir seferinde odamda kimbilir ne işle meşgulken, gecenin bir yarısı, bir yaz gecesinin bir yarısı, içeriden kesik sesler gelmeye başladı. Gece yatmadan önce yüzüstü yatağıma uzanıp sessizlikte kitap okurum ve böylece balıklama veya yüzüstü suya atlamış gibi hikayenin ortasına düşüveririm. Sessizlik dağılır, bir anda kitabın gürültüsü etrafımı sarar. Karakterler, olaylar, diyaloglar, hayalimde biçtiğim ses renkleri derken bir başka ses duyana kadar, sessizliği de duymam. Varlığını unuturum. Bu kısık ve kesik gelen sesler o yüzden bir anda olduğum yerde buz kesilmeme ve ayağımın altında, topuk ve ayak parmaklarının alt kısmına denk gelen o pembe kısmın arasında kalan köprü gibi yerde iğneler hissetmeme sebep oldu. After all, gece paranoyası bambaşkadır. Gece vakti akla gelen fikrin şahidi olmaz. Camdan dışarı bakınca bir anda durduğun yeri, hayatın sıradanlığını, aslında öyle innannılmaz olayların başına gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu falan farketmezsin. Karanlık, boş sokaklar, boşa yanıp sönen trafik ışıkları (yerli pop klibi veyahut şarkı sözü çıkar bu üçünden, aman dikkat) ve ne döndüğü bilinmeyen aydınlık salonlar, hatta mavi televizyon ışığı seçilebilen karanlık oturma odaları. Ouu. En korkuncu. İşte, ondan, gecenin yükü bambaşkadır. Korkutucu bir sorumluluktur. Büyük eserlerin gece yazıldığını düşünmüşümdür hep, fırça bıyıklı, saman sakallı adamlar, hıtı hıtı diye şimdi bizim resim yaptığımız kalınlıkta kağıtlara roman yazıyor. Öyle bakınca bugünler adam değil, buradan bakınca da o günler çok ağdalı. Bunca ağda, sarkma yapar, HOCAM! İlk sapaktan konuya dönelim aman, ayağımız yerden kesilmesin. Ben boyumda yüzmeyi seviyorum, buralar boyu geçmesin.

Hah işte, o gece de yüzümü içine gömdüğüm kitabın okuduğum sayfasını ve karşı sayfasını birbirinden ayrı tutan sol elimin yay gibi gerilmiş baş ve işaret parmağını çekiverdim. Kitap hemen içine kapandı. İçinden saçılanlar da, arada kalıp buruştular. Sekerek atladım yataktan, oda kapımı aralayıp başımı uzattım. Annem, hol lambasının kahverengi camıyla örtülü ışığı yüzüne vurmuş biçimde, odasında uyuyordu. Uyuyakalmadan önce, başucundaki küp şeklindeki radyolu saatin sesini de hafifçe açmıştı. Henüz kötü müzik bunca yasallaşmamıştı galiba, çalanlar içimi ürpertti. Belki mahalledeki futbol sahasında görüp de adını bilmediğim bir çocuğa heveslendiğim yaşımı hatırlatmıştır. Veyahut balkonda çenemden suyu aka aka karpuz yediğim bir günü. Veya ada vapuruyla geçtiğimiz Kınalıada'daki bir tanıdığın evine faytonla çıktığımız zamanı. Artık olmadığım bir insanı, bir çocuğu, o halimin önünde uzanan ihtimalleri. O ucu açıklığı, o ileriyi göremezliği, cahilliği, toyluğu, kendini ne yapacağını bilmezliği. Hangi sebeptense artık, çok efkarlandım. Salondaki kristal kasenin içindeki sigara paketinden bir sigara alıverdim. Holün orta yerine oturdum, sırtımı duvara yaslayarak ve ilk duyduğum anla mimlenmiş şarkılara kulak vererek sigaramı içtim.

Sonra bu durum, sürekli bir hal aldı. Her gece annem, gün boyu dinlemediği müziğin açığını kapatmak ister gibi radyoyu açıp yattı, her akşam salondaki paketten (ki her gün yenileniyordu) bir tane eksildi. Tekrar tekrar holde yere oturdum, kalkarken popom taş zemin yüzünden hep buz kesmişti. Hep odama girene kadar aklıma yazacak binlerce şey geliyordu da, kapıdan içeri girdiğimde birden yalnızlık bastırıyordu. Yazmak da, yatmak da istemiyordum. Annemin yanına gidiyordum usul usul. Konuşmak istiyordum; uyansın, aklıma üşüşen fikirlerden dinçleştiğimi görüp yatakta doğruluversin. Tabii ki uyanmıyordu. Ben de rüyasında ne gördüğünü tahmin etmeye çalışarak ani hareketle ileri uzattığı ellerini, inip kalkan kaşlarını seyrediyordum. İfadesi donuklaşınca seyredecek şey bulamayıp televizyonu açıyordum. Karanlığı mavi ışıkla bölünen pencerelerin arkasında yaşayanlar diğerleri gibi. O saatte atmaca gibi kanallar arasında dönüp duran Tele-market reklamlarına bakıyordum bir süre. Uykum gelene kadar, yarı açık gözlerle. Gözlerimi kapatmaya korktuğumdan, uyursam sabaha onca düşünce kulaklarımdan akmış gitmiş olacak diye korktuğumdan. Öyle, çaresizce uykunun gelip beni bizzat teslim almasını bekliyordum. Şimdi hiç öyle olmuyor. Hiç. Kendimle yaşamaya başladım başlayalı, bayılır gibi uyuyakalıyorum. Demek yeterince yorulmuşum, baygın düşerek uyuyakalmak için yeterince yorulmuşum. 

Şimdi de yoruldum, daha diyeceğim bitmemişti. Başka sefere.  

4 yorum:

hevesli bardak dedi ki...

Gece uyanıksam çıkacağım serin bir balkon, saat kaç olursa olsun bir salon ışığı, bir araba farı görülebilebilecek bir sokak isterdim. Bunu ne çok istediğimi de yeniden hatırladım.

gulaye dedi ki...

Ne güzel seçmişsiniz kelimelerinizi. Şiir okur gibi okudum. Elinize sağlık.

Baron von Plastik dedi ki...

Tam aklımdan geçenleri yazmış Gulaye.

Elmoş dedi ki...

Hevesli Bardak, Gulaye ve Baron von Plastik; yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Tepki gelince yazmaya daha hevesleniyorum.