13 Ekim 2009 Salı

Kaba Saba Tümer

Yıldız Teknik Mak Müh 1. sınıf öğrencileri gibi sırt çantamı takıp badi badi okula sektiğim şu günlerde, tez tutuşmasıyla herhalde, biraz hidayete erdim de duruldum. Oysa taa ne zamandan bir Taba Sümer yazısı yazmayı planlıyordum, ama her seferinde planıma toz kaçtı veyahut ıslak bezle üstünün tozunu aldığımız için ceryan çarpmasın diye kapatmak zorunda kaldık. En iyi ihtimalle evde kalem pil kalmamıştı. Falan filan.

ÖZET: İzmir'in yaldızının İstanbul'un yalnızıyla çakıştığı, kahkahaşinas kişilik Tümer yazımın outline'ını çıkardıktan sonra, bir süre kendisine el emeği, göz nuru bir sempati besledim.Yazdıklarım sebebiyle "niye öyle diyorsun, çok iyi bir insan" seviyesine geldim. Sonrasında şükür, banyoda şarkı söyleyen İsmail Lupus'u (bu şaka tüm House izleyenlere gelsin, kucak dolusu kucaklarımla) programına davet etti de, kendi edebiyatından vurgun yemiş beynim, aniden normale döndü. İki yandan balıksırtı ördürdüğü saçlarıyla Saba, Sayın Lupus'tan bin beter şaka konusu olabilecek grotesklikteydi. O an kendime gelip, hatırladım.

Önce şunu belirtmek lazım tabii; İzmirli güzellerin/güzel olduğu varsayılanların malı mülkü ortaya dökerek, "aç aç" talebine cevaben hem görsel, hem sohbet esnasında sergiledikleri fiziksel/ruhsal dekolteleri sağolsun, bir tanesi ünlü olduğunda hayatındaki her şeyi bildiği yanılsamasına kapılıyor insan. O kadar uzun süre ve şiddetle maruz kalıyoruz ki bu İzmirli güzellerin dobralığına, memelerine, "sevgilim olsa söylerim, niye saklıyım?" delikanlılık resmi geçitlerine, bir süre sonra evimizden biriymişcesine, BBG'de desteklediğimiz 15 Edi'ymişcesine falan "ay kız çok seviyorum ama ben onu" pembe tüllerine sarıp, gönül tahtımızın üstüne yerleştiriveriyoruz. Daha fazla sorgulamıyoruz. Saba Tümer'i de, ergenliği biter bitmez veya kimbilir ilk gerçek aşkından yediği duygusal tokadın acısını silmek için, oynamaya yer bulamadığı İzmir'den kendini İstanbul'a atıvermiş, çalışkan, azimli, (akrabası Show TV kurucularından biri olduğundan ünü cebinde garanti) İzmirli bir güzel olarak, ilkevvela lazer marifeti bembeyaz dişleri, sonra yatmadan önce komşuda çay saati gibi dizdize sohbetleriyle tanıdık. Tümer, izleyicilerinin mutlak cehaletini öngörebildiğinden karşısındaki konuğuna magazin sayfalarında hakkında çıkan haberlere cevap vereceği, kör gözüm parmağına sorular sorduğunda, "ay biz bizeyiz şurda, bir kaç milyon izliyor alt tarafı AHAHAHAHA" çektiğinde, kameraların arkasında, setten bir arkadaşa bakıp bakıp inside jokelarına güler iken hiç yadırgamadık. Geç saatte televizyon izlemenin cezası gibiydi Tümer; süzülmüş, comic sans fonttan temizlenmiş, ziplenmiş Televole gibiydi. Konuklarının her biriyle on senelere yayılmış, yaş hesapsız, hanımsız beysiz, isimle hitap edilen candan dostluğunu afişlere taşıyıp, hem onlara hem onlarla gülebiliyor, tanık olduğu muhteşem anıları referans gösterip, "bir de şeyi anlatsana" diye direktifler vererek ünlüyü, bu yönünü bilmeyenlere, bambaşka şekilde, daha insani, daha komik, daha sevilebilir şekilde tanıtıyordu. Fakat konuk dediğin bu ışıltılılı, bu kalite, bu kadife camianın dışından, İsmail gibi bir tip olanda, işte o zaman Saba'nın konuğa muamelesi, lisenin popüler kızının en ezik çocuğuna "seni seviyorum" deyip arkadan arkadaş grubuna göz kırparak gülmesi gibi, "yok, gerçekten seviyorum bak" diye uzatıp, hem çocuğu yarı sevince boğarak, hem espirisini arkadaşlarının gözünde ölümsüzleştirmesi gibi, insanın içini acıtan, hüzün buğusu bir durum yaratıyordu. İsmail, işe yeni başlamış kuaför çırağı saflığında, yontulmamışlığında, canlı yayına bağlanan Gülben Ergen'in "nasılsın" sorusuna "iyiyim" diye cevap verip, kurnazlıkla "siz nasılsınız, hayranınızım" bağlamalarını falan bile yapamayacak bir toylukta tek silahşör şekilde dururken, GülbenHepbenoğlu ve Saba kolejli kızlar misali, İsmail'in çocuksu erkeksiliğiyle, yok efendim yakışıklılığıyla falan inceden de değil, kalın kalın, fosforlu kalemle altını çizerek dalga geçiyorlardı. İsmail'i muhtemelen aynı hafta içinde ağırlayıp, garibanlığının bıçaksırtı gülünçlüğünden rant sağlamak isteyen Beyaz gibi, Saba da biliyor ki, Youtube videolarında saklı bu ünsüz harfleri bir gecede ünlü ederse, ilk darbeyi kendisi vurursa, leşi çıkana kadar ortada dönüp duracak görüntü/beyan/şarkı/şiir kirliliğinde en büyük parsayı o toplamış olacak. Sanatçıların cingözleşip, gazeteci tuzaklarından etkilenmez hale geldiği bir çağda en büyük reyting, ünlü olmanın, gazetelerde, televizyonlarda boy göstermenin ne kadar etkili olduğunu bilmeyen, bir şey üretmediğinden tüketilmesi yorucu olmayacak ve unutulması aynı nisbette çabuk olacak çakma ünlülerin prematüre doğuşuna vesile olmak, her şeyi kamera şakası gerçekliğinde yaşayan bu dalgın hergüninsanlarını, sabah işe giderken otobüs camından özel otoların içine doğru hayaller kuran hayat hikayesi saman kağıda basılmış bu insanları ortaya salmakla geliyor. Türk medyası farkına vardı ki, haute couturede gelecek yok; bir sanatçıyı saçından makyajına, fırfırlı gece elbiselerinden Maksim gazinosuna, üvertürlükler assolistliğe kadar yaratmak çok emek istiyor. Üstelik kısa vadede onu yerden yere vuramayacağından, kar da yok. O zaman prêt-à-porter'a dönüyor. Günü kurtarıyor. Yarın olana kadar nasılsa Youtube'a bir milyar video daha yükleniyor ve nasılsa bunun dörtte üçü delibozuk, bu oyuna alet olmakta sakınca görmeyecek kişilerin başrollüğünde çıkacak. O zaman arzla talebi, görülmek isteyenle, gülmek isteyeni buluşturuyor. Bu buluşturmadan, izleyiciye karşısındakine ne kadar gülüp, onu ne kadar ciddiye alması gerektiğini de kendi örgütlüyor. Öyle bir bilinç hali yaratıyor ki, domino etkisiyle izleyicilerden en az İsmail kadar saf, toy olanı bile dışlanmamak için bu seyir esnasında İsmail'e sempati duymayacak, şarkısını beğenmeyecek. Roller belirlenmiş, İsmail de, sıradakiler de gerçek hayat Şaban'larını oynayacaklar, bilinçlenip kendilerini naza çektiklerinde, daha çok para veya olmaz ama, saygı istediklerinde de tedavülden kaldırılacaklar. Sonra medyadaki iyi niyet avcılarının canı istediğinde "şimdi neredeler?/bir gecede ünlü olanlar" başlığı altına toplanıp, sirk hayvanları gibi sergilenecekler. Aynı ateşte yürütülerek eğitilmiş bir köpek veyahut ayı gibi de, yer yer doğasına dönüp gururunu hatırladığında "höst" çekip, had bildirecekler. Senkaçkuruşlukadamsın diyecekler, benseningibiontanesinibirgecedeyarattım.

Bu avcıların arasında Saba Tümer'in eşsizliği, kadınların anca ciddi durarak, anahaber bülteni sunarak yer kazanmaya çalıştıkları bir sektörde, hafifliğiyle kontrast yaratarak başarı kazanması aslında sürpriz veyahut sıradışı değil. Amcasının çiftliği Show TV de, TRT'nin insanı isyana sürükleyen uzunlukta ayrıntılı haber turlarına beşdakkadabeşiktaş haber anlayışıyla resti çekmişti. Akşam sekizden dokuza kadar TRT Haber'le Edirne'den Ardahan'a, her şehirde teker teker ne olup bittiğini dinlemekten yorulmuş, popa hasret halkımız, bulaşık makinası gibi, çamaşır makinası gibi, mikser gibi orta sınıfla yeni yeni buluşan ve hayatı kolaylaştıran bu yeni tarzı anlayabildiği için, çok sevdi. Maymun Çarli'nin anahaber bültenine konuk olup çeşitli konularda fikrinin sorulmasıyla hazım kapasitesini genişletti, şimdi Papağan Yaşar'la röportaj yapan Tümer, pek tabii katlanılabilir geliyor. Saba Tümer de, şefkat temsil etmeleri sebebiyle hemcinslerine biçilmiş kadın programlarındaki "şehit anası", "kayıp evlatlar", "çözülmemiş namus cinayeti" temalarını, programda senelerdir birbirlerini görmemişlerin sarılıp ağlamalarını, telefon bağlantılarında buluşmalarını, gözyaşlarını sonraki reklam arasına kadar akıtmalarını elinin tersiyle itip, aynı saatte program yaptığı diğer erkekler kadar acımasızca avını didikliyor. Ertesi günün ana haber bültenine malzeme çıkarmayı iyi biliyor. Yara almadan savaşmak için zırhını kuşandığı, kadınlığını sakatlayıp yarı-erkeksiliğe bürünmeyi göze aldığı bu camiada etçilliği, bir kadeh kırmızı şarabıyla şalına sarınıp Boğaz manzarasına karşı aşksızlığına, dengini bulamamaya efkarlandığı gecelerle kol kola gider gibi geliyor. Başardıklarının gölgesinde kalacak, bir kadının adıyla sıfatlanacak, "Saba'nın aşkı" kartvizitiyle iş dünyalarında işsiz kalacak o erkek, o işsiz adam, yalan sarışın kraliçeliğine yelpaze sallamak istemez nasıl olsa.

Bir de ufak şaka yapayım mı? BÖ.


FOTO ALBÜM





Papağan Yaşar da kahkahalarla eşzamanlı, kamera arkası ekipten arkadaşına bakıp "nası geçiyorum elemanla dalgamı" diyordu.


Hükümet gibi kadınsın vallahi. Bir kadın bile değil, iki kadınsın, çok afedersün. Etine butuna.

Kısmetse o günleri de göreceğiz, çocuklar.

9 yorum:

hevesli bardak dedi ki...

Şu milli şeyini yazdın sandım, ben de yeni gördüm he.

"İsmail'i muhtemelen aynı hafta içinde ağırlayıp, garibanlığının bıçaksırtı gülünçlüğünden rant sağlamak isteyen Beyaz gibi..."

"garibanlığın bıçaksırtı gülünçlüğü" ha, vay anasını ne harika bir tabir bu. Dillendiremediğim duygularımın adını sen koymuşsun.

Elmoş dedi ki...

Milli şey ne?
Teşekkür ederim, "ben koyarım bana getir" isimli TSM şarkısı gibiyim.

nick bulamadim dedi ki...

Benim haberim yoktu Saba Tümer gerceginden. Simdi kesin ruyalarima girecek!!

jeuparti dedi ki...

rıdvan'a ne zaman milli oldun diye sordu ya geçende.

o değil de nazar değdi kadına negzel gülüyor diye diye trafik kazası geçirmiş, tanker çarpmış... ölümden döndü diyor haberlerde ya

'bu sefer gülemedi' yazan çıkmadı mı acaba

Elmoş dedi ki...

Tam şimdi onu okuyordum. Rıdvan'ı da geç öğrendim. Şu eve Türk kanalı alabildiğim gün, rüyalar gerçek olacak.

Hadi Nick bulamadın, Saba Tümer'i bilemedin de, Youtube'da mı ememedin yahu? :)

Cezasahasi dedi ki...

Bu kadin, bu kadin, olamaz...

hevesli bardak dedi ki...

Milli mevzusunu ben de tilivizyonda görmedim, internetten şeyettim. Yakında feysbuklara kadar düşer.

Senin feysbukun da yoktur şimdi.

Elmoş dedi ki...

Televizyonda görmemek neden? Allahbaba çarpacak, büyük israf yapıyorsunuz.

Evet, Facebook sevmem. Kullanmam.

Mustafa Akyol (Mıstık Bey) dedi ki...

Saba Tümer'in yaşlı hali fena olmamış. Ama ben en çok sağ köşedeki "canlı" yazısına güldüm. Sanki canlı olduğunu orda yazması sayesinde anlayacağımız bir hale gelecek yaşlanınca. hoş, güzel...