28 Ağustos 2009 Cuma

Välkommen Ramadan!

Ramazan geldi, ben gittim. Bu derece tanrıtanımazım ağbea. İstanbul'dan Ştokolm'e sağ salim geldim ve hatta hava çok soğuk olacak ve adamı yaşadığına pişman edecek diye karaları bağladığım halde, görüyorum ki endişelerim fevkalade boş çıktı. Bu arada Stanble günlerimi güncelememişim, fotolamamışım. Fotoğraf makinasını bam diye yere düşürüp, obzektifi paramparça kıldığımdandır. Sonrasında korkudan elime alamadım, diğer obzektifi de kırarım diye. Sirkeci'de makinamı tamir ettirdikten sonra, evin büfesinde gümüşlerin hemen yanına koydum. Döearmişim. Demem. San'at güneşi Burak Şentürk'ü tenzih ederek söyleyeyim, bir de şu model insan var bak:

"Aoyy coonuuum çok mu özlettim? Hiç yazamadım, yaz geldi. Yazmalara kal geldi. Tatildeyim aşşşkuuummm! Çok yakında hiç merak etmeyin şeyimi yazacağım, siz de cırılana kadar okursunuz blogda artık keyifle!!!"

Böyle kendini önemseyen, oramiral blogcu bünyelerin hastasıyım. Herkes ondan yazı bekliyormuş. Kendileri yazsınlarmış ya. Böyle okuma hevesi. Onu okumadan güne başlayamıyormuş hayranları/hayvanları. Yüzelli blogun takipçisiymiş. Her birine bir gün küsse, ohooo. Neden yazmıyorsun Nurcancığım? Yazılarının amansız takipçisiyiz! Aman et, amansızca et. Nobellik yazıyor sanki anasını satayım. Hepimiz nobelspottayız.
Bir de çok saykedelik bir durumdan bahsedeyim hazır takipçi demişken. Sağdaki takipçileri ben de takip ediyorum içten içe. Arada bir azalıyor, genellikle çoğalıyorlar. Ammmaaa, ayın belli bir günü geliyor adeta, mimlenmiş bir zamanmışcasına, deadline gelmişcesine blogumu izlemekten vazgeçiyor bir tanesi. Sayı bir azalıyor. Veya iki. Sayıdan farkediyorum, ama kim olduğunu bilemiyorum. Yoklama alamıyorum, tüh. Sınıf listesi çıkartıp kapının kenarına asamadık ki, ULAN! Bir insan, tanımadığı bir insana ait blogu çeşitli sebeplerle izlemeye alabilir de, ne sebeple vazgeçer? Vazgeçmek en bombası. Vazgeçmek şey gibi, hıh deyip sırt dönmek. "Sarmadın beni, gülüm" demek. Gülü her gün, seni bir gün bile izleyemem daha. Veya konuşurken ben, dönüp başka yere bakmak. Sonra sayı artıyor, ay bir rahatlıyorum kardeş. Pereja kolonyası dökülmüşcesine, petek petek ferahlıyorum vallah.


Enivey,

İstanbul'dayken saçlarından yakaladım ramazanı. Ramazan bambaşka bir ruh hali. Küçükken bir anda mecburiyetten huzurlanmışız gibi hissederdim. Toparlan, şimdi huzur zamanı. Ziplenmiş bir huzur. Televizyonlardaki dönüşümdendir. Koca bir masada toplanmış, afacan torunların bardağına kola döktüğü nine-dedeli reklamlar falan. Herkes mutlu bir arada olmaktan. O masada yaşananlar, o akşam yemeği sanki saatler, on saatler sürecek. Öyle iştahlandırıyor. Gazeteler hemen kutsal kitaplar olsun, peygamber öyküleri olsun, çeşitli hediyeler verirlerdi. Hala veriyorlar sanıyorum. Belki vermiyor, link veriyor, internetten bak diyor. Olabilir. Wikipedia'dan peygamber öyküleri. O dram ilüstrasyonların yokluğunda. Renkler ağlıyormuş gibi, koyu koyu olurdu. Bordo, hardal sarısı, yüzler lekeli lekeli. Zaten çoğu kısmı sakala gidiyor, siyah. Geriye kalanı da boz renklerde. Kahverengiye dönük. Belki gazete basılırken üstüste binmiş karşı sayfayla. Peygamberin yüzünde karşı sayfadan bir kaç harf, ödünç. Veyahut tam tersi, çizimler, içinin boyalarından ayrışmış. Senkronize olamamışlar. Ayrık dururlar. Dış çizgiler içsiz, içler dışsız.

Bir keresinde Erdek'e gitmiştik, dram ötesi bir yerdi. Yol üstü mü uğranmıştı, başka yere mi geçilecekti veyahut kaç gün, ne amaçla gidilmişti, bilinmez. Bayram olsa gerek. Okumayı yeni öğrenmişim herhalde, gazeteyi köşe bucak okuyorum. Deniz kenarında, bir ağacın gölgesine sığınmışız. Saçmasapan deniz çantalarının yanında gazetenin bir sayfasına tekrar tekrar bakışımı hatırlarım. Yarım yamalak anladığım sözcükler. Kabe'de facia: Yüzellibin kişi birbirini ezmiş. Kaç kişiyse artık. Şeytan taşlarken bir karambol mü oluyor... Sana da zahmet oluyor şimdi, sayıklamalarımı okumak. Emin olmadığın şeyden ne bahsedersin işte. Ama mevzu açıldı bir kere. Durmak yok, saçları yola yola devam. Üstte büyük bir resim, durumu ilüstre eden, faciayı tasvirleyen. Şeytana vururken evdeki bulgurdan olmaca. Nasıl korkmuştum, nasıl içime işlemiş. O zamanlar dinle ilgili pek çok ayrıntının yaptığı gibi. Tüm o dini çizimlere hapsolmuş koyu renkler, bemolü-diyezi bol ilahiler, badem bıyıklı televizyon imamlarının ses tonu, bilmediğim, yakınından bile geçmediğim, tanımadığım, bende kredisi eksik kalacak bambaşka hayatların yaşandığı izlenimini uyandırıyordu. Sonradan hayali bir akraba evinin sandıklar ve yüklüklerle dolu arka odasında kikirdeşen başörtülü kızların nefeslerinin tencerede kavrulan arpa şehriye gibi koktuğunu hayallendim. O havalandırılmadığından yazdan yaza veyahut kıştan kışa çıkarılan elbiselerin, bluzların acı kokusu burnumda tüm burukluğuyla canlanır. O gece sohbetleri, büyüklere sınırsız çay ikram edilen. Erkekler salonda, televizyon önünde toplaşmış, kadınlar arka odada. Bir odada onlarcası. Onların arasında da yaşla ölçülen bir hiyerarşi. Çorap renkleri kakao köpüğü, deve tabanı, bej. İnce çorapların rengi bile bacağı göstermez. Kiremit kırmızısına, saçma bir turuncuya boyar. Otobronzan marifeti gibi. O odada şeker çaya atılmaz, bardağın kenarında durur, kıtlama yapılır. Geviş getirir gibi, incecik ağızlar oynar hep. Dudak kenarında yemek kalıntıları. Dişler hiç fırçalanmaz. Takma dişler ama, fırçalanır. Gerçeğini niye fırçalamıyordun be kadın! Altın dişler, ah, o altın dişler. Bize estetik gelmese de, yakışmasa da herkes yaptırıyormuş/yaptırmak istiyormuş Azerbaycan'da, annem söylemişti bir keresinde. Ananeme bakan kadından duymuşmuş. Güleyim mi ağlayayım mı bilememiştim. Koluna bilezik edip takmıyor da, dişinin üstüne koyduruyor.

Benzer şekilde beynime kazınmış anılardan bir tanesi de, evde tekli koltuğa oturmuş Nokta dergisi okurken televizyonda Show TV'nin önderliğini yaptığı "beş dakikada beşiktaş haber furyası"nın gergin müziği ve sonrasında yine televizyonda çıkan Seda Sayan "Sseviyor mussun? Seviyorum. Bir daha sssöyle. Seviyorum. Bir daha. Seviyorum. BEN DE SSSENİ, SSSEVGİLİM." diye diye tısladığı, kamçılı kadıncasına sadomazo arayışlardaki şarkısı. Tam o sırada Bursa'daki baltalı sapıkla/katille ilgili bir makale okuyordum ve nedense bu gergin aşk şarkısı, baltalı bir katile şahane bir fon müziği oluyordu. Sonraki yıllarda ne zaman duysam, elimde Nokta dergisi, tekli koltuğa büzüşmemi hatırlarım. Hazırlık sınıfına gelene kadar, belki daha da uzun bir süre karanlıkta uyuyamayışımın, görüldüğü üzere zilyon sebebi var.

Şimdi de biraz hafifleyelim. Ağdalı hayatlardan özümüze dönelim. Bizim hayatlarımızda ağda, sadece bacağa, kol altına uygulanır şekerim. Ayşarman yaklaşımlara akalım hadi, arkayı beşleyelim. Light ramazanlar! Bu tip ramazanla ilgili en sevdiğim şey, güllaç isimli sütlü-yufkalımtrak tatlı, bir o kadar en sevmediğim şey ise ramazanda dedikodu etmek günahtır diye Şenay Düdek-Müge Anlı programının "iftarda-sahurda ne yemeli, önce su mu içmeli, üzerinize afiyet hurma mı emmeli" temalı dandik programa dönüşmesiydi. Konuk olma sırası memede cömert ablalardan, doktorlara-diyetisyenlere geçerdi. Senelerce bu iki yüzlü dedikodu molasından bıktım. Herkeş oruç tutuyor, yemiyor da, ben niye dedikodu orucu tutmak zorundayım yahu! Sırf onları seyretmek için erken uyanıyorum, battaniyemle televizyon karşısına geçiyorum, olana bak! O yüzden Stokholm'den bu açığı kapatıp, Ramazan boyu olmasa da, bu post boyu tam gaz dedikodu yapmayı planlıyorum. Bir çeşit ağıt yakacağım böylece, dedikodusu eksik, ahlak kontrollü, tatsız-tuzsuz ramazanlara.

Olimpiyatlara katılmadan, kendiliğinden bronz madalyaya dönüşen Eda Taşpınar var ya, meğersem old fart Nurettin Has-Man'ı aldatmış ve üstüne üstlük Yunan tanrısı vücutlu yeni sörfçü sevgilisi Bora Efilefilgil'le evlenme planları da kuruyormuş ve Nunu bu durumu duyunca fena alınmış ve demediğini bırakmamış. Çünkü 7 (yazıyla yedi) kere evlenme teklif ettiği halde, bu lise sonda Rabırt Kalıc'dan atılmış, bu babasının arkadaşıyla aşnafişna yaptığından evden uzaklaştırılıp yurtdışında okutulmuş yavru, bu son mohikan görünüşlü sosyetiko, ona bir keresinde bile "EvEt AshkıMmM" dememiş. Shame on you, NUNU! Kıçının kıllarının ağırdığını görüyorsun da, bu kızın prestij ailesine katılmak için seni hayvancasına kullandığını, senin de bu esnada onun hem etinden, hem sütünden, hem bambaşka fasilitelerinden yararlandığını bilmiyor musun, durumun farkında değil miydin? Andropoza girdikten sonra yüzün ninelere dönmüş, erkeklik hormonu çiş olmuş akmış gitmiş o pipiden. Dede olsa iyi bak, kadınsılaşıp nineleşmişsin bir de. Ha un ele anaya bağlamışsın. Bu kızla beraber ilerki yıllarda çekirdek mi çitleyecektin balkonda? Bu birinci veryansın.

Sibel John Miami dönüşü, Amerikan rüyasının mahmurluğu gözlerinden gitmeden, evde ne buldu da Sulhi Aksüt'ten şeyediyor? İkinci veryansın bunun cevabını bilmeyen arkadaşlarıma gitsin. Vaktinde Sacit abi çarşaf çarşaf yazıyor, okumuyorsunuz. Sonra da spekülasyon çok afedersün. Erkekle mi şeyediyormuş. Tövbe de. Evde diyorum, içinde de altınlar ve çeşitli değerli taşlarla paracıkların kuzu gibi yattığı bir kasa varmış da... Karahan Çantay'la vidyolu çapkınlık yapmazdan önce, kotgillerden Hakan Ural'la evliliği esnasında biriktirdiği çok nadide taşlar falan. Bayii ekstralarında babydollumtrak elbisesinin kenarını tutup, bacağını aça aça bir o yandan bir bu yana sahneyi arşınladığı yıllardan kalma. Hey gidi. İşte, o kaşıkçı elmaslarının falan durduğu kasayı Bay Aksüt, karısından izinsiz gelip açtırmış, paraların yerinde yeller esiyormuş kadın geldiğinde. Kadın derken, biraz zor da olsa Sibel Can'ı kastediyorum. Bak, ne büyük bir şokla karşılaşıyor. O okyanus ötesi uçuşun, o biçimsiz bulamaç uçak yemeğinin, o şiş ayakların üstüne, kot pantolon düğmesinin gazla şişmiş karın üzerinde bıraktığı yuvarlak iz daha silinmeden, gördüğü manzarayı bir düşün. O yüzden de evden uzaklaştırma çekiyor, karar falan aldırmaca. Adeta Amarıkan suç dizisi. Siesaya gelesin. Şimdi "uzaklaştırma kararı çıkartıp ayrılmamın sebebini ifşa edemem, bu sır benle mezara gidecek" diyormuş John. Süthi Aksül de üzülüyormuş. "Benim de bir anam var, beni zan altında bırakmasın açıklasın (yiyosa)." diyormuş. Ben ona da üzüldüm kız. İşadamı sonuçta. Bu karısından hırsızlık sonucu çişadamı etmesinler sorna. BÖ. Çokkomük.

5 yorum:

hevesli bardak dedi ki...

Ben takip ettiğim bloglardan birini bıraktım geçende. Sarmamıştı hagaten, böyle okuma listesinde sırıtıyördü. Bi de beni takip eden çiçek böcek temalı bikaç cici var, onlar bırakabilir tez zamanda, şaşırmam. İçerlemem.

Ömer Osmanoğlu dedi ki...

Ramazan'a dair negatif anılardan sonra Eda Taşpınar-Sibel Can ablalara ve onların tuhaf ötesi hayatlarına ve abidik gubidik adamcıklarına geçiş ekmek arası köfte gibi olmuş. Epeyce okumuş yazmış kimselerin de bu eleştirel magazinsel şeylerini pek keyifli buluyorum.

Lakin bizim din-diyanet işlerine yaklaşımlarımız çocukluktan kalma olumsuz anıların ötesine geçebilecek mi bir gün merak ediyorum.. Yani o vakitler yaşadığımız ve zihinlerimizde öylece duran garip anılar (tuvalete şöyle girersen cin çarpar, bacaklarını açarak oturursan bilmem ne olur, tabakta yemek bırakırsan allah baba küser vs. vs.) bizdeki din algısının (ramazan, cami, cenaze törenleri, baş örtme, bak ince bıyıklara ben de ifrit olurum) çarpık bir şekilde cereyan etmesine neden olmuyor mu?

Elbette büyüyüp adam olunca ordan burdan bir şeyler okuyup herşey hakkında eşek gibi bilgi sahibi oluyoruz da din hakkında da ilim irfan sahibi olmuyor muyuz biraz..

Baydıvey, ateistliğimizin temelinde bu gibi garip anılar sarsılmaz bir şekilde duruyorlar ise vay bizim halimize değil mi elmoş hanımcım..

Elmoş dedi ki...

Tanrıtanımazlık kısmı latifemdir. Blogumun başka postlarında da gözlemlenebilecek bir ergen yaklaşım eleştirisidir. Ağbea'yle vurgulanması bundan.
Din mevzusuna gelince, din hakkında ilim irfan sahibi değilim. Ama yazıda bahsetmek istediğim zaten dinin kendisi değil, insan üzerindeki etkisi, bambaşka hayatlara etkisi ve o hayatlara teğet bile geçemeden kafamda ne kadarını başarılı biçimde tahayyül edebildiğim/edemediğimdi.
Yine de yorumuna teşekkür ederim.

Ömer Osmanoğlu dedi ki...

Pekala, tanrıtanımazlıkla ilgili latifenizi ben anlayamamışım, kusura bakmayın. Aslında size yönelik de değildi yazdıklarım. Dinle ilgili direkt yazmadığınızı, dinin insanlar üzerindeki etkilerine değindiğinizi ve bunu da cidden başarılı bir şekilde yaptığınız söylemeliyim..

Genel eleştiriler olarak kabul ederseniz yorumda yazdıklarımı isabet olur..

seyyarat dedi ki...

Artık pırlanta takılıyor dişlere altın diş yerine. Çok da popülermiş her ne kadar ben dişinde bir şey var uyarısında bulunsam da anlamayıp...