5 Ekim 2008 Pazar

Paramparça Aşklar Köpekler

Özet konuşmayı severim. Kendimi tekrar etmeyi sevmem. Hayat mottom bu iki cümleden ibarettir. Bu iki cümle de yıllar yıllar süren gözlemler ve mental notlar sonucu ortaya çıkmıştır.

Yaşıtım "alter" kızlarda ergenlikten itibaren bir çok mod dikkatimi çekti. Bu triballikler, bu kendini dünyanın merkezi sanmalar (tek çocuk olmaktan kaynaklanan sanmalar daha farklıdır), duygusallığa kapılıp sayfalarca süperboktan kafiyesiz şiirler yazmalar (çocuğun ismini vermemek için übersoyutlamalarla dert anlatılmaktadır), kendini kirlenmiş, çok şey görmüş geçirmiş sanıp arınmak istemeler (yıldızlar ve kanat çizmeler, melek takıntısı), belli renklere gömülmeler, göz kalemlerine abanmalar (siyah ve mor aşkı), kendi bunalımlarından bencilleşmeler ve en çok acıyı o çekiyor sanmalar, Küçük İskender misali kan, irin, sperm, illa ki canhıraş, illa ki acının dövüne dövüne anlatıldığı hikayeler, yazılar, "ben içime atıyorum, farkında değilsiniz ama en çok acıyı vallahi ben çektim"cilikler, "siz beni anlayamazsınız" yalnızlaştırmaları, boktan şarkıların boktan satırlarına insanüstü aşklar beslemeler ("nobody loves no one" satırlı Chris Isaak şarkısı veya "I'm a creep, I don't belong here" Radioheadlemesi veya "ben özeldim, görmediniz, acımı bilmediniz"in satıraralarında verildiği herhangi bir şarkı), telefon mesajlaşmalarında Han Duvarları ekolü, "zaman ve mekan olmadan, haksızlığını kabul ettiğin ve duyguların gölgelerinin sindiği bu gecemi alkolle kirlettim tuvalde" tadında "NE DİYORSUN ULAN SEN" dedirtecek zırvalıkta, 20 kelimeden uzun cümleler (ben erkek olsam böylesinden kaçarım) beni İLLALLAH noktasına getirdi. Alter kız fikrinden soğuttu. Herkes satıraralarında okunmak istiyor, bu nasıl bir dünya? Kendini ifade etmek değil, alttan altta hissettirmek, alttan alta karşındakini etkilemeye çalışmak Türk kızının ülküsü olmuş. Ağzını açıp A demiyor da, "b, c, d, e, f, g ve ayrıca h, ı, i, j, k, l, m, n, o, p, r, s, t, u, v, y olmayan ve hiçbir zaman z de olamayacak, o yüzden klavyedeki o ters üçgene benzer şekle hapsedilmiş harf." diyecek illa. Beynimizi düzecek. Düzme güzelim, derdin neyse anlatsana. Hepimizde bi kuku iki meme var işte, what's the big deal? Dünyanın tüm derdini omuzlamışcasına yarı kısık gözlerle Charlize Theron bakışlara ne gerek var?

Bu kızlardan ve edebiyatlarından öyle iğrenmişim ki, ne zaman böylesinin kurduğu cümleleri okusam, duysam kelime dağarcığımı küçültüyorum. İstiyorum ki erkekler gibi içgüdüsel yaşayayım. Acıkınca yemek yiyeyim, çişim gelince tuvalete gideyim. Kız olunca model daha farklı çünkü. Her şeyi başka bir şeyle eklemleyip, süper karmaşık iç hesaplaşmalarla ordan alıp oraya verip, günün sonunda acıktığını unutup su içersin. His ve karşılık denklemin yamulur. Küçükken şekilleri öğrenmek için kare, üçgen, yuvarlak boşluklu bir tahta pano ve içlerine girecek renkli üçgen, kare, yuvarlak oyuncaklar vardı ya, hah işte, kız olmak o panoya doğru şekli bir türlü sokamamak ve kafa karmaşası sebebiyle üçgeni kare boşluğuna sokmaya zorlamak gibi bir şeydir.

Bu özet düşünme ve özet ifade etme müessesesin çok önemli deyimlerimden biri "paramparça aşklar köpekler" oldu. Bunu içten içe kendimizi paralayarak içip, eğlenip, dağıttıp ettiğimizi anlatmak için kullanırım. Cümle içinde kullanım örneği veriyorum, dikkat:

- Dün gece neler yaptınız?
- Ne yapalım, paramparça aşklar köpekler.
Güncel sanat eserlerinin isimleri beni konuşurken çok rahatlatıyor.

Neyse,

Cumartesi akşamı Tolga'yla paramparça aşklar köpekler yapmaya çıktık. Ama kısmet değilmiş. Bilmeyen var mı, İstanbul'a geldim ya hani ben, şimdi de İstanbul gecelerine akıyorum ya, işte onu diyorum.
Tolga evlenmiş, hayat yükü omzuna çökmüş. Gizli Bahçe aynı kalmış, belki 10-15. kere üniversite 1. sınıf neslini ağırlıyor. Onların gözündeki kaygısızlık, içkiye teslimiyet, rahatlık bizde yok. Kukumav kuşu gibi tüm gece evlilik, ilişkiler, yanlış giden şeyler, anası satılacak şeyler ve boktan şeylerden bahsettik. Yahu, bu nasıl gece? İşte, kısmet. Laf lafı açıyor, herkes dolmuş, anlattıkça anlatılıyor. Ben yorulmadım, çünkü İstanbul'da değilim, ama dönünce nasıl bıkkın, nasıl mutsuz olacağımın previewunu görmüş oldum.
O geceki kahkahalı-mutlu anlarımızdan bir demet görselle bu entryi sonlandırıyorum.

1 yorum:

Gabriel Conroy dedi ki...

Tolga'yı gözüm bir yerden ısırıyor ama bir türlü çıkartamadım. Kendisiyle ya tanışıyoruz, ya da ben birine fazlasıyla benzetiyorum.