5 Şubat 2013 Salı

Koltuk sevdası

Başbakanlar, bakanlar veya ne bileyim, bu saydıklarıma göre biraz daha alçakta da dursa kategorik olarak yüksek derece ve idari pozisyonda devlet hizmetinde bulunanlar için görev ile birlikte peşinen gelen saygınlık tadını aldıktan sonra vazgeçilmezleşiyor. Hele en eğitimsizin, donanımsızın, zırcahilin bile çeşitli çıkarları garantilemek için verilen yasal/yasadışı maddi ve manevi desteklerle yükselip bu yerlere varabileceğini düşününce, koltuk sevdası denen şey Türkiye ve altyapısızlıkta Türkiye benzeri ülkelerde daha şiddetli gözlemleniyor olsa gerek. Yalnız, koltuk sevdası sadece siyasette ortaya çıkan bir kavram değil; üstüne farklı bir sorumluluk, ifade hakkı/yeteneği giyineceği herhangi bir işi yapan bir insan, bahsetmek istediğim örnekte mesela bir oyuncu rolüne aşık, tüm oyuncu kimliğini, dahası karakterini bu rol ile tanımlayan bir hale gelebiliyor. Bazen böyle bir kimlikbenimsemeciliğin, oyuncunun beklediği ilgi ve sevgiyi alamadığı zavallılık yıllarının hemen sonrasında gelince, benzersiz yoğunlukta bir şımarma ve şuursuzluk yarattığını bile söyleyebiliriz.

Oyuncuların uzunca bir süre hak ettikleri ilgiyi göremediklerini, hürmetle karşılaşır karşılaşmaz da sevindirik olduklarını nereden biliyorum? Senelerdir oyuncu röporajlarda duyduklarımı kolajladığımda üç aşağı beş yukarı şöyle bir manzara ortaya çıkıyor çünkü:

Bir hevesle konservatuvara gidiyorsun, çok büyük, en  büyük isimlerle (muhakka Yıldız Kenter vardır o sayılan hocaların arasında) çalışma fırsatı buluyorsun, mezun olduktan sonra senelerce tiyatroda büyük eserleri boş salona üç kuruş parayla yorumluyorsun, işin doğasına aykırı şekilde neredeyse asgari ücretle sanatçılık yapıyorsun. Parasal sıkıntların, tiyatro seti arkasında soğan ekmek yemelerin filan ardından birileri komedi oyunundaki Kırmızı Burunlu İbiş performansını görüyor, kolundan tutup çekiyor ve seni televizyon dizisi Çiçek Taksi'de Deli İbrahim filan adında, saçmasapan bir karakter oynamaya davet ediyor. Adamakıllı senaryo olmadığından, kafana göre, kendinden vererek, kör topal idare etmeye çalışıyorsun. O esnada maddi olarak belini biraz düzelttiğinden konservatuvardan beri sevgilin, artık kartlaşmış, çıtırken kıtır olmuş Berrin'le nihayet evleniyorsun. Derken Cingöz Recai dizisinde Recai baş karakterini  oynamak üzere bir teklif geliyor. Piyasadaki en prestijli ekibin çektiği bu tarihi dizide, sert ve inatçı bir adamı oynamaya başlıyorsun. Sokakta durdurulacak kadar ünleniyorsun birden, Cingöz Recai olay oluyor. Medya gruplarının kiloyla dağıttığı "En sevilen komedi", "En iyi erkek oyuncu" ödüllerini topluyorsun, reklamlarda Recai imajını bozmayacak ürünler tanıtıyorsun, Özel İrem Su Üniversitesi'nden "Yılın en seksi erkeği" sıfatını plaket olarak alıyorsun, GQ'da ideal kadının insanı nasıl baştan çıkarması gerektiğini tarif ediyorsun, geceleri Asmalımescit'te kaldırımda otururken kuyruksokumunu fotoğraflayan paparazzilere tükürüyorsun, Berrin'i boşuyorsun, hacı sakalı bırakıp Cihangir'e taşınıyorsun, döküntü "genç işi" giyinip 19 yaşında bir kızla gezmeye başlıyorsun. Bu arada Cingöz Recai hala sürüyor, günde 17 saat, haftada 6,5 gün yaptığın bu mesai artık kanına işlemiş. İnsanlar sana "Recaiii! Recaiii!" diye sesleniyor, bıyığını burup masaya aynı dizide olduğu gibi vurmanı bekliyor, sen de yapıyorsun, istediklerini veriyorsun; onlar da senin istediklerini veriyorlar, alkışlıyorlar ve daha da beğeniyorlar. (Tabii bu yazı açısından işimize yaramayan hikayenin kalan kısmını da anlatalım: Cingöz Recai bittiğinde, oyuncuları senaryo gereğini yeteneği nisbetinde yapanlar olarak değil, oynadığı rol olarak gören bir başka yapımcı Recai'yi istediğinden, dizisine aslında Recai karakterini koymak istediğinden ve bunu seni kendi dizisine yerleştirerek yapabileceğini düşündüğünden sana Secai karakterini vererek dizisine davet ediyor. Gidip Secai görünümlü Recai'yi oynuyorsun. Birkaç dizi böyle, Recai dibe çökene ve yaptığının makbul bir iş olmadığı ortaya çıkana kadar gidiyor.)

Rolün getirdiği koltuğun sevdasına geri dönersek;

Daha önce blogda analizine ucundan girdiğim Oktay Kaynarca da Yıldız Kenter/soğan ekmek dönemini geride bırakmasını takiben, birkaç vasat dizide oynaması sebebiyle adını duyurmaya başlamıştı. "Reis! Kolu bacağı keseriz!"i oynadığı Kurtlar Vadisi'ne indikten sonra, sokakta aslında oynadığı role gösterilen hürmeti benimsedi ve koltuğuna yapışıverdi. Çakır ile kendi kişiliğini karıştırıp asarım-keserim diye tehdit etmeye, mafyaya göz kırpıp öpücük göndermeye başladı, hatta hızını alamayıp "Benim babam da muhitimizin kabadayısıydı, kodum mu oturturdu" diye demeçler bile verdi. Sonra meşhur bir mafya babasıyla telefonda görüşmelerinin deşifre edilmesi, çarşaf çarşaf gazeteye düşmesiyle korktu herhalde, sevdalandığı koltuğuna bir daha poposunu koyamadı. "Komedi oynayayım, hiç bana uymayan şeyler oynayayım. Mümkünse salağı, avanağı oynayayım" düzeyine geldi, belki de arkada döndürdüğü işlerinin selameti açısından öyle bir vitrin yaptı kendine. Halbuki olay medyaya düşmüş olmasa eminim Kaynarca'yı ekran hayatının son demine kadar kolu bacağı keser halde, öfkeli buz mavisi gözleriyle, kravatsız takım elbiseleriyle görecektik. Her işte bir hayır var sahiden (bu arada kendini rolü sanan oyunculara örnek Tamer Karadağlı da vardı, onu da not edelim).

Kaynarca nere, bu yazının asıl konusu Uğur Yücel nere...  diyeceksiniz. Haklısınız. Bundan sonra oyunculuk adına hiçbir şey yapmasa bile gönül locamızda yeri hazır Yücel'in. Seçmece birkaç şey saymak gerekirse; önümüzü saygıyla ilikleten performansıyla Muhsin Bey'de sonradan feleğin çemberinden geçecek saf türkücü oluvermiş, Aziz Ahmet dizisini sapıkça bir sevgiyle izletmiş, TRT'ye Karanlıkta Koşanlar adında, belki de ilk gerilim/dedektif dizisini çekmiş, belli ki ortalamanın üstünde vizyon sahibi bir insan. Ejder Kapanı'nı filan sevmedim de, en son birkaç bölümünde döktürüp, ardından sığ komediye evrilmesinden kendisinin bile tedirgin olduğunu sezdiğim bir Canım Ailem macerası vardı. Haydi, Canım Ailem'i de üç-dört bölüm hatrına seveyim, tam puanı hak edecek biri diyelim. Ayrıca sanatın başka dallarıyla, mesela müzikle de ilgilendiğini, tumba bumba çaldığını, entelektüelere has bir takım işlerle uğraştığını, öyle avamlarla değil Türkiye'nin birinci sınıf olarak nitelendirilen ünlüleriyle muhatap olduğunu, gezip tozduğunu da biliyoruz.

Evet, işte şimdi muhitimize geldik:

Radikal Kitap, geçenlerde ana sayfadan reklam ediyor: Uğur Yücel'in ilk kitabı Yağmur Kesiği çıkmış! "Hemen giderim kütüphaneye bugün. İstetirim, getirirler, bir güzel okurum" diyorum. Sonra yazının altlarına doğru inince kitaptan bir öykü koyduklarınu görüp seviniyorum, başlıyorum okumaya merakla.

Gece... Şimşekler. Gökyüzü köşkün üstünde. Bulutlar simsiyah... Köpekler, at kişnemeleri duyuluyor... Harabe köşkün önünde zifirî bir insan silueti görülüyor. Adamın yüzü yok!. Karaltı bütünüyle. Tam önümüzde duruyor. Şimşekler çakıyor. Çok büyük gürültü. Bir kadın sesli adam opera söylüyor. Rusça. Arkada bembeyaz olan müştemilat kulübesinin kırık camından bir soluk benizli kırmızı gözlü adam görüyoruz.

Biraz eyvah kokusu alsam da umutla ikinci paragrafa geçiyorum: 

Gırtlağına kordon dolandı aniden. Acıyla hırıldıyor adam. Guzman bu adam. Dili kıpkırmızı ve kertenkele gibi yüzü. Fırtına kameranın içinde. Herşeyi uçuran bir rüzgâr bu. Dallar, çitler uçuyor. Uzunca bir plan bu kameranın üstüne uçuşan parçacıkları görüyoruz... Köşk arkada. Önümüzde Lefteri. Kameranın içine bakıyor. Harabenin duvarları gri. Arkada beyaz-siklamen otrişlerle kadınlar patlıyor resimde.

Şimdi biraz da sonundan bandıralım: 

Lefteri’nin vücudundan kanlar fışkırır. Beyninden de! Fünyeler tam çalışmıştır. Paramparça olarak ölür!
Film icabı!
Hayata bak Cacık!

Siyah bulutlar, harabe köşk, çakan şimşekler, havlayan köpekler, kadın sesli bir erkeğin Rusça söylediği opera, kulübenin kırık camından görünen soluk benizli, kırmızı gözlü adam, bir de kertenkele yüzlü adam. (Siklamen otrişli fahişe mega-klişesine girmeyi içim kaldırmıyor.) Gözümün önünde ilk canlanan şey, Roger Corman'ın 60'larda yaptığı tatlı, ılık korku filmleri. O filmlerden 50 sene, daha nice korku/gerilim filminden kaç onar sene sonra, maalesef bunlar sadece klişe üstüne klişe.

E, bir de üstüne "Hayata bak Cacık!". Bu cümleyi Uğur Yücel'in ağzından duymuş gibi hissediyorum, yüz ifadesini görmüş gibi oluyorum. Ufak bir Google'lama operasyonundan sonra hakikaten görüyorum da fotoğraflarda.


Düzinelerce "Hayata bak Cacık!" görüyorum. Argo laflar ağzına pek yakışan, son yıllarda üstüne yapışan kabadayı/başkomiser rollerde hep aynı yüzle baktığını fark ediyorum. Dahası, o yüzde, o ruh haliyle oturup bunları yazdığını. Kendine oluşturduğu bu çatı katı, bu yakası göğüs kıllarının bir kısmını sergileyecek kadar açık, fakat yüreği eski bir sevdadan ötürü sımsıkı kapalı, hırıltıyla konuşan, tüm işlerin sonunda gelip insafına kaldığı harbi delikanlı karakterinin, Yücel'in gerçek kişiliğini ele geçirdiğini düşünüyorum. Bir de, öyküyü göstermek için telaşla e-mail attığım iki kişiden biri olan Baron von Plastik'in cevabında söylediği gibi:

"... geriye attığı kafasıyla öne çıkardığı gerdanı, çatık kaşları ve uzaklara boşça bakan gözleri unuttuğum bir geçmişten beri aynı. (...) başarısızlık yönü ile daha bir Ayşegül Aldinç sanki. Bütün o çok ün, tanınmışlık, olduğu var sayılan yetenek falan, son tahlilde gerçek bir ilerlemeye, bir adım sonrasına yetmiyor. Çakılıp kalıyor "sanatçı" . Yeteneğini başka alanlarda arıyor. Arıyor da, bi bok bulduğu yok!"

Sonuç itibariyle; koltuk sevdası çok fena bir şeydir. Uzak durunuz.

4 yorum:

kimbilirkimge dedi ki...

İyi bir yazı okumak(tespitlere bayıldım) çikolatalı pasta yemek gibi, pasta hooppp diye bitiyor, gözünüz tabakta kalıyor.

Elmoş dedi ki...

En güzeli de onca emek verip yazdıktan sonra takdir görmek. Yorum için çok teşekkür ederiz, tekrar bekleriz. :)

Kafkas Kankılıç dedi ki...

Zor bir konuyu bu kadar rahat aktarmak takdir edilmezse dünyanın sonu gelmiş demektir.Fevkalade..

Elmoş dedi ki...

Çok teşekkür ederim. Diğer mamüllerimizi tatmadan gitmeyin. Sevgiler, selamlar.