27 Aralık 2009 Pazar

Çok güldük, biraz da ağlayalım.

Hayat akıp gidiyor tabii. Kuyruğu dik tutmak bende sırtımı dik tutmaktan daha ciddi bir refleks olduğu için burayı ağlama duvarına çevirecek halim yok. Yine de egzotikliklerine hayranım, tüm ağlayanların. Kaprislerine başkalarını sürükleyenlerin. Canı yanınca illa ki herkes işi gücü bıraksın, onun yanına koşsun. Kölesi gibi neşesi için hizmet etsin. "VIP treatmentlara gelesin, acın o derece kıymetli" dercesine.

Hiç hatırlamam ki bir arkadaşımın/dostumun/neyiminse omzuna uzanıp onun tesellilerine sarınayım. Kimsenin şalı benim omuzlarıma yetmez, ANAM. Bu yüzdendir ki, cankuş dostluklarım neşeyle yoğrulur, kederle değil. Acıların birleştirdiği insanlardan korkuyorum, onların o birbirine bağımlılıkları da midemi bulandırıyor. Dostluklarının kötüye mecbur doğası içimi kaldırıyor. Ağladığımı ben bile görmeyeyim, kendimi o derece ciddiye almayayım diye rica ediyorum. Yine de, son bir iki haftadır İstanbul'dan gelen haberler, anneannemin hastalığının ağırlaşması, dönülmez bir noktaya gelmesi, artık neredeyse ölüm döşeği devresinin başlaması ve orada olamamam beni bambaşka ruh hallerine batırıp çıkartıyor.

Birincisi, bu Christmas şarkıları veyahut umut kusan yaşasın yeni gelen yıl ve daha niceleri temalı şarkılar asabımı bozuyor. Farkına varmadan o an bir yandan ne yaparsam yapayım, gözlerimi dolmuş buluyorum. Cebimde veya çantamda selpak taşıyabilecek kadar hazırvenazır kadınlardan olmadığımı söylemiştim galiba bir seferinde, aynen o sebepten salyamla sümüğümle gözlerimi kırpmadan, o damla orada asılı kalsın diye bekliyorum. Akarsa yanaklarıma ince ince rimel, eyeliner inecek. Bu acıma trende karşı koltuğumda oturan bir yabancıyı, aynı rafa uzandığım bir müşteriyi bile şahit tutmak istemem. Ona ne, kime ne, anneannesi ölmeyecek olan herhangi bir insana ne ki? Onun sıradan gününe klip etkisi verecek bir "günün fotoğrafı" olmayıvereyim. Beni sevene bile üzüntümü anlatıp eziyet etmeyi sevmem, geçtim eloğullarını/kızlarını.

Arabeskleşmeyeyim diyorum, kabul edeyim. Neyi kabul edeyim, ULAN? Ölümü gerçekleşmeden kim kabullenebilir? Ölünce en azından öldü diye bir gün, bin gün yas tutarsın da biter er geç. Özlemin bitmez de, yasın biter en azından. Şimdi böyle, o yas hep yedekte. Hep bekliyor. Her an devreye sokulabilir veya bir süre sokulmayabilir de. Hastalığın her atağında varlığını hissettirecek bir ağrı işte, içimize saplanacak. Sonra düzelirse yine arka raflara atarız, unuturuz biz onu. Yine fenalaşırsa, tekrar jelatininden çıkarılıp baş köşeye konacak. Anneannem ölüyor, biz kendimizi iyileştirmenin yöntemlerini arıyoruz. Nasıl daha az üzülebilirim, nasıl hayatla başedebilirim üzülürken diye. Çünkü her üzüntünün bir akşamı var, köfte yapmak için dolaptan çıkarılmış kıyması, bilgisayarda açık bırakılmış tez taslağı word dosyası var. Televizyonu açsak, anneannem ölmüyormuşcasına dizisi var, filmi var. Ertesi güne uyanmak için uyuması var. Üzülmenin romantizmine kapılsak, herkes aynı anda kapılsa, o an dünya bile bir iki dakika dönmeyi bırakıp durur öyle yerinde. Ben de dururum. Köftelik kıyma bozulmaz, o bile durur. Öylece durur. Ama durmuyor, duramıyorum, herkes işe gidiyor, herkes yemek yiyor, herkes yıkanıyor, konuşuyor, gülüyor. Dişlerini fırçalarken her akşam, gülmek istemese bile gülüyor baksana.

Anneanneciğim, ben sana bir öykü yazdım. Okuyamayacak olduğunu bilsem de, seninle geçen günlerime saygı duruşu olsun diye yazdım. O günleri hiç unutmadığımı, o günlere tutunduğumu bilmeni isterim. Yumuşacık, kocaman memelerine başımı dayayıp uyuduğum gecelerde saçıma üflediğin nefesinle bana bir ömürlük huzur verdin. Anneannecim, bir de Susam Sokağı ilk başladığında, ilkokula başlamıştım ya, sana gelmiştik dönüşte, o günü hatırlamayı çok seviyorum. Her akşam caddede yürüyüşe çıkıp da sakin sakin konuştuğumuz, merserize hırkalarımızı kollarını giymeden sırtımıza attığımız günleri hatırlamayı çok seviyorum. Yürüyüşün sonunda Yelken Pastanesi'nden bana buzlu buzlu meyveli dondurma almak istesen alamazsın bak şimdi, Yelken Pastanesi bile kalmadı ki geriye.

Birazcık olsun iyileşirsen, işte o zaman oturup sevinçten ağlayayım. İşte o zaman ağlamanın bir anlamı olur. Şimdi elim ayağım büyük geliyor, her şey batıyor anneannecim. Ergen delikanlılar gibi, odalara sığamıyorum. Ne olur sen beni anla. Ben küçüleyim, kocaman ol yine, başımda ol. Ölmen uzakta bir zaman olsun.

5 yorum:

hevesli bardak dedi ki...

Anlıyorum diyemem, başıma hiç gelmedi. Fakat Allah kolaylık versin, gücünü arttırsın.

td dedi ki...

bıraktım kendimi okuyunca. her detay cok dokunuyor.

essen dedi ki...

ağlattın beni buralarda poyraz istanbulda..

Ali dedi ki...

ne kadar kendimizle dolu olabiliyoruz en derin kederimizde bile, "düşünen" insan olmanın handikapı bu mu? yoksa en nihayetin insan hep kendisi ile mi doludur..sadece başkasını düşünmek ne demek?herhalde hiçbirşey düşünmeden hüngür hüngür ağlamaktır,neye ağladığını unutarak.

nick bulamadim dedi ki...

Gecmis olsun! Kolay degil, ama icini ferah tutmaya calis. Tez zamanda iyi haberler alman dilegiyle...