27 Mayıs 2013 Pazartesi

Misafir Sanatçı

Hatırlayacaksınız, bir önceki blog yazımda tıkandığımdan bahsetmiş ve kendine ait olmayan bir bloğa, aklına estiği gibi yazacak iki çift sözü olanlarınızı piste davet etmiştim. Bu teklifle neyi kastettiğimin çok detayına girmedim, asıl söyleyemek istediklerimi belki söyleyemedim, ama yine de anlaşılmayı ümit ettim.

Bazı günler insan, anonimliğini koruyarak hiç tanımadıklarınca okunmak ister. Hem içini terse çevirip dökmek, ama dökmemiş gibi, hiç toz kalkmamış gibi, düzeni bozulmadan hayatına devam etmek ister. Blog takipçilerimden biri bunu istedi, başımın üstünde de yeri vardı. Yazısı, uygun gördüğü bir videoyla beraber aşağıdadır. Gereğini arz ederim.

------------------------------------------------------------------





Sağ baştan sayıyorum
“Konuşmak” şöyle bir soluklansın.
Başımıza geleni, başımızdan geçeni yazıya dökebiliyoruz değil mi?
Ondan ayrıldıktan sonra ben yazamadım, yazmadım. Olmadı. Sadece konuştum. Sonra da temelli sustum.
-
Aşağıdaki paragrafa rastladığım an aklım fikrim darmadağındı.
Okuyup-bitirdiğimde öyle bir hizaya geldim ki gözünüz hiza görsün:
Hani nüfus kâğıdımı kaybetsem, herifçioğlunun biri de bulup adıma şirket açmış olsa, bunu öğrendiğimde de aynı gerginliği-şaşkınlığı yaşardım sanırım:
“Önce Tanrı’yı, sonra yaptıklarını, sonra inandıklarını, sonra inanmadıklarını, sonra inanmamayı, sonra yüreğindeki temel değerleri, sonra temel değersizliklerini, sonra acılarını, sonra yorgunluğunu, sonra dostluğu, sevgiyi, sonra umursamazlığı, sonra çocukluğunu, sonra aklına, sonra ağzına geleni, sonra artık yüreğinden, aklından bile kopmayanı söylemişti.
Söylememişti.”
-
Bu da vardı.
Bitti. 
 

Hiç yorum yok: