9 Şubat 2010 Salı

Hez tezeyanları

Hayatım boyunca birinden bir şey öğrenmekten veya genel olarak bir şey öğrenmekten sıkıntı duymuş bir insanım. İlkokul birinci sınıfta eve gelip yere çanta (ve dolaylı olarak havlu) atarak artistçe "artık ben okulu bırakıyorum, nasılsa yumuşak g'yi de öğrendim" deyişimi daha bu son gidişimde annemden dinledim ve iyice emin oldum. Bir şey öğrenmek hiç bana göre değil, sabırsız yapıma göre değil. Ders kitabı mı okunacak, bir cümlesini okuyup "tamam tamam anladım, ben yaziyim" diyerek soruları defterimde yalan yanlış cevaplayan da benim, hukuk fakültesindeyken aynı sebepten onar, yirmişer sayfa atlayarak ders çalışan da benim. Her şeyi bildiğime ve sadece içimde gizli bilgiyi hatırlamamın yeterli olduğuna inancım sonsuz. Yazmayı da seviyorum. Düşündüklerimi ifade etmek, başkalarının ifade ettiklerini öğremekten daha zevkli geliyor.

Şimdi gülmeli şekilde söylüyormuşum gibi geliyor, değil mi? Mini nispetlerde, "bakıııın ne zekiyim" şovlarında. Yok, değil. Bilakis, bu tip hareketlerim yüzünden kısa sürede ders vermektense hayali ihracat bilgilerimle hocaların muhtemelen kariyerlerinin en neşeli hatırası olacak sınav kağıtları doldurdum. Sonraki bütünlemeye eşşşek gibi çalışmak zorunda kaldığımı söylemiyorum bile.

Zayıf yönlerimden en güzeli de, tam ders çalışmam gereken anda aklıma çok yaratıcı bir fikir gelmesidir. Ay ben şeyi yapsaydım asıl, diyerek masadan aniden kalkmalar. Uyku basmaları. Birdenbire banyo yapmak istekleri. Veya 'çişim geldi'ler. Çişim gelmediyse susadım. Saçımı toplayayım. Acıktım, yemek yiyim. Hele bir öğlen olsun. Hele bir akşam olsun. Hele gece olsun, sessizlik çöksün. Yarın sabah erkenden kalkarım, hele yatiyim. Her tür fake'i itinayla kendime atar, kendime smacı basarım, HOCAM!

Üniversitede bir arkadaşımla beraber çalışmaya karar verdik sınav dönemine. Günler, haftalar sürecek bir maratonu beraber koşacaktık yani. Bir akşam evine gittim kalmaya, baktım ayağında ayrı renk çoraplar, yağlı saçlarını tepeden toplamış. Üstü başı darmadağın. Ev hali diyeceksin de, ev hali de değil. Daha ileri seviye. Sonra öğrendim, meğer böyle daha iyi konsantre oluyormuş. Yıkanmaydı, temiz t-shirttü uğraşmayarak. Kendine kasıtlı özensizlik göstererek. Ve o ilkel yaşamın koşullarına ben de uyum sağladım pek tabi. Yattığımız kalktığımız saat belli değildi bir kere. Normal gün anlayışının çok dışında yaşıyorduk. Yeşil çay destek ünitesine bağlı vaziyette, kim o aklı verdiyse. Yeşil çay dinginlik ve akıl fikir veriyormuş muymuş neymiş. Şimdi sallama yeşil çayı kutuda bile görsem midem kalkar. O derece yeşil çay tüketimi. Yıkanmadan idare etmeler. Tuvalete bile notla gitmeler. Ezana doğru bir sigara yakıp pencerenin önünde kahve içerdik, hava aydınlanırken hafiften. Bir saat dinlenmek için uzanıyoruz, saat çaldığında sanki bir dakika gözümüzü kapamışız gibi. Yorgunluk hissedilmiyor bir aşamadan sonra, uykusuzluk hayat standardın olmuşsa. Not, fotokopi, defter, kitap, eski sınav örnekleri, masanın, yerin, koltuğun üstünde. Kutusu atılmamış hazır yemekler, fincanlar, su bardakları, meyve kabukları, şeker çukulata paketleri. Yok yok. Bir o koltukta, bir bu. Bir o popo yanağının, bir diğerinin üstüne oturarak ayu gibi çalıştık. Sınavlara gitmeden önce banyo yapıp saçlarımızı, tipimizi derledik topladık. Keyif içinde makyaj yaptık, düzgünce giyindik, yolda rahat çalışalım diye taksilere bindik. Arka koltukta küs gibi ikimiz de önümüzdeki özetlere odaklandık hep. Sonra anfiye yerleştik, onlarca sınav kağıdı geldi önümüze. Gelgelelim öngöremedik: Beraber çalışmanın en zor yönü birinin diğerinden yüksek not alma ihtimalidir. İşte o ihtimal, arkadaşlıkları ortadan hunharca ikiye ayırır. Aynı şeyi okuduk, neden aynı notu alamadık? Çünkü canım, aynı insan değiliz, hiç düşündün mü bunu?

O çalıştığımız sınavların hepsinden geçtim. O 2/3'sinden kaldı. Belki 2.5/3'ünden kaldı. Fena kız değildi, sonra çok pis gurur yaptı. Ama sıçrayıp üst kirleten cinste çamur gururlu olsa bile pis çalışmanın yüceliğini, o eli ayağı bağlayan, o markete bile indirmeyen, o aynaya baktırmayan hafifliğini keşfetmemi sağladı.

Öyle işte. Daha nolsun.

4 yorum:

seyyarat dedi ki...

En azından bunu rahatça yazabildin. Ben yazmıştım böyle bir olayı arkadaşın okuyası tutmuş blogu. Birkaç kişiden isim vermeden bahsediyordum, diğerlerine de okutmuş. Sonra paşa paşa sildim. Cümle aleme rezil olmuşlarmış.

Elmoş dedi ki...

İşin sırrı şurada: Bu blogu takip eden 82 kişiden herhalde 72'ini hiç tanımıyorum. Kalan 10 kişiden 5'iyle de burada tanıştım. MSN'imden, hayatımdan neredeyse kimse burayı bilmiyor. Vırvır dırdır uğraşamam.

Rezil olmuşmuş, çirkeflik ederken rezilsin zaten. Başkası okuyunca mı tescilleniyor?

hevesli bardak dedi ki...

Bende pis bir paranoya var, "ya bilmediklerimden biri oysa", "ya bir gün tesadüfen bloguma denk gelirse", "ya aynı olayı bilen bir arkadaşı gösteriverirse" diye pimpiriklenmekten yazamıyorum. Öyle sokakta, otobüste birine de anlatamam. Olur a, olayın kahramanı, kahramanın tanıdığı hasbelkadertesadüf arkamda olabilemez mi?
(ciddiyim)

essen dedi ki...

büt dönemi..okurken gülmekten katıldım resmen..bence bunun çıktısını alıp marmara hukuk'un o anahtarlı ve yeşil süngerli cam panolarından birine 16 punto asmak gerek, hocalar insafa gelir belki!:) zira hepimizden bir kare ancak bu gerçeklikte anlatılabilirdi..ha bu arada belki senin ex-ark gibi tiplerde feyz alırlar