29 Ocak 2011 Cumartesi

Karı delse de, hayatın gerçeklerini delemez (gibi geliyor bana).

Peşin anlaşalım: Şurada bana "amaniyeöylediyosun" savunmalarıyla gelecek insanın en iyi ihtimalle kalbini kırar, alnını karışlarım. Unutmayalım: Dünya barışı ve sosyal adalet için hepimiz eşit hareketsizlikte duruyoruz, yani boşa kostaklanma, kostak değilsin karam. Bu işin fişi-faturası yok nihayetinde, hepinizden bir satır da olsa fazlasını yapmış olsam bile kanıtlayamam. Ama eksiğini yapmadım, biliyorum. Facebook'tan veya forward maille yazarların basbayat makalelerini copy paste edip ucuz mesaj satmam, "bu gece de bir lösemi hastası küçük kıza bağış topluyoruz" diye goygoy etmem, bilmediğimi biliyormuş gibi yapmam, yutamayacağım lokmayı çatalıma almam, zortlatma usulü kaşını gözünü yararak bir şeyi benden az bildiğini hissetsem bile karşımdakine öğretmeye çalışmam. O yüzden, yaptığımla değil belki ama yapmadığımla hepinizden büyük iyiliğim dokundu bu bilgi kirliliği açısından.

Keza, yanlış anlaşılma olmasın, fakire-fukaraya, garibana, zor durumdakine, eziyet görene, tutunacak dalı olmayana yapılan yardıma tam destekçiyim. "Balık verme, balık tutmayı öğret" desen, peki canım. "Balık ver", ona da peki canım. Gönlüm geniştir. Ya da biraz daha sonradan görme iyi insan ağzıyla söylersek: Kocaman bir kalbim var benim. İçinde (beni öfkeden deliye döndürmediği sürece) herkese yer var. O yüzden, Kardelen projesine dair söyleyeceklerim kötü kalplilikten, kötü kadın Müzeyyenlikten, Marie Antoinettelikten falan kaynaklanmıyor.

Bu Kardelen projesi bana, zenginin balık tutmayı öğretmedeki ısrarı gibi geliyor. Başka türlü karın doyurma yöntemi yokmuş gibi. Hani çeşitli derneklerde kadınlar toplanıp Kelebek ekini gazeteden ayırana kadar manşetten okuduklarıyla ülkeyi ve dünyayı kurtarma çabasına girişirler ya.. Peki her girişim makbul müdür? Başlamak bir işin yarısıysa, girişen illa ki işi tamamlayacak diye ona saygı mı duymalı? Akıbetine bakmadan peşinen duyulmaz bana kalırsa. Sırf girişti diye, o işin sonu hayırlı olacak diye bir kaide yok. Başladığını bitirecek de, bakalım bitirdiğinde bir takım komplikasyonlar doğacak mı? Komplikasyonlar işin faydasından daha ağır basacak ve faydayı verdiği zararın yanında solda sıfır kalacak bir durumda bırakacak mı (gavurun outweigh dediği)? Bana kalırsa bırakıyor. Kardelen gibi bir projenin azıcık insani hata payıyla birleşince şehre şarkıcı olmaya giden köylü güzelinin geleneksel ve şehirli değer yargıları arasında kalması (ki buna "Türkiye'de Almancı, Almanya'da yabancı sendromu" da diyebiliriz) hikayesine dönüşmemesi imkansız. Genç kızların, kız çocuklarının ayrımcılığa uğramadan okuyabilmesinin değeri çok büyük, evet, de "okumak istemeyeninin durumu" ve "okuyup, köyüne sıkışıp kalan kızın çilesi" gibi istisna alt başlıklar da açmalı bana kalırsa.

Kardelen'de okumanın, herkes için okumanın ülküleştirilmesi, bir tür modernlik unsuru gibi görülmesi meselesi, yine bir fetiş konusu haline getirilmesi var. Kimse cahil kalmasın ısrarı. Cahillik değil de, insan tarlada çalışırken de mutlu olabilir, bunu düşünmeye zahmet etsek ya. Dedesi yaşında adamlara satılması, eve kapatlması, para birimi veya taşınabilir bir mal gibi oradan oraya savrulması haricinde, bu ekstrem durumları çıkarıp atarsak geriye hiç insan kalmaz mı, doğuda ve tarlada kaldığından memnun olabilecek? Herkesin hayat amacı çalışıp en sonunda öğretmen olarak kapağı büyük şehre atmak mıdır? Kendi şehirli standartlarını aşırı önemseme var sanki bu durumda, "ben böyle yaşıyorum, kimbilir o ne çok özeniyor bana, en iyisi onu da benim şehrimde gecekonduda varoş olmaktan alıkoyacak şekilde eğiteyim. Falan ilkokulunda Türkçe öğretmeni olsun ve kocasıyla beraber bir ömür araba taksiti ve hiç alamayacağı yazlık hayali biriktirsin". İmkanı tanıyanlar açısından neredeyse tehlikeli bir kendi statüsünü ciddiye alma var. Kimse doğuda, tarlada mutlu olmayacaksa bütün şehirleri büyükşehirleştirip gökdelenleyeceğiz, herkesi taksite borca sokacağız, herkesi yönetici asistanı, herkes ürün sorumlusu, pazarlama şefi ve kimbilir neler yapacağız. Gelişmişlik bu mudur? Tarımı, köy hayatını evrimin aşılması gereken bir halkası olarak görüyor bu düşünce. Sonra gidip Fransa'nın köyünde villa alıyor, kendi şarabının üzümünü orada yetiştiriyor. Ağbiyciğim, Türkiye'de olunca "kızlar tarlada okuyamıyor" diyorsun, orada üzüm toplayan kızlar Sorbon'dan mı mezun oluyorlar çok afedersün? Demek ki ülke ne kadar gelişmiş, Avrupa Birliği tescilli olursa olsun tarımla ilgilenen, köyde yaşayan kısmı var. Ve o kısmı "ölümü gör Paris'te oku ve hak ettiğin şekilde bilimkadını ol" diye kolundan tutup çekiştirmiyorlar.

Okumak isteyeni, tekrar söylüyorum, "NIHAHAHA, SEN ORDA DUR, OKUYAMA E Mİ" diye eli böğründe bırakmaya elbette karşıyım. Okutalım; kızları da, oğlan çocuklarını da, belli yaşa kadar koşulsuz şartsız okutalım. Sonrası için de, yola devam etmek isteyen, hevesi olanı okusun, okuyamayanına yardım etmek isteyeni etsin. Kimse o fırsattan geri kalmasın. Ama okutup, önünde ciğeri sallayıp sallayıp, gözünü açıp ondan sonra aynı az gelişmiş/fakir/gariban ailenin içine bırakacaksın, bir de işin o yönü var. Ailesini de kızla beraber okutup eğitmiyorsun. Kızı büyükşehirle, büyükdünyalarla, büyükhedeflerle senli benli ediyorsun da, sonra o kız kendi ailesinde kendini nasıl tanımlıyor, onun da eğitimini veriyor musun? O kız "ben müşteri temsilcisi olmaya karar verdim" dediğinde ailesi ne anlıyor, o kız şehirli kız standartlarıyla köye mentollü nefes esintisi getirdiğinde, tüm bu tantana geçtikten sonra o kızın çeşme başında kısmet bekleyenlerce nasıl algılandığını biliyor musun? Bilemezsin. Bilemeyiz. Gerçeklikle hayalin arasında sıkışıyor; bir yandan canını dişine takıp öğrendiği İngilizcesiyle, şivesini kırdığı için gurur duyduğu Türkçesiyle kendini nasıl görüyor, öte yandan bunca eğitimin üstüne belki yine sevmediğiyle zorla evlendiriliyor, görümcegillerle bol çekyatlı bir evde yaşanan bir hayata doğru pupa yelken seyrediyor. O zaman o kızın hayalleri köylü kızı ölçeğinde değil, öykündüğü şehirli ölçeğinde paramparça oluyor. Veya okuyor, büyük adam oluyor diyelim. Devletin yetiştirdiği dahilerden oluyor, bu sefer içinden çıktığı kabuğu beğenmiyor civciv, iyi mi? Fazıl Say gibi terörize etmeye başlıyor etrafları, "herkes düzene girsin, çabuk, ben 3'e kadar sayana kadar hemen modern ve çağdaş ve çapçağdaş olun, tırnak kontrolü yapıcam" diyor.

İsveç'e gelmeden önce bir gün vapurla karşıya geçiyordum. Pencerenin yanı koltuklardan birinde üniversitede alttan aldığım ders esnasında dikkatimi çeken, benden yaşça ufak bir kızın oturduğunu farkettim. Çalışkan, hocanın kürsüsünün tam önünde oturup cılız sesiyle sorulara cevap veren, utangaç bir kızdı. Yanına gidip oturdum, kendimi (biraz saçmasapan bir şekilde - "merhaba, ben seni tanıyorum. Sizin sınıfta ticaret hukuku dersi alıyordum. Sen hep en önde oturuyordun değil mi, şimdi görünce tanıdım" diyerek) tanıtıp, halini hatrını sordum. Ortak tanıdıklar ekseninde bir süre sohbetleştikten sonra kız okuldan dereceyle mezun olduğunu Marmara'da yüksek lisansın ardından doktoraya başladığını anlattı. Böyle haftanın birkaç günü gidip derslere giriyordu, hevesle okuyordu. Benim durumumu sordu. Avukatlıktan haz etmediğimi, İsveç'e master'a gitme ihtimalim olduğunu, biraz buna morallendiğimi, çünkü avukatlık yapan tüm arkadaşlarımın mesleğin angaryalarından nefret ettiğinden ve staj esnasında gözlemlediklerim yüzünden ben de bu işten soğuduğum için bu master hayalime tutunduğumu söyledim. Kız da bir dönem yurtdışına heveslenmişti; başarılarından dolayı okul onu resmi olarak aday göstermişti hatta devletten burslu şekilde Almanya'da master yapma fırsatı tanınmıştı. Gözlerim açıldı, "gidecek misin, neden gitmiyorsun" diyecek oldum. Yine kürsü önünde otururken, hocanın sınıfın en arkasında duvara dayalı şekilde duran hayali bir öğrenciye yönelttiği sorulara cevap verdiği cılız sesiyle "nasıl gideyim" deyiverdi. O an, işte öyle anlarda, çok iyi bilirim yediğim haltı ve bir saniye içinde her bölgem eşit biçimde kızarır. "Yedi kardeşim var, zaten tek ben okuyabildim. Babam kapıcı benim. Ailem hukuk okuyup bitirince neden avukat olmadığımı bile anlayamadı. Yüksek lisansı, doktorayı bile onlara "bitirince hoca olacağım" diye açıkladım. Şimdi yurtdışına gideceğimi nasıl açıklarım?" diye sordu. Zaten Almancası veya İngilizcesi yoktu, hoca olup ailesine bakması için işleyen bir saate karşı yarışıyordu, ne için, ne cesaretle kalkıp Almanya'ya gidecekti ki? Heves ayrı, ama hevesin dışında yurtdışına gönderebilecek güç ne olabilirdi? Bombok oldum, bir cevap vermek istedim. Elimdeymiş, sanki bir şeyler yapabilirmişim gibi çantamı karıştırarak kağıt kalem aranmaya başladım. British Council'in, Goethe'nin başındakilerle, hocalarıyla bağlantıya geçse, burslarını gösterse belki bedava dil eğitimi alabilirdi, yurtdışına giderse belki hayatı bambaşka bir şekle girebilirdi, belki dönüşte daha iyi bir yerde hoca olabilirdi. Böyle konuşurken vapurdan inmiş, tünele binmiş, Asmalımescit'ten İstiklal'e dökülmüştük bile. Ben gitmem gereken Baro'nun önünden çoktan geçmiş, konuştuklarımızın temposuna uyarak hızlı hızlı onla beraber meydana varmıştım. Yine de duruma bir çözüm bulamamıştım. Telefonumu, e-mailimi ve bazı web sitelerini yazdığım kağıdı uzattım, bir süre birbirimize sarılı vaziyette kaldık. Sonra hiç aramadı, ne de mail yazdı. Doktorası bitti, belki şimdi asistan oldu bile. Babasının büyük gururu oldu, şüphesiz, ama yapabilecekleri ve ona sunulan hayaller gerçekler kapısından geçmedi, tam eşikte sıkışıp kaldı mı, kaldı. O kız bir ömür o kaçan imkanlar için üzülecek mi, üzülecek. O zaman soruyorum: Gözünü açmak mı kolaydır, bir kere açıp da gördükten sonra, tüm gördüklerine kapamak mı?

15 yorum:

Hayat Belki Bazen dedi ki...

"Kolaylığın" ortak bir ölçü birimi olmadığını göze alırsak zor bir soru! Kişiye göre öznel cevapları olmalı, benim cevabım; kolay olan gözünü açmaktır, nokta:)

sincity dedi ki...

Haydi kızlar okula, Kardelen vb projeler bana biraz da doğuda gönüllü çalışan, toprağı, zemini bilen öğretmen hayaliyle kurulmuş fabrikalar gibi geliyor. Hani büyükşehirdeki adamı güçbela zorunlu hizmet falan fıstık diye yolluyorsun oraya ama gün sayıyor adam bitse de gitsek diye. Tutmuyor. Akılları sıra oradakini eğitip yine oraya tıkaç yapacaklar. Hep öğretmen, doktor, kamu görevlisi olmayı desteklemeleri bundan olabilir. Kızlardan birisi saldırının başında ben okuyucunca reklamcı olucam, neblem sanat tarihi okuycam dese burun kıvırıp, seçmez gibi bi halleri var.

Elmoş dedi ki...

Hayat Belki Bazen: İşte, demek istediğim o. Parayı verip, okutup, gözünü açacaksın ama, sonra nasıl kapatacaksın? O kız eğitime başladığı halinden bin beter mutsuz vaziyette kalacak.

Sincity: Doğru, oranın çimentosundan oraya sıva yapacak hesapta. Ama bu kızlardan kaç tanesi "köyüme döneyim, benim gibi öğrencilere ders vereyim" diyor, bilemem. Dönse mutlu olacak mı, şüpheliyim.

Daha önce "öğretmen, doktor, avukat" üçlemesinin bu kızlara dayatıldığını düşünmemiştim. Bu mesleklere yönelmek kendiliğinden oluyordur, eksik gördüklerini düzeltmek için bir çabalarıdır gibi geliyordu. Bir kısmı için böyledir de. Ama üstünde düşününce, dayatılma fikri de olanaksız gelmiyor. Bu tip oluşumlara/projelere/derneklere "ben sanat tarihi okumak istiyorum" desen, yeterince ulvi bulunmaz. Senin yerine fakir çocuklara öğretmenlik yapmak, doktor olup kansere tedavi bulmak, avukat olup mazlumu hapisten çıkarmak isteyenini seçerler. Güzel bir nokta: Bu kızlar kamuya hizmet olsun diye yetiştiriliyorlar. Entellektüel tatmin, hayatta durdukları yerden memnuniyetleri falan çok şehirli beklenti kaçıyor. Yani seçilme aşamasında yapılan yatırımın hakkını verecek mi, bir faydaları olacak mı, ona bakılıyor. Zaten reklamcılık, halka ilişkiler gibi büyükşehir meslekleri altyapıdan yetişmeyi, şehirli alışkanlıklara vakıf olmayı gerektiriyor, tutunmaları daha zor. Yine de bu özgürlük tanınmıyor, peşinen ellerinden alınıyor olabilir.

Sabah sabah beni düşünmeye sevkettiğin için çok memnunum.

hyacinth dedi ki...

çetrefilli bir noktadan yakalamışsın konuyu elmoş..
ama bana öyle geliyorki Türkiye de ve dünya genelinde kişinin eğitim düzeyiyle yaşam standartlarının yüksekliği arasında bir paralellik var..
genel olarak bu tip projelere olumlu bakıyorum :/
Ama belkide daha detaylı projelendirmeler gerekiyor, okul sonrasında kişilerin kendi başlarına ayakta durabilecekleri onurlu bir yaşama sahip olabilecekleri eğitimlere, istihdam boşlukları göz önünde bulundurularak yönledirilmeliler..

Türkiye de yaklaşık 4.5 milyon kişi okuma yazma bilmiyormuş,bunların 3.5 milyonu kadın...aslında Türkiye kırsalında yaşayan insanlar için hayat sandığımızdan çok daha zor ya da bir şekilde sürekli artan beklentileri karşılayamıyor(köyden şehire on yıllardır süren göçün bir sebebi olmalı) ve bana öyle geliyorki çok daha pratik dertleri var...

senin ve sincity nin dediği gibi bu projeler ekonomi,istihdam temelli projeler...tabii bu eğitimler sonrası farklı türden mutsuzluklara düşebilecek olan bireyler için üzülmemek imkansız, umarım herkesin şansı iyi gider. :/

Elmoş dedi ki...

Balık tutmayı öğretiyorsun da, sonra göl/dere/deniz olmayan yere gönderiyorsun. Balık tutmanın övüncüyle o kız ne zamana kadar avunacak? Demek istediğim bu aslında.

Yok, karşı değiliz zaten. Yazı boyunca huyum olmadığı halde durup durup kendimi açıklamam, politik doğruculuğun akılalmaz güxcüne boyun eğip "vallahi kötü değilim" demem ondan. Projeye karşı olunmaz da, itirazlar da yapılabilsin ama. Ha, itirazı kim ciddiye alacak, kimse. Benbilirim Cumhuriyeti'nde herhangi konuya dair itirazlar illa ki döndürülür, dolaştırılır, rejim karşıtlığı falan sayılır. Bu tür girişimler de günahıyla vebaliyle iyi niyet göstergesidir, sorgulanamaz. Beni kurtlandıran, hiçbir niyetin sorgulanmaması işte. Sırf niyet iyi diye, uygulamada ortaya çıkabilecek erörleri görmezden mi gelmeli? 138 kişinin izlediği, düşük bütçeli, mazbut blogumda buna cevap aramaya çalışıyorum.

hyacinth dedi ki...

ben senin hassasiyet gösterdiğin noktayı anladım aslında..
Sırf modernist cumhuriyetçi görünmek adına insanların kurulu hali hazırdaki hayatlarıyla bu kadar rahat,"rastgele" oynanmamalı diyosun çok da haklısın..kesinlikle bu tarz programlar çerçevesinde köylerindeki kaderlerinden kendilerine daha farklı bir kader önerilen kişilerin okul sonrası hayatları için çok daha somut garantili çözümler sunulmalı, senin dediğin noktada, gerçekten de yazık günah yoksa..
:)) öyle deme ya 138 az değil :) kimbilir kimin kulağına nereden ne gider..insanlar konusunda duyarlı olup onların iyiliği için eleştiri getirmeye devam! rejim karşıtlığı or not! :))

Sez dedi ki...

O karşılaştığınız kız için refleksif şekilde verdiğiniz tepki, insani bir tepki. Burnu büyük, kendi amaçlarını, ideallerini mükemmel bulan, diğer yaşam şekillerini aşağılayan birinin tepkisi değil. Bahsettiğiniz projeye emek veren (ve ön planda da olmayan) bir kısım insan için, tüm işin gücün yanında bir de böyle bir şeye uykusuz geceler vermiş olmanın sebebi, sizin o kız için hissettiğinize benzer hisler. Bahsettiğiniz türden "komplikasyon"lar gerçek, olası sorunlar. Bu türden şeyler projede çalışanların aklına da geliyor. Fikir üretmeye çalışıyorlar, uğraşıyorlar. Hep en iyi çözümleri bulabiliyorlar mı bilmiyorum, ama şunu bilin isterim: Sizin "ekstrem durumlar" deyip geçtiğiniz türden şeyler, onların önündeki realite. Ve -sanırım varsaydığınız gibi- istisnai bir realite de değil bu. Bu insanları harekete geçiren, bahsettiğim uykusuz geceleri dayanılır kılan, birbiri ardına o türden hikayelerle karşılaşmış olmak. Kimi zaman yüz yüze, kimi zaman gıyaben. (Yine: Bir kısmını harekete geçiren, diyelim. Herkese kefil olmak mümkün değil, şahsen tanıdığım bir-iki örnek üzerinden konuşuyorum.)

«"bu gece de bir lösemi hastası küçük kıza bağış topluyoruz" diye goygoy etme»k'ten bahsetmişsiniz. Yakın çevresinden iki kişiyi kanser yüzünden kaybetmiş bir arkadaşım, o küçük kızlardan biri için bağış yapmasını istemişti arkadaşlarının (FB). Yakından da takip ediyordu kızın durumunu. Arkadaşımın o kıza ve ailesine duyduğu yakınlık, beni de etkilemişti. Kızcağız sonra öldü, arkadaşımla birlikte ben de üzüldüm. Bu arkadaşım için goygoycu diyecek olanın kalbini de, açıkçası, ben kırarım. "Herkes öyle değil, çoğunluk boş goygoygcu" mu dersiniz, bilmem, ama daha genel olarak şöyle bir şey diyeyim:

Yıllar önce, şimdiki kadar kitleselleşmediği zamanlarda, Ekşi Sözlük'teki yazarlardan biri ölmüştü. Birçok insan o yazarın başlığının altına duygusal sayılacak bir şeyler yazarken ortamın kodamanlarından bir hanım, "Sizin bu yaptığınız sahte hislerle gösteri yapıp, prim toplamaktır. Hiçbiriniz onu tanımıyordunuz, bu haberi alana kadar Sözlük'te bile etkileşmemiştiniz, ne hissedebilirsiniz ki?" tipi bir şey yazmıştı. Epey de etkili olmuştu bu yazdığı.

-devamı var-

Sez dedi ki...

-devam-

Ben ölmeden önce nick'ini bile görmemiştim o yazarın. Ama haberi alınca, kendimi de şaşırtan bir şekilde, üzülmüştüm. Açıp yazdıklarına bakmıştım. Hissettiğim türden şeyleri kendisiyle hiçbir etkileşimim olmadığı halde hissediyor olmak, garip bir durumdu. O yorumları yazanların bir kısmının, hatta belki birçoğunun da benim gibi şeyler hissettiğini düşünmüştüm. O hanım, böyle hissetmemişti belki. Bunun için onu suçlayacak değilim elbette, ama kendi his dünyasından başkalarınınkine doğru yaptığı ekstrapolasyon, verilen tepkilerin yapaylığına dair taşıdığı inancın keskinliği, düşündürmüştü beni. O, sizin gibi hafif alaycı değildi. Öfkeliydi. Öfkesi de düşündürmüştü.

İnsanların birbirine duyduğu yakınlık, "empati", çok değerli şeyler. İnsanlığın sahip olduğu en değerli şeyler belki bunlar. İstediğimiz kadar angaje olmayı getirmedikleri, istediğimiz kadar mutlak "hakiki" olmadıkları durumda bile, küçümsenmeyi, alaya alınmayı haketmiyorlar. Hatta insanların, yaptıklarının hakiki hislerden kaynaklanmadığına dair suçlamalarla karşılaşmaktan korktup, duydukları yakınlık/empati kırıntılarını bastırmalarına yol açabileceği için, kötü de bir şey, bir "empati hakikiliği ölçer" kesilip, kimin yaptığının goygoyculuk, kiminkinin hakiki olduğuna dair hükümler bildirmek (sizin bu türden hükümler bildirdiğinizi ima etmiyorum). Kimi insanlar, belki yaşadıkları yüzünden, belki doğuştan, başkalarının dertlerine, acılarına daha duyarlı oluyorlar. Bunların bir kısmı angaje oluyor, emek sarfediyor, etrafındakileri de etkilemek için uğraşıyor. Böyle insanlar, gösterdikleri tepkiler "goygoyculuk" olarak anılan insanların içlerindeki empati kırıntılarını büyütüyor, tohumları suluyor. Bir kanserli kız için paylaşılan link, pek bir şeyi çözmeyecek, evet. Ama bence, bir şeyler çözülecekse, bahsettiğim arkadaşımın yaptığı gibi, bu türden hareketlerin altındaki empati kırıntılarını büyüterek, tohumları sulayarak, flu, yarı gerçek hislere gerçeklik kazandırarak olacak, onları küçümseyerek değil.

Elmoş dedi ki...

İnsan hiç tanımadığı bir insanın/veya hayvanın hastalığına, acı içinde yaşamasına, vefatına üzülebilir, yeterince empati yeteneği olan kimse bunu sorgulamaz (benzer bir vefat, hala izlemekte olduğum bloglardan birinde -Olmadık İşler Peşinde- dile getirildiğinde gerçekten çok üzülmüştüm mesela). Çaresizlikle karışık "bari bu çorbada tuzum bulunsun" hevesini de anlarım. Fakat kendini bir tık, bir forward tuşu sayesinde çok da yardımsever görmenin alemi yok. İnsanın kendi merhametine aşık olması bana çok tehlikeli geliyor. Merhamet doğaldır, merhamet için insan övgü/sırt pışpışlaması beklemez.

Ekşisözlük'teki duruma yabancıyım, neyi kastettiğinizden haberim yok. Bilemiyorum, ben o ortamı görmüş olsaydım ne derdim, nasıl bir tepki verirdim. Ama Ekşisözlük oluşumu genel olarak bana "dostlar .... görsün (noktanoktanın yerine "alışverişte, sosyallikte, sevgilimle sohbette, arkadaşlarımla cancişlikte, konserde, işte, evde, neredeysem hemen oracıkta" konabilir) geldiği için ve insanlar asıl amacı bir bilgi toplamı oluşturmak olan bir yerde kendilerini pazarlamaya meylettikleri için "prim yapma" tepkisini anlayabiliyorum. Ekşisözlük, uzaktan görüldüğü kadarıyla insanların kişisel tarihleri, isimleri, mekanları kendilerine tagledikleri bir ortam yaratıyor, "hiç tanımadan seni çok sevdim ve ölümüne çok üzüldüm" yazdırabiliyor. Böyle hissetmek değil, ortaya sunmak problemli bana kalırsa. Neden yazıyor insan oraya, üzüldüğünü? Yazmadan üzülemiyor diye mi? Yoksa üzüldüğünden yedi mahalleyi haberdar etmek için mi? Bilemiyorum.

Onu dışında kimsenin yardım çabasını küçümsemek gibi bir niyetim yok. İnsanlık/hayvan alemi/doğa adına yapılan yardımların hepsi - faydadan çok zarar yarattıkça - güzeldir. Zaten doğrudan bana yöneltmemişsiniz de, payıma düşen cevabı vereyim dedim.

Elmoş dedi ki...

"Vefat .... dile getirildiğinde" demişim, ne biçim durmuş. Okuyunca hoşuma gitmedi. "Vefatı blogdan öğrendiğimde" diye düzelteyim ben onu.

Elmoş dedi ki...

Bir de "faydadan çok zarar yaratmadıkça" olacak tabii.

hyacinth dedi ki...

kendi yazdığım ve Sez in yazdığı yorumlarda güzel ifade edilmiş noktalar olsada aslında blog yazınla önemli bir nüansa ayrıntıya(ayrıntı mı acaba tabiiki değil) dikkat çekmiş olan sesin elmoş.

medyada bu konuyla ilgili bir tartışma yapıldığını ben hatırlamıyorum, tarışılması düşünülmesi gereken bir konu, bu projeler bellirli bir hızla devam ediyor ve çok sayıda insanı etkilemeye başladı..

. dedi ki...

ayni boklari yazip duran bir ise yaramaz dangalagin tekisin sen.

Elmoş dedi ki...

Dangalak kısmına katılamam, ama (aynı şeyleri değil de) aynı üslupla yazdığım konusuna ben de kafayı takıyorum bazen.

Değişmek için çabalıyorum ama, vallahi.

fonetik kaktus dedi ki...

elmoş hanım, bu yazınız beni çok düşündürdü, yapılan yorumlar da öyle. keşke elbette üniversiteye gidip gitmemenin sosyo ekonomik sebeplerden ayrı olduğu bir dünyada yaşasaydık.