20 Eylül 2010 Pazartesi

Taşınıyoruz! (Güz sıkıntısı)

Ona sıkıntı, buna sıkıntı. Güz Sancısı, Mayıs Sıkıntısı, Acıların Çocuğu, Çocukların Acısı. Bu ağlama kültürü seyrelmez, neşe tineriyle inceltilemez. Ağlamasak mimikler, alındaki çizgiler boşta kalır, bilemeyiz, elimizi kolumuzu nereye koyacağız. Halbuki ağlamak da sızlanmak da anlam katar, hikayelendirir varoluşu, duruşu. Ondan, öbür ihtimalin dertsiz, yüksüz, hafifliğine kızar, küseriz. Böyleyiz, böyle bir milletiz. Gülmenin ayıba faiz bilindiği yerde, hüzünler elbette hazine bonosudur. Halbuki keder, doğamızdandır. Gülene, bu yüzden, iki kere saygı duymalı.

Düşündüm, darmadağın bloguma bir formül bulayım dedim. Tutuculuğumdan fon rengini bile değiştiremedim, geçtim neyi nasıl anlattığımı değiştirmek. Bir şeyde huzurluysa kadın kısmısı, diğerini denemeyi düşünmez. Yerinde kıpırdamaksızın durmayı sever. Kendinden bıkana kadar. O şeyden değil, o şeyin içindeki kendinden. Bir yandan yepyeni, derli toplu, büyük bir yemek masasını sığdırabileceğim kadar ferah salonlu bir bloga çıkmayı da istiyorum. Mutfağında aspiratör olsa en azından, blog yağ kokuyor kızartma yapınca. Yeni blogu nereme sokacaksam artık. Uzun ve önemli denemeler yazacağım, efenim. Şarkıcılara dair. Sevdiğim ve sevmediğim kadınlara dair. Gazetelerin magazin ekinde görünüyor diye adam yerine konmayan, göze sokuluyor diye merak edilmeyen, dudak bükülenlere dair. Ağzımdan çıkar çıkmaz büyüyecek, genleşecek laflar yazacağım orada, utanmak için. HAH, bok yazarım öylesini. Yine de gittim aldım başka bir blog. Birkaç taslak yazdım. Öyle cetvelle sayfanın kenarına kırmızı çizgi çekince, başlıkları büyük harfle yazınca falan, hevesim kaçtı gitti. Karalayamayacağımı bildikten sonra, o defterin bana ne hayrı var? İşte o gün tükenmez kalemimin ucundaki top dönmez benim. Aman HOCAM, beni ürkütmeyin.

Bir keresinde çok güzel bir yazı yazmıştım. Sonra bir keresinde de çok güzel bir resim yapmıştım. Her ikisini de yırtıp atmıştım, bir daha yapamam da üzülürüm diye. Durup durup onlarla karşılaştırıp güncellenen başarısızlığıma takılır kalırım diye. Şimdi Stokholm'den taşınacağım bu günlerde, Stokholm'ü yırtmak, dünya haritasından ve gönül haritasından, yakmak yıkmak istiyorum. Bensiz, buraların buralar gibi kalacağını düşünmek canımı sıkıyor. Her sokağın her yeni gün, birbirine paralel vaziyette öylece oturacağını; duvarların bulutlardan lime lime olmuş güneş ışığını görür görmez sıcak renkleriyle pütür pütür ışıldayacağını;  sigara içen, bisiklete binen, vitrinleri seyreden, çocuklarının elinden tutmadan yürüyen insanların hareketleriyle şehrin akışkanlaşıp, köprülerden denizlere  ve göllere döküleceğini düşündükçe bencilleşiyorum. Madem bunca sevdim burayı, madem en çok ben sevdim, o zaman benden sonra durmasın burası isterim. Benim kadar sevmeyecekler uğramasın.  Kimse köprü altlarındaki barları tıka basa doldurup plastik bardaklarla bira içerek müzik dinlemesin, kayaların kenarına oturup bir türlü batmak bilmeyen güneşi seyretmesin. Kimse serin müzelerde büyük tabloların altında portatif sandalyesiyle düşüncelere dalmasın, kafelerin bir örnek pastalarından tatmasın, paslı ve tekinsiz merdivenlere tutunarak denize girmesin. Sazlıkların arasında, kuytuda, ahşap bi şezlongda önünden tek sıra geçen ördekleri ve ruhunu beslemesin. Kimse hiçbir şey yapmasın burada, hayat dursun artık. Ben gidiyorum diye Stokholm dize gelsin. Tüm kiliseler koca toplu çanlarını çalsınlar son kez aynı anda. Tüm uslu köpekler havlamaya başlasın. Tüm güzel, güzel olduğu kadar küstah, ama küstahlığından mütevazi taklidinde insanlar politik doğruculuğu bırakıp övünsünler. Benim üzülmeme övünsünler. Arkada bırakmanın üzdüğü bir şehirde yaşadıkları için övünsünler.

İstanbul'da son günümdü, kimbilir ne işimi halletmek için İstiklal'de yürüyordum. Yanlışlıkla, İsveç Konsolosluğu ile Gloria Jeans'in tam arasındaki yokuş aşağı inen bir yolun ucundan karşı yakadaki Marmara Hukuk'u gördüm uzaktan. Sanki bilerek kadraja girmişti okul. Aldı mı beni bir hüzün! O ana kadar bir an olsun günlük kaygılardan soluklanıp İstanbul'dan gideceğimi düşünmemiştim. Dik durabilmek için düşünmemeye çalışıyordum. Anasının kuzusu bir hayattan, kurbanlık koyun gibi ürktüğüm bir hayata uçacağımı ve öngöremeyeceğim komplikasyonlarını düşünmemeye çalışıyordum. Evde ahkam kesmesi kolay da, binlerce kilometre uzakta ahkam kesmesi nasıl olacaktı? Norveçlileri canım gibi sevmiştim hayalimde de, İsveçlilerle bakalım nasıl anlaşacaktım. Orada da hep gidilen, müdavim olunan bir bar, bir sokak, bir bakkal, sevdiğim insanlar olacak mıydı? Yoksa yapayalnız, Cumartesi akşamları saç maşasıyla bukleli düşüncelere düz fön çekerken, bir yandan akşam yemeği olarak jelibon mu yiyecektim? Tabii ki, bir süre ikinci ihtimali yaşadım. Yapayalnız, sopsoğuk, teptekbaşına. Kocaman bir kupayla İstanbul'dan getirilmiş üçü bir arada kahveler içip, camdan dışarı bakarak. Düşünerek. Masamda biriken makaleleri kah okuyup, kah kenarlarına güneşli hayaller çizerek. Türkçe pop dinleyip kendimi güvende, çocukluğumun ve anneannemin evinin arka bahçesinde hissederek. Şehrin bana açılmasını, benim kendime açılmamı bekleyerek. Ketumluğu, kendime ve kararıma kırgınlığımı atlatmayı bekleyerek. Ne zaman ki ağaçlar tazelendi, tohumlandı, yeşillendi, karlar altında kalmış çimenler bükük boyunlarını doğrulttular, ben de sırtımı doğrulttum. Düzlüğe çıkışım, böyle iki cümleyle özetlediğim şekilde kolay olmadı elbette, ama yönetmenimiz işaret ediyor. Programa ayrılan sürenin, Stokholm'e ayrılan sürenin de, sonuna gelmişiz. Katkıda bulunanlar arasında ilk isim Stokholm. Tüm aferinler Stokholm'e. Karnemde kaç tane beş varsa, hepsi için Stokholm'e teşekkürü borç bilirim.

Fotoğraftaki gülerek şarkı söyleyen koli, hakikaten, yatak odasının köşesinde iki arkadaşıyla beraber duruyor. Bakalım gittiği yerde de böyle neşeli olacak mı. Bakalım, ben gideceğim yerde böyle neşeli olacak mıyım.  

(Buraya öbür bilgisayardaki, güldüğüm bir Stokholm fotoğrafı borcum olsun. En kısa sürede koyayım.)

9 yorum:

baratrion dedi ki...

Şu yazı için reader'da şöyle bir yorum yapmışım:

Hans haklı beyler. Ne mutlu "gidip" gövdesini kalafata çekenlere, ne mutlu evini bavulunda taşıyanlara. Bu dünyada muhacir olmadan anlaşılmayacak şeyler var.

Demem o ki, insan gidiyorsa bir yerden, gittiğinde bırakacaklarını değil, alışkanlıkların olası kayıtsızlığından kurtulacağına sevinmeli. Bugün Stokholm'deki neşe, yarın Marakeş'te Moroccan whiskey içerken bulunur, öbürü gün İstanbul "ulan sen benim çocuğumsun" der, yanına koşulur. İnsan sahiplenmez, maymun iştahlı olmazsa yerleri de zamanları da içinde taşır, o halde her yer onundur, her yerde ağırlanır, misafir edilir. Bir ömürlük misafir. There's nowhere to set my aim, so I'm everywhere dediği yer de orasıdır Kevin Moore abinin.

Hem kuzey illerinde çok kalınmaz. Değil mi?

baratrion dedi ki...

link veremediğim yazı efendim: http://meltemgurle.blogspot.com/2010/09/buyulu-dag.html

Elmoş dedi ki...

İşin bambaşka bir yönü o dediğin , ama cevap vereyim: İstanbul'dan değil, İstanbul'daki alışkanlıklarımdan kurtulduğuma pek sevindim bir süre. Sonra yerini Stokholm'deki alışkanlıklar aldı. İnsan sürekli bir devir teslime konu oluyor, ya da ben tek bavulluk insanlardan olamadım; o bahsettiğin portatif ve ergonomik ruh bende yok.

seyyarat dedi ki...

Baratrion'un gerçekçilik gibi yaklaşan uçuk iyimserliği seni kandırmasın. Tam iyi ay önce bu yolculuğu yapan kişi olarak diyorum: Haklısın.

baratrion dedi ki...

ben sanki "haksızsın!" demişim gibi. tam da haklı haksız yok, mutlu mutsuz var diyordum aslında.

her neyse. firavun'un kızı'na havale ediyorum.

piktobet dedi ki...

aklıkarışıkbiryazıyla dönmüşsünüz. sevindim buna. özellikle ikinci paragraf gülümsetiyor fazlasıyla. oraya kadar okuyabilmiş olmamdan değil ama. tasarımla ilgili önerilerde bulunabilirim belki, aklımda bir şey olmasa da. üzerinde düşünmek gerek tabi. değişiklik iyidir zira. bu sıkıntı güzellemelerinin kaynağı da iyi bir yazarın "taşra sıkıntısı" olsa gerek. bu kadar değildi önce. klonlama kaçınılmaz, yaratım az olunca.

Elmoş dedi ki...

Yok, kimseden bir şey klonlamadım. Yaratım da az değil, siz azını görüyorsunuz! "Taşra sıkıntısındaki iyi yazar" tamlamasındaki de ben değilsem vallahi küseceğim!

piktobet dedi ki...

yaratım az değil, klonlama da yok aslında. sadece bir yanlış anlaşılma var. sizin için kullanmadım o ifadeleri. sizin de alaycı bir tarzda o tarz metaforların yaygınlığını eleştirdiğinizi düşünmüştüm. "taşra sıkıntısı" ilkin nurdan gürbilek'in kullandığı bir tamlama. bu defa da yanlış anlaşılırsam buralardan giderim. valla.

hevesli bardak dedi ki...

Bi Stokölm gider bi başkası gelir. Stokölm senin olunca İstanbul başkalarına kaldı, şimdi yine, ne zaman istesen senin olur, ya.

Keşke şu hissiyatı da "atmayayım da lazım olur, dursun biraz" diye bi süre daha kenara koyabilsek de yenisine alışınca eskisini gönül rahatlığıyla atabilsek/satabilsek.

Meraba ben ElifŞafak, hayatım mülteci gibi gezgin gibi geçti demiş miydim? Ananem büyücüydü hem?