15 Eylül 2009 Salı

Tik tak tik tak : Saat metaforuyla disfonksiyonel evlilikler ve daldan kopan ham meyvesi boşanmış aile çocukları

Dur bunun şöyle biraz tadını çıkarayım. Madem hatırlamışım yazmayı. Madem üşenmemeyi göze alıyorum.



Galiba kuzenim Ece marifetiyle veya kendi kendime, bir gün bir anda farkına vardım bu şarkının ne dediğinin. Erkin Koray, "Çukulatam Benim" albümüyle bizim eve sık sık konuk olurdu. Bizim evde eski model teypçaların içine konuk olmadığı gün yoktu zaten de, bu albümü ayrıca net hatırlıyorum. "Tik tak" şarkısını da, diğerleri gibi, ezbere söylerdim. Sözlerinden bir kısmını üşenmeden yazayım: Tik tak tik tak, tik tak tik tak/İşlemiyor gibi bu saat, işlemiyor sanki/Dişlilerin yağı tükenmiş, gıcırdıyor sanki/Toz mu kaçmış içine nedir, duracak gibi bu saat/Titriyor, sallanıyor, çoktan bıkmış yelkovan/Akrebin üzerinden istemeye istemeye istemeye istemeye geçiyor/Duracak gibi bu saat/İstemiyor gibi bu saat, istemiyor sanki/Çok sıkılmış belki dünyadan, çatlayacak sanki/Darlanmış mı yüreği nedir, duracak gibi bu saat.

Akrebin üzerinden istemeye istemeye istemeye istemeye geçen yelkovanın işaret ettiği gibi, bazen bazı evliliklere "kal geliyor". Durması icap ediyor. Bu kadarında en azından, anlaşalım. Evlenmek için sebat etmiş sevgililerin rağbet ettiği, Kadıköy'de Altıyol'a gelene kadar kuyumcularla gelinlikçilerin tak kurduğu bir yol vardır, bildin mi? (Bu yolla ilgili Tolga'nın muazzam bir gözlemi var ki; gelinlikçiler, kuyumcular, üst katlarda seks shoplar ve avukat tabelalarıyla bir evliliğin profili, izohips haritası olduğunu söylemişti bir seferinde.) Eski Paşabahçe'nin oralar. Daha eski günlerde Wendy's'in oralar diyebilirdik hatta. Bir kuru hamburger yiyeceğiz diye haftasonunu iple çektiğimiz günler, HEYHAT! İşte, orada o geçidin büyüsüne kapılmış yürüyen çiftler görürüm bazen. Muhafazakar, dizaltı etekleriyle kızlar. Gözleri pırıl pırıl, sevgilisine bakar. Evlenecekler, beraber yatacaklar daha. Apaydınlık bir gelecek önlerinde. Hem bir yatakta yatacaklar, hem aileleri bunu biliyor olacak. Eskiden haftasonu geldi mi o babaevinden kaçmak da çocukla buluşmak için fırsat kolluyordu ama şimdi haftasonu geldi mi, "annemlere gidelim aşkım." olacak. Kayınbabayla maç izlenecek, pilaki yenecek sofrada. Hanım zeytinyağlı yapmaz haftaiçi, çalışıyor. Kadının ekonomik özgürlüğü var artık, o da it gibi çalışıyor. ÇOK ŞÜKÜR. Hanımı da bir yere soktuk, artık ikimiz senkronize beziyoruz hayattan. Bezirganbaşı gibiyiz üzerinize afiyet.

Suç onlarda değil, onların bir yatakta yatacakları hayallerde değil. Kimsede değil. İhale havada kalacak, kimseye suç yüklemece yok. Aslında var, evet. Bu toplumun değer yargıları izin vermiyor ki ne istediğini bilsin insan, beklentisini ona göre koysun. Defosuyla, kusuruyla sevgilinin her halini görsün. Ona göre kararını alsın. İzin vermiyor ki, evlenesiye çoktan tanısın erkek nasıldır/kadın ne biçim bir şeydir. Tanımaya vakit yok ki çoğu için, evlenmeden önce.

O ona bakıyor, çocuk da elinden tutuyor sıkı sıkı. Nurcan, seni doyasıya muhitinde de öpebileceğim günler gelecek. Ama o günlerde de muhitinde öpmek, acaba bakalım içimden gelecek mi? Yelkovan olarak, akrebin üzerinden doyasıya geçebilecek miyim? Evlilikte keramet var, olan kaynakları kurutamaz ya. İçimde yılların hasreti, doya doya seks etmek için. Sen desen öyle. Yastıkaltı öpüşme hikayeleri. Babangil, abingil duymasın diye. Halbuki şimdi, parmağına halat gibi sarı yüzüğü taktım mıydı, kim tutacak seni? Nikahlı karımsın/kocamsın. Hepsinin tapusu bende, senetli sepetli sahibin oldum. Karşılıklı senet yaptık, Nurcan. Senetle, ipotekle birbirimizin olduk. Beraber daha nice senetlere imza atacağız. Kısmetse. Beyaz eşya da alacağız, yemek takımı da. Sonra o yemek takımını sadece misafir gelince kullanacağız ama. Biz mutfakta küçük masada yeriz. İki ev alsaydık aslında, biri sadece misafir için. Bunca masrafı o misafir evine yapsaydık. Biz yer sofrasında yeriz de, yeter ki misafir maun masada yesin yemeğini Nurcan.

O aşıklar beraber bir adi şirket kuracaklar evlenince. Adı batsın, adi şirket derken, hukuki anlamda diyorum. Bak şimdi, beni açıklamak zorunda bıraktırdınız. "İki veya daha fazla kimsenin emeklerini (saylerini) ve mallarını ortak bir amaca ulaşmak doğrultusunda sarf etmeyi taahhüt ettikleri şirket türüdür." Gizli ajandalar koyacaklar. Kız "seni değiştirmeye çalışmıyorum" deyip değiştirmeye çalıştıracak. Erkek olanı "değişmeye hazırım" deyip değişmeye karşı koyacak. Bu anonim evlilikte, hayal kırıklıkları ön cama birikip de, silecekle atılmayacak hale gelince, yolu göremez hale gelince araba sağa çekilecek. Bu işe bir son verilecek. O zaman Hasanpaşa'daki Evlendirme Dairesi'nin tam karşısındaki sokağın sonundaki Kadıköy Adliyesi'nin Aile Mahkemesi'ne uğranacak. Beşdakikadabeşiktaş bir boşanma gerçekleşecek. Bu boşanma sadece bu tür adamların arasında değil, daha yüksek sosyal seviyeden, daha aşağıya doğru uzanan skalada herhangi bir noktada gerçekleşebilir. Yine de o boşanma kararının basıldığı A4 bir değil mi, kelimesi kelimesine çoğu karar aynı hele. Peki, bu kadarına da peki.

Bir de çocuk faktörü var, gelgelelim. Bir yatakta yatmanın coşkusuyla veyahut o çift olmanın sevindirikliğiyle, o bitmemiş hevesle, sevgiyle, veya aşkla, hiç bitmeyecek aşkla, bir ölüm ayıracak aşkla olabilir, çocuk/lar yapılıyor. O kırmızı kurdele başa takılıyor. Sonra arabayı sağa çekende, çocuk da annesiyle beraber o arabadan iniyor veyahut babasının kullandığı bu arabada arka koltukta oturakalıyor. Öyle bir ürün haline geliyor ki, fabrikası kapanmış artık. O ürünün kıymetini tanımlayacak ortak bir piyasa yok. İki ayrı piyasa var. Çocuk iki ayrı piyasada, iki ayrı fiyat ediyor. O çocuk, artık iki hayat yaşayacak.

Şimdi biraz daha genelden özele gelelim, obzektifimizi az daha yakına doğru çevirelim:

Hazırlık sınıfına başladığım sene, sınıfta benimle beraber 3-4 boşanmış aile çocuğu vardı (mezun olduğumuz seneye kadar sayı en az 3'e katlanmıştı). Epey düşük bir sayı. Sözkonusu boşanma benim için çok yeniydi ve bu durumdan hayli hoşnuttum. Burada "boşanmış aile çocukları havuzu" oluşturup, bir sözcülük yapmaya hakkım yok; keyfim epeyce yerindeydi. Aile üçgenimizde babamı gereksizkenar gördüğümden midir, annemle kızkıza dizdize anlar yaşamayı fazlaca sevdiğimden midir bilmiyorum, babamsız bir hayata yelken açtığım için sanki gemiden fazla yükü atmışız gibi bir ferahlama içindeydim. Bir aile dostu, bir arkadaş, kanka olarak sevmesi kolay, vazgeçilmesi imkansız biriydi babam. O düzeyde kalsındı.

İngilizce dersinde bir gün, sınıfın favorita kızlarından, hatta en ve tek favori kızı Merve, İngilişçecinin sorduğu gramer sorusunu bilemedi. Hülya Avşar şımarıklığıyla "ayol bilmeyen ölsün mü napalım, HAKKATEN bilmiyorum!" hafiflikleriyle savuşturmaya çalıştı. Bir süre sonra başı öne düştüğünde, ağzımıza kakacıklar yapmakta tereddütsüz Ms. Nerkis kendisini kucaklayarak derdini sordu. Bir süre "mırımırımırı" şeklinde konuştular. Sonra Merve, yüz yıkamak üzre tuvalete gönderildi. Ms. Nerkis, tüm sınıfa hayatta unutmayacağım bir nutuk vermeye başlayarak Merve'nin annesiyle babasının boşandığını, o yüzden ona fazladan hassas yaklaşmamız gerektiğini, ona yazık günah olduğunu ve daha neler neler olduğunu söyledi. Ağzından çıkanlar öyle fantastik geliyordu ki, arada dönüp sınıfta "annesi babası ayrılmış gizli özneler"den Büşra'ya bakıyordum. O da benim kadar şaşırıyor muydu? Şaşırmıyordu. Büşra da bilincindeydi ki, bir boşanma çocuk psikolojisini altüst ediyordu.

Ben, bu boşanmış aile çocuklarının acılı hayatları dizisine bu bakımdan, figüran bile olmadım. Ama "boşanmamış mutsuz aile" çocukları ve "boşanmamış ama boşanmıyorlarsa altında ne sebepler var" aile çocuklarının, "boşansa daha iyi, alenen aldatıyorlar" aile çocuklarının, "her şey mükemmel görünüyordu, oysa..." aile çocuklarının, babasız büyüdüğünden kadınları şahane anlayan erkek çocuklarının, annesinden çok babasını sevdiğinden erkek gibi büyüyen kız çocuklarının, anneli babalı büyüyüp de saçmasapan hayatlar yaşayan kız/erkek çocuklarının, dosdoğru bir ailede, olması gereken sevgiyle büyüyüp kendine zarar veren kız/erkek çocuklarının varlığını görüp de algılayacak kadar gözlerimi açık tuttum. İnsan karakterinin "şu kadar sevgi, bu kadar anne, o kadar baba, al sana ideal çocuk" şeklinde tanımlanamayacağını anlayacak kadar gözlemledim. Ama aynı sene, o hazırlık senesi, ananemin evindeki konken günlerinde olsun, dışarıda başka akrabalarla olsun tanıştırıldığımda, annemin ismi ve medeni hali zikredildiğinde "ah yavrum" diye çenemi sevişleri dün gibi aklımdadır. İnsanlarda E5 üzerinde kamyon çarpıp da süt emdiği annesini kaybetmiş köpek yavrusu sempatisi uyandırmak, o yaşta çok koymuyordu. Sonradan neye acıdıklarını ayrıntılı düşünmeye başladım. Evde bir baba yoktu, evet. Ama evde bir baba olmaması o evi tamamen başımıza çökertmiyordu. Direk görevini kah annem, kah ilerleyen yaşlarda ben devralmıştım. Annem kendini kopyalayarak hem baba, hem anne olmaya, iki organı birden yaşatmaya çalışırken bazen error veriyor, mavi ekran çıkartıyordu, evet. Önce bir baba gibi "hayır, bu saatte dışarı çıkamazsın", sonra bir anne gibi "aman bey, ne olacak, şunun şurası iki metre yol gidecek" demeye yelteniyor, iki birbirinin tersi komut çakışınca da bu tek kişilik oyunda içinde ağır basan tarafı oyunda oynamaya karar veriyor ve bu esnada ben kapıda ayakkabılarımı bağlamış vaziyette beklerken, saatler saatler geçiyordu.

İntihar, uyuşturucu, cinayet, cinnet haberlerinde alttan alta sızdırılan "zaten annesi ve babası ayrılmıştı, zaten boşanmış aile gülüydü, zaten sorunlu olması kaçınılmazdı" gizli önyargılarını okudukça basın tarafından da onaylanışları ve bu yargıların açık açık toplumsal vokabülerde tedavüle konulmasına inanamıyorum. Bu güne kadar bana söylenen "Annenle baban ayrılmış halbuki, nasıl da iyi bir insan olmuşsun hayret" altyazılı akraba sevgileri/arkadaş annesi repliklerini anlamakta güçlük çekiyorum. İnsanların kendilerini neyle tanımlayacaklarını şaşırdıklarını düşünüyorum. "Ben eskiden çok sarışınmışım", "biz eskiden çok zenginmişiz", "annemler eskiden hep mini etekle gezerlermiş", "dedemler eskiden Atatürk'ün silah arkadaşıymış" gibi kendine yer edinmeleri, kendini bir basamak, üç beş basamak yükseğe oturtacak şekilde rütbelenmeleri hayretle karşılıyorum. ("Bir statü sembolü olarak"ı da o yüzden açmıştım.)

Her zaman 1+1=2 etmiyor, bazen birden bile küçük oluyor toplam. Bazen iki insan bir bütün bile etmiyor. Ayrı ayrı kendi başına bir rakam bile etmiyor bazen. Ama bu denkleme yeni gelen sayı, bir sayıdır. En az birdir. Bunu böyle bilmek gerek. Boşanmış aile çocuklarını doğuştan engelli, kolsuz, bacaksız algılamak da aileyi biraz fazla önemsemek olmuyor mu?

9 yorum:

Şölen dedi ki...

Aileyi fazlaca önemsemezse bu toplum, başka neyi önemseyecek? Her şeyimiz toplu histeri zaten. Bir başına olmak kabul görülemez bir hastalık gibi... Yalnızlığı seçtiysen, kesin bir sorunun vardır, normal olamazsın. Tek "sahip" olduğumuz canımızdan çok, en bi çok sevdiğimiz ailemiz. Eskiden Dallas izlerken, topluca cıkcıklanır, bu amerikalılar'da da aile kavramı hiç yok canım diye kınarken, kendi değerlerimizle gizliden gizliye gururlanırdık. Meğer bizde Posta gazetesi yokmuş o zamanlar da, cinayetleri, ihanetleri, baldızla basılan enişteleri, ensestleri daha duymamışız.

Ayrıca boşanmış olmak çok güsel, herkese tavsiye ederim diyeceğim burdan, olmayacak. Tek bir hayatımız olduğunu ve onu herhangi bir nedenden dolayı mutsuz geçirmek durumunda olmadığımızı kendimize hatırlatalım yeter diyerek, ayrılıyorum huzurlarınızdan.

Elmoş dedi ki...

Posta varken de, yine cıkcıklanıyoruz çok şükür. Her şeyin ayrı ayrı en güzeli bizde var her nasılsa da, birleşince toksik madde üretiyor. Bayohazard hatta, üzerinize afiyet.

Metin dedi ki...

Super detay: "iki ev alsaydik biri misafir icin". Misafir icin salonun kitli oldugu evler gelir aklima.

Bes dakikada besiktas bosanma: Nerde?? Tanidik hakim var mi? Bazi hakimler siddetli gecimsizlikten bosanacak cifte bakip "sizi iyi gordum, opusun barisin ugrasin duzelsin iliskiniz" diyorlarmis. Hatta gecen aylarda bu yuzden ölen bi kadin var.. Kim öldurmus tahmin edin...

Yalniz yasama fobisi. Toplumsal kabul muhabbetleri. Liseden, universiteden sonra kizlarimizin mutasyon gecirip kurabiye canavari gibi evlilik pesinde kosmalari. Fransizlara cok soverim ama su Sarko'nun son secimlerdeki rakibi Segolene ablanin Francois Hollande ile, bak korkunc bir kelime kullanacagim, "evlilik disi" 4 cocugu ve 30 senelik "evlilik disi" iliskilerinin olmasi... Ve bu halde %46 oy toplamasi. Hadi bunlar solcudur manyaktir dedik, Sarko'nun "ex" adalet bakani Rachida ablanin adalet bakaniyken cani istedigi icin kendi kendine cocuk yapip babasini kimseye soylememesi... Bu mu cok acik? Biz mi cok garibiz? Amerikan evlilik konseptinden "iyi" oldugumuz kesin: Her amerikan filmi/dizisi izledigimde mutlaka kilise-evlilik sahnelerinin olmasi, amerikalilarin ambalajlanmis evlilik konseptinin korkunclugu...

Yazinin ilk kismina dair yorumlarimi dinlediniz. Bosanmis evlilik cocuklari hakkinda yorum yapamiyorum yeterli datam yok.

Metin dedi ki...

Diger yorumumla bunu birlestirmek isterdim ama yapamiyorum sanirim.

Bizim en benim diyen feministimizin bile kariyerinin bir noktasinda hayatinin erkegini bulup evimde cok mutluyum demecleri vermesi nasil?

Aklima Hulya Avsar'in Kaya Cilingiroglu hakkindaki demecleri geliyor: erkektir ne yapsa... Durun yahu benim isime gelmesi lazim bu tutumun degil mi? :)

Fransizlari el ustunde tutuyor gibi gorunmemek icin, aile ici siddet resmi istatistiklerinde bize cok yakin hatta bizden daha yuksek olmalarinin da ayrica bir paradoks oldugunu eklemek istiyorum (resmi kelimesinin alti cizile). Hatta devlet bunu halkinin sarapciligina bagliyor. Alkolizm ile savas icin sarap ureticileri ile papaz oldular. Konu disina ciktim tabi.

Den-hur dedi ki...

bizim de hazırlıkta boşanmış aile çocukları ekibimiz vardı. 4 yakın olmaya yüz tutan arkadaştık ve konuyla ilgili kimse birbirine ser verip sır vermemişti. nedensonra bir gün anlaşıldı ki 4'ümüz de aynı durumdayız. öksüzüz biz, yetimiz biz diye şarkılar söyleyelim dedik, o da out of context'ti. ha bu arada, yanlış anlaşılmasın, sınıfın da kuul çocuklarıydık. boşanmış aile çocukları ezik olmaz, kuul olur.

let's get physical, physical hu!

Elmoş dedi ki...

Kool olma bizde dalga dalga, sonraki senelerde atfedildi boşanmışailegillere. Bilhassa edebiyat, tarih gibi derslerdeki ataklarımız ve doğal yeteneğimiz, bitmek bilmez kompozisyonarımız ve münazara ekiplerimizle anayurdu örende. Hazırlık sınıfında yoktu öyle bir konsept. Daha CAT bot bile yoktu, çok afedersün.

Elmoş dedi ki...

Hakim de, savcı da, avukat da tanıdık, ARKADAŞ! Hepsi komple bizim sektör. Hepsi arrrrbettsskamratttterr. As the Swedes would call it.

nick bulamadim dedi ki...

Bizim memlekette bosanma konusu malesef kanayan bir yara. Resmen ölüm kalım meselesi. Iste yeni bir ornek: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=954424&Date=14.09.2009&CategoryID=77
---
Benzer, ama bir o kadar da farkli bir not: Taraflardan biri öldüyse eger, bir de mini mini bir bebeyseniz, konu gündeme geldiğinde emrah modeli kaşlarla, vah yavrum triplerine giren teyzeler, amcalar hayatinizin sabit bir parçasıdır artık. Ne tepki vereceginizi, ne hissedeceginizi, ne hissetmeniz beklendigini bilemezsiniz. Bu konu açılmasa isteseniz de olmaz, ölçü, ayar bilmeyen Türk insanı, kanaviçe modelinden, zavalli yavrucağa hic zorlanmadan ışık hızıyla gecis yapabilir.

Çocuk kafasiyla fazla ciddiye alip, "kader mahkumu" psikolojisine girmek işten degildir. Ama hayat devam eder, ruh hastasi, psycho falan olmazsiniz, standart bir insan olup, okula, iş yerine, hayata atılıp, her standart insan gibi, hem kırılmış, hem normal (!?) ailelerde büyümüş, ama çeşit çeşit kompleks, takıntı ve karakter problemi gelistirmis şahıslarla mücadelenize başlarsınız. Kolay gelsin efenim.

gülş dedi ki...

93 ve 01 krizleri bünyesinde ev içi krizler çekilmez boyutlara ulaştığı dönemlerde, allahım şunlar boşansa da huzurumuza kavuşsak diye söylenip sonra da, ay ben bunu dilemekle çok ayıp/kötü/anormal bir şey yapıyorum sanırım, töbeler olsun, vallahi billahi de demedim böyle bişey, sen yanlış anladın allahım uçlarında gidip gelişlerimi hiç unutmuyorum.

yanısıra, o kahrolmayasıca ms nerkis önce burak bora'da benim hayatımı söndürdü, ama ingilizce sevgimi elimden almayı başaramadı, şimdi de kadıköy anadolu'da kardeşime travma yaşatıyor. bu kadın daha kaç nesli zehirleyecek birileri buna dur desin!