merika'da hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merika'da hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2013 Salı

Perde arkası

Günler geçti, günler. Nasıl geçti, şöyle: Hasta oldum, çok hasta oldum, günlerce yattım, kendi terimden terleyerek, bunalarak yattım, ateşim yükseldikçe yükseldi, işyerinden izinler aldım, salondaki koltukta kendimden geçtiğim uykulara sızdım. Kalkıp ofise gittim sonra, işler birikmiş. Başına oturdum, o yapılmamışlar dağını eritirken ortalık karıştı. O ona bağırdı, sonra geldi bana bağırdı, falanca filancaya ırkçı laflar etti (filanca Hintliydi), sonra hızını alamadı, ayrımcılık pergelini açtıkça açtı. O son noktada bağların koptuğunu hissettim. Daha önceden de hissetmiştim, postayı koymuştum ve yollarıma serilen özürlerin kraliçesi olmuştum, fakat bu sefer postayı koymakla olacak gibi değildi. Bu tımarhaneden artık kaçmam gerektiğini anladım. Beri yandan telefonda recruiterlarla görüşmedeydim, bir tanesi yemeğe çağırdı, o gün hava -30 dereceydi, bizim avukatlardan biri beni lüks restoranın önüne kadar bıraktı, o da sırrımı biliyordu. O gün yediğim öğle yemeği, ofiste beni bekleyen huzursuzluk sebebiyle her bir yerime dizildi; kollarıma marul dizildi, bacaklarıma küçük küçük kızartılmış tavuk parçaları, domates. Bıçak gibi soğuğa geri çıktım, taksiye binip işe döndüm. Oturup bir e-mail penceresi açtım. Her şey için teşekkür ettiğim bir paragraf yazdım. Akşam eşyalarımı, mantar panodaki fotoğraflarımı, ayakucu ısıtıcımı bir poşete doldurdum, çıkmadan birkaç saniye önce elektronik istifamı Outlook vasıtasıyla yolladım. Binanın önünde bir gün önce satın aldığım paketten bir sigara yaktım. Bu kış eldivenim kaybolduğumdan ve alma basiretini bir türlü göstermediğimden elim çıplaktı, sigaranın sonuna kadar daha önce görmediğim bir şekilde morarıp dondu. Onu sokup diğer elimi çıkardım, bir tane sigara da o morarana kadar içtim. Yanaklarım acıyordu, gözlerim acıyordu soğuktan, ama bir tane daha içtim. Yeterince içimin soğuduğuna inandığımda otobüse ve trene ve öbür trene bindim, eve geldim. Mutluydum, kendimi özgürleştirecek bir iş yaptığımın farkındaydım, bu yüzden mutlu olmam gerektiğinin farkındaydım da, öte yandan hayat gerçeklerinin de farkındaydım ve birçok başka bakımdan (finansal) mutlu olmamam gerektiğinin de farkındaydım. Öyle arada-derede birkaç gün geçirdim. Yapmacık bir görgüsüzlükle "Oh, geç de kalkıyorum!", "Oh, geç de yatıyorum!" diye dolandım, sonra yine kendimi tutamayıp iş bakmaya başladım. Derken olaylar gelişti, benim bakmama gerek kalmadan iş bana baktı, iki dev bürodan birinin teklifini kabul ettim ve takip eden hafta çalışmaya başladım. Bu işyerinde dördüncü haftam, çok da mutluyum. Fakat, mutlu olduğum kadar hastayım da. Hastalıktan geberiyorum. Dolayısıyla bugün izinliyim. Ki oturup size şu satırları yazabiliyorum.

İşte, yukarıda yazdıklarımın hepsi 2 aydan kısa bir süre içinde oldu bitti. Yukarıda yazdıklarımın hepsi ve tabii bir de Tame Impala konseri.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Nemo

Dün tüm gece camlar yerinden sökülecek gibi titredi fırtınadan, uğultudan. Sabaha kadar arabalar tamamiyle kara gömülmüş. En köşe daireyiz en üst katta, o yüzden ev buz. Marketi yağmalamış felaket meraklısı Amerikalılar, ondan yumurtasız kahvaltı edip geri yattık ısınmak için. Kalkınca bir de gördük ki turuncu-pembe güneş o sinirli, o agresif beyazlığı biraz olsun yumuşatmış. Neşelendim, hemen "spora gideyim" diye tutturdum. Kaldırımdan temizlenememiş karın arasından yürürken şu fotoğrafı çektim:


Bir doğal afeti de böylece atlattık.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Sanity is a full-time job / in a world that is always changing

Birkaç, yok aslında bir çok sene önce (sanırım 21 yaşındaydım) bir gece kedim pencereden düşerek öldü. İşin fenası, düştüğü anı gördüm, panjurlara çarpa çarpa inişinin tırtıklı seslerini kulaklarımla duydum. Dakikalar sonra gecelikle, yalın ayak apartmanın girişine inip kedim paramparça omurgasına rağmen sürünerek benden gizlenmeye çalışırken onu yerden aldım ve koşarak sabah 4'te açık bir veterinere götürdüm (yeni açılan bu veteriner kliniği, penceresine 24 saat açık tabelası koymuştu, hafızamda yer etmiş). O geceyle, o acıyla ilgili çok az şey hatırlıyorum, çok az şey aklımda kaldı. Bir fragman gibi kısa, aklımın uygun gördüğü korkunçlukta, üzücülükte birkaç sahne. "Acıdan kıvranıyor, uyutmak gerek" dediler, son iğnesi vurulurken elimi can havliyle ısırdı. Ertesi sabah ağlamaktan birbirine yapışmış gözlerimi zar zor aralayıp hiçbir şey olmamış, hepsi rüyaymış umudu içinde uyandığımda bana önceki geceyi hatırlatan bir sızı hissettim; başparmağım içine kadar geçmiş kedi azı dişlerinden davul gibi şişmişti.

Böyle dramatik bir olaydan üç sene kadar sonra, yine kedim öldü. Bu sefer 9 güne yayılan bir süreçte. Ne olduğunu anlayamadık, anladığımızda çok geçti; içini, tüm organlarını (kavanoza konmuş halleriyle gördüğümden kefilim) sarmıştı kanser. Artık üzülmeye yerim kalmamıştır diye boyun eğdim duruma. İçten içe, pek göstermeden üzüldüm. "Sizin bir şey yapmanıza gerek yok, biz gereğini yapacağız" demelerinden iki gün sonra "Gelip kedinizin ölüsünü alın, küvette bekliyor" diye kalpsiz ve hadsiz bir telefon geldiğinde de, enteresandır, aklımı yitirmedim. Siyah bir naylon poşete konmuş, ölü katılığıyla iki kat ağırlaşmış kedimi aldım. Poşeti kedi çantasına yerleştirdim ve veterinerin ödünç verdiği kazma küreği bir taksinin arkasına atarak gecenin köründe gömecek yer aradım, sonra da ellerimle gömdüm.

İşte, daha önce benzerini yaşamadığım şu iki acı kaybın devreden üzüntülerinin toplamı sonucu (henüz anneannemi kaybetmemiştim) içimde hiç tamir edilmeyecek şekilde bir devre yandı, bir şey kırıldı. Bir daha eskisi gibi bir insan, hatta insan olamayacağımı hissettim. O kadar keskin bir histi ki bu, tamir olamamaktan  korkamadım bile. Korkmaya vakit kalmadığını düşündüm. Her şey benim kararlarımdan bağımsız değişiyordu, bu sefer bir şeyler benim içimi de değiştirecekti, bana söz hakkı tanınmamıştı, "madem öyle peki" dedim, kabullendim. Yarayı kurutmak için, hiçbir şey olmamış gibi başımı öbür yana çevirdim. İnadına uyandım, inadına hazırlandım, saçlarımı taradım, makyaj yaptım, topuklu ayakkabılarla kırıtarak yürüdüm, staj için mahkeme salonlarına gittim, savcıların hesap defterlerine faturalar işledim, kelebek camları kırılmış ve teypleri çalınmış otomobillere dair tutanaklar yazdım, güldüm, kitap okudum, bir şeyler izledim, Türk kahvesi içtim,  ve her şeyden çok  bunları yapmadığım sıralarda ergenliğimde bile dinlemediğim kadar Bad Religion dinledim. Durdurulamaz şekilde dinledim. Sanki ayağımın altından müziği çekseler düşecekmişçesine çaresizce tutunarak dinledim. Vagon vagon tren olmuş, birbirine hızla kanca atıp geçen şarkıları sayesinde biraz olsun yaram kurudu. Tabii izi kaldı mı, kaldı. Sonuçta Bad Religion'ın gücü de bir yere kadar. Fakat baya bir yere kadardı, sağ olsunlar.

Yakınlara gelelim:

Bu Aralık ayının sonunda kuzenime bir email attım. O sıralarda işe giderken yolda Bad Religion dinlemeye başlamıştım (bu sefer işle ilgili sıkıntımı kurutmak için) ve dinlemek yetmedi herhalde, kendime bir de fantazi "meğer biz bu sene Tuğçe'yle Bad Religion konserine gidiyormuşuz" kurmuştum. Gerçekleşeceğine giderek inanmış olsam gerek, sonunda ona da haber vermek istemiştim:

Bu emaili attıktan iki hafta sonra beklenmedik bir anda Bad Religion'ın Boston'a geleceği açıklandı ve konser biletlerimizi satışa çıktığı gibi aldım gitti.


Tuğçe'nin Amerika uçak biletini bu önemli olaya göre ayarladık. Şimdi sadece Mart'ı bekleyeceğiz. Gerisi güzellik. Gerisi hep güzellik. Duman I ve Duman II de yattıkları yerde huzur içinde, mırıl mırıl uyusunlar.

27 Ocak 2013 Pazar

Bus 66(6)


66'da yolculuk eder iken çektiğim bir fotoğraf. Uzakta, ön camın hemen üstündeki panele yapıştırılmış  kağıdın üstünde "Bell broken, yell" yazıyor. İnmek için bastığımız zil sistemi bozulmuş, şoföre bağırarak iletişim kuracağız yani. Bostonlımın gelişmiş toplu taşıma iletişimi ve çözümleri Bostancı minibüsüne işte böyle bir kere daha parmak ısırtıyor.

66 numaralı bir otobüs var paralel sokaktan geçen ve mecburen neredeyse her gün kullandığımız, adeta bir 6'sı eksik yazılmış. Anladık, burada toplu taşımaya öyle New York'taki iş hayatını konu alan, zenginliği ve çok uluslu şirkette yönetici pozisyonunda çalışmayı öven filmlerde olduğu gibi jilet giyimli, pırıl pırıl pabuçlu, zengin iş adamları binmiyor da, normal insanların da bu otobüs ve trenlere tenezzül etmediğini, sadece zihinsel veya maddi bakımdan engelli insanların toplu taşıma araçlarını kullandığını belirtmek gerek. Elbette biz de maddi bakımdan engelli insan grubuna giriyoruz arabamız olmadığından, öğrenciler, Hispanik çocuk-anneler ve evsizlerle beraber.

Sizlere çiş-kaka kokan (sadece koktuğu şanslı bir gündeyseniz tabii, doğrudan öbek öbek koltuk üstleri batırılmış da olabiliyor), boş yerlere bile "Bu işin içinde kesin bir iş vardır" diye oturmaya cesaret edemeyeceğiniz, otursanız yanınızdaki alkoliğin öksürürken yanlışlıkla cama doğru kusacağı ve ellerini tutunduğu demirlere sileceği veya günün menüsündeki eksik akıllının "I'm back in business, I'm getting a shotgun" diye durmadan, nefes almadan bağıracağı bu otobüsü çok uzun uzun anlatmak ve içimde alevlenen nefreti, buraya, Boston'a duyduğum nefreti ete kemiğe ve kusmukla boka büründürmek isterdim. Ama yapmayacağım. Teoride bu iğrençliği, bu sefaleti tasvir edip kendime yazma egzersizi yaratarak edebiyatımı zenginleştirmek istiyorsam da, pratikte elimi kirletmeye değmez. Daha güzelini yapacağım, sık sık kurduğum iki hayali paylaşacağım. Bir tür meditasyon şunları düşünmek. Ne zaman sinirlensem ve dayanamayacak gibi olsam düşünüyorum, derhal huzurlanıyorum:   
Bir iklim felaketi gerçekleşiyor ve Boston'ı büyük, dev bir dalga yutuyor. Her şey sulara gömülüyor. Herkes. Tek bir canlı kazara da olsa bu durumdan kurtulamıyor (bakın, kediyi-köpeği, bir suçu olmayan hayvanları, ve hatta kendimi bile yok etmeyi bu hayal uğruna, Boston'ı yok etmek uğruna göze alıyorum. Bu, insanlığın geriye kalanı açısından fevkalade gerekli bir fedakarlık).
Bir aksilik oluyor ve Boston'da çıkan bir yangın itfaiyenin yetişememesi yüzünden söndürülemiyor. Sonunda şehir tamamen, cayır cayır yanıyor. Bu esnada biz şehrin üstünde, bir uçağın içindeymişiz (bu hayalde kendime iltimas geçiyorum). Uçak boş, bir Avrupa havayolunın uçuşu bu, pilot da oralardan. Yani zehri Avrupa'ya taşımıyoruz farkındaysanız. Ağzına çakılası insan taşımıyoruz kardeşim, uçak sırf bize kalkıyor, tamam mı? Yukarıdan turuncu şehre keyif içinde bakıyoruz, sıcak kakaodan ve manzaradan ve buradan kurtulmaktan dolayı içimiz ısınıyor. 
Oh.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Abbas Güçlü ile 2012'ye genç bakış

2012 yılında çektiğim fotoğrafları aylarına göre sıraya koyunca nerelerde, ne yaptığımı ufak ufak hatırladım, çok hoşuma gitti. Her aya bir fotoğraf sınırlaması getirerek aşağıya yerleştiriyorum, isteyen tabağına alsın.


Aslında Aralık ayında çalışmaya başladım, fakat iş yerine fotoğraf makinası götürmek anca Ocak ayında aklıma geldi. Bu fotoğrafı yolda, otobüse binmeden hemen önce çektim. Ortadaki tabelasındaki "Airport Bus" yazısını ne zaman görsem bizim karikatür dergilerindeki fonta benzettiğimden gülümsüyorum. Benim için çevresindeki tüm griliği renklendiren, güzel bir detay.


Şubat ayında nihayet Institute of Contemporary Art'a yolumuz düştü. Aslında yolumuzun düşme sebebi Stephen Malkmus'un zevcesi Jessica Jackson Hutchins'in işlerini de görebilmekti, gördük. Bu arada binanın mimarisini İskandinav tarzına benzetip çok beğendiğimizden, akşama kadar çeşitli odacıklarında vakit geçirdik.


Serhan'ın bir bilim ödülüne layık görüldüğü haberi üzerine, ödülü gidip Stockholm'den almak için Mart ayında Washington'daki İsveç Büyükelçiliği'ni, ayrıca Senem ve Erhan'ı ziyaret ettik. Senem o sırada National Building Museum'da çalışıyordu, onun sayesinde aslında çıkmanın yasak olduğu bu kata çıktık.


Nisan ayında Zeynep ve Alper bizi ziyarete geldiler. Bu maceralı süreçte türlü manzaralı, uzun yürüyüşlü, heykelli, önemli binalı, öpüşmeli, koklaşmalı, gülüşmeli anlar yaşandı. Ziyaretin sonunda Alper Boston'a aşık oldu ve gelecek planlarını buraya yerleşmek üzerine kurmaya başladı.


Mayıs'ta baharın gelişini Stockholm'de kutladık adeta. Gözde'nin evinde misafir olarak kaldığımız on gün boyunca neleri özlediğimizin pek farkına varmadık. Yeterince tadını çıkarmamış olmanın acısı sonradan koydu.

Haziran'da ofiste sonradan bana bir tür kanser getireceğinden şüphem olmayan türde feci bir stresle boğuşuyordum. Bu güreşi kaybedince herhangi bir şeye karşı heves duymamaya başladım. İşte bu yüzden Haziran ayım fotoğrafsız geçti.


4 Temmuz'u kutlamak, daha doğrusu havai fişekleri seyretmek için epey manzaralı bir yer bulmamız bir saat sürdü. Fakat fişekler atılmaya başladıktan birkaç dakika sonra meteorolojinin de ön gördüğü korkunç bir sağanak yağmur başlayınca şovun gerisini neredeyse yüzerek vardığımız istasyonun camından izledik.


Ağustos ayında patronun hibe ettiği beyzbol maçı biletlerinden birine talip olmam sonucu Boston Red Sox'ı izlemeye gittik gittik. 45 dakika kadar ne olduğunu anlamaya çalıştık, sonrasını Serhan çözer gibi oldu, zaten 90. dakikada terkettik. Sonuna kadar bekledik sanılmasın; maç toplam 2.5 saat kadar sürmüş.


Mağazalarda bikini-mayo bile kalmayan Eylül'de senelik iznimizden kalan kırıntıları birleştirip yaz tatili için Miami Beach'e gittik. Plajda olmadığımız sıralarda dolanırken böyle şeker pembe, bebek mavisi, incikli boncuklu binalar gördüm ve bol bol fotoğraf çektim.


Ekim'de yaprakların sonbahar renklerine doğru kavrulmasını parkta izledik.


Kasım'da bir tarifin peşine düşüp ayı şeklinde kurabiyeler yaptım. Üstelik Popi bizim ayılarla uzaktan tanıdık çıktı ve hemen hoşbeş etmeye başladı. Ayıların aynı yakınlıkta davrandığını ise pek söyleyemeyeceğim.


2012'nin son günlerinde de senenin son fotoğraflarına konu olacak şekilde ilk gerçek ve kocaman çam ağacımızı süsledik ve üstümüzden geçip giden yıla son kez el salladık.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni yıla girerayak 4 - Yerli catfish operasyonu: Fulden Uras'ın gizemli aşk hayatı

Geçenlerde MTV'yi artık müzik televizyonu gibi davranmadığı için yermiş, kurulmasının baş sebebi 24 saat müzik videosu gösterilecek bir kanal yaratılması olduğu halde, müzik adına hiçbir şey yayınlamadıklarını söylemiştim. Lüzumsuz ayrıcalıklara sahip, şımarık, pornocu misali kalın frenç manikürlü, uzun takma tırnaklı ergen kızların "Son model jip isterim!" diye histerik şekilde ağladığı şovlarla, karavanın arka tarafındaki tuvalette çocuğunu doğuran fakir yavrucakların, hem durmadan ağlayan, mutsuz bebeklerine, hem eti gevşemiş göbekleriyle kendilerine babalık ve kocalık yapacak babayiğit aradıkları şovlar kol kola girmiş, MTV dejenere gençlik arası reklamla kesesini dolduruyor diyecek gibi de olmuştum hatta, ama üşendiğimden uzatmamıştım.

Dün sinemaya gitmişiz, Avrupa filmimizi seyretmişiz, uygarlığa, bisikletlere ve güzel ormanlara, turuncu boyalı evlere, güneşli bahçelere doymuşuz. Eve geldikten sonra da kumandaya bir heves saldırmışız, bağımlı gibi aynı diyara bizi götürecek bir şey arıyoruz. Netflix, Amazon, Hulu, bakıyorum, bir şey bulamıyorum, kumanda ihalesi de bende kalmış, öyle kanalları tuşa sert basarak beşer onar attırıyorum, sonra geri dönüyorum. Salıncak gibi, hop yüzüncü kanallara fırlıyor, sonra iki basamaklılara geri dönüyorum. O sırada MTV'nin civarından geçtim, kazara birkaç saniye takılı kaldım, sonra bir daha değiştiremedim zaten. Catfish isminde bir program "oynuyor", konulu. Ve dramlı. Sunucu çocuk ve birkaç arkadaşından oluşan dinamik yapım ekibi (o kadar dinamikler ki, kendi aralarındaki enseye tokat sohbetlerini, yastık savaşlarını, böyle programın kendisiyle alakasız detayları da kısa kısa ve ara ara izliyoruz) internetten tanışıp, karşılıklı hoşlaşıp, beğenişip, uyuyana kadar telefonda konuşup da hala görüşmemiş çiftlerin gizemini çözüyor/balonunu patlatıyorlar.

Malum, internetten başlayan romantik ilişkilerin kimisi, bir tarafın yanlış bilgilerle, başkalarının fotoğraflarını kullanarak, bir dizi yalan sonucu genleşirken, kendi gerçekliğini yaratıyor. Sonra, sunucu/yapımcı Nev'in de yaşadığı üzere (bu kısma az sonra geleceğiz), alternatif gerçeğin gerçek hayatla hiç kesişmediğinin öğrenildiği an geliyor, ve balon patlıyor. Her iki taraf da zarar görüyor bu yüzleşmeden: Kandıran, kandırıyor olsa da bir süre sonra hikayesinin gerçekliğine kendi de inanmaya başladığı için ve bu hikayenin üstü çizildiğinde karşısındakini artık sonsuza kadar kaybettiği için; kandırılan, küçük düşürüldüğü, salak yerine konduğu, aslında hiç varolmayan bir insana aşk duyduğu, uzaktan uzağa evlenme teklifleri ettiği, aşk itiraflarında bulunduğu, cinsel fantaziler duyduğu ve hayalleri suya düştüğü için.

Serinin birinci sezonunu ve Nev'in başına gelen olayı belgesel olarak kaydeden aynı adlı filmi izledikten sonra genellemeyi rahatça yapacağım: Neredeyse her vakada fazla kiloları, sivilceleri, medeni durumu, cinsiyeti veya medyanın dayattığının aksine Barbie bebeğe benzemediği gerekçesiyle bu erkekler/kadınlar bazen fotomodellerin, amatör fotoğrafçıların, sanatçıların fotoğraflarını kullanarak (hatta üç vakada izlediğim kadarıyla kadınlar erkek profilleri oluşturarak) aylarca, yıllarca tutkulu yazışmalar yapıyorlar. Kandırılan taraf ufacık da olsa bir şüphe duymaya başladığından Nev'e email atıp yardım istedikten sonra birkaç günlük bir sürece giriliyor, sonunda yalanlar ortaya çıkıyor, karşılıklı tanışılıyor ve gözyaşları şoklara karışıyor. (MTV'nin websitesinden bulduğum bir bölümde başkasından çaldığı fotoğrafla erkek profili oluşturan transgender bir birey, aylarca yazıştığı kızla karşılaştıktan sonra seride ilk kez mutlu son gerçekleşti, izleyiciler - ben! ben! - gözyaşlarına boğulurken, gençler bulduklarından memnun, sevgili oldular.)

Nev'in macerasını anlatan, şu anda kendi sunduğu bu televizyon yapımının türemesine yol açan ve abisiyle bir arkadaşı tarafından çekilen belgesel film "Catfish" de üç aşağı beş yukarı aynı yoldan gidiyor, pek çok tartışmalı farkla elbette: New York'ta fotoğrafçılık yapan Nev, gazetede yayınlanmış bir fotoğrafından esinlenerek yapılmış yağlıboya bir tablo işyerine gönderildiğinde çok şaşırıyor. Resmi yapanın sekiz yaşındaki dâhi çocuk Abby olduğunu öğrenince Abby'yi motive etmek için ona tablosu yapılabilecek yeni fotoğraflarını emaille yollamaya başlıyor. Yeni tablolar ofis duvarında birikedursun, Nev, Abby'ye abilik etmeye Facebook'ta da devam ediyor. Bu esnada tabloların kargo işleri dolayısıyla annesi Angela ile de Nev zaman zaman telefonda konuştuğundan, onunla da Facebook'ta ekleşiyor. Sonra sahneye 19 yaşındaki bakire ve güzel abla Megan giriyor; Facebook'tan ikisi ekleşiyor, Nev'in antenleri işte bu sefer başka bir sebeple havaya dikiliyor. Fotoğraflardan gördüğü kadarıyla beğenip, mesajlaşmaları sonucu aşık olduğu bu genç kızın uğruna ve bir dans festivalinin fotoğraflarını çekmek bahanesiyle Abby'nin memleketi Michigan yakınlarına gidecek Nev, fırsat bu fırsat sanal damadı olduğu aileyi ziyaret etmek istiyor. Adrese gittiğinde onu büyük bir dram bekliyor: Şizofren evkadını Angela, iki spastik üvey oğlu, ekrandan bile anlaşılacak kadar zeka eksikliği olan kocası ve tabloları yaptığını iddia ettiği Abby isminde sekiz yaşında kızıyla zorluk dolu bir hayat sürerken bir yandan yağlıboya tablolar yapmaktadır. Çeşitli profillerden çaldığı fotoğraflarla Facebook'ta Megan dâhil bir düzine karakter oluşturur ve bunları Nev'e duyduğu platonik aşkı sürdürebilmek için, onun gözünde Megan'ı daha gerçekçi kılabilmek için yapar. İki cep telefonunun birinden kendisi, diğerinden kızı Megan olarak konuşarak aylarca Nev'i idare eder. Megan karakterine bürünmüş Angela'nın kendi ses kaydı olarak gönderdiği kayıtların ünlü sanatçıların kayıtlarından çalma çırpma olduğunu anlayan Nev, işi inada bindirir ve Megan maskaralığı bu genç adam bir gün arkadaşlarıyla eşikte bitene dek sürer.

Televizyon serisiyle sorunumuz yok; zira Nev'den yardım isteyenler kimi zaman gettonun göbeğinde oturan, teknolojiden pek çakmayan ve Google Images hizmetinden, Google'da doğru kelimelerle ararsan bir insana dair çoğu detayın önüne düştüğünden bihaber garibanlar: Küçük şehir insanları, çocuk-anneler, striptizciler, son umudunu internetten birini bulmaya adamış asosyaller vs. Bu yüzden onlara ne anlatıldıysa inanmışlar, kontrol etmeyi akıllarından zaten geçirmemişler ve Nev'in onlara beş dakikalık bir araştırmayla söyleyemeyeceği şey yok. Fakat belgesel bir film olduğu iddia edilen Catfish ile ilgili eleştiri çok. Şöyle ki; böyle okumuş, yazmış, donanımlı, internet üzerinde ters takla atacak, New Yorklu, dünyanın poposuna parmağını sokmuş bir insanın Michigan'nı köyünden şizofren bir evkadınının anlattıklarına inanıyor olması ve ne tesadüf ki bu işin henüz şüphe uyandırmadığı sıralardan itibaren gelişmelerin filme çekiliyor olması inandırıcılığı çoğusu için yitirmiş. Her durumda sonradan yaptıklarını gözyaşları içinde itiraf edecek Angela, bu çokbilmiş şehir oğlanları tarafından kurban seçilmiş gibi görünüyor. Sonuçta hayatını bu küçük kasabadan hiç ayrılmadan geçiren orta yaşlı bir kadının, eğitimi, oturuş kalkışıyla sınıfını çok güzel belli eden bu adama sunacağı hayatlar ne kadar çeşitliydi? Nev, kokusunu aldığı başarısız bir oyunu bilerek sürdürüp, yalancıktan inanıyormuş gibi yapıp ondan bir dram mı yarattı?

Aman, neyse ne. Şimdi bunları bir kenara bırakalım da, bizim yakaya gelelim.

Beş sene kadar önce Fulden Uras'ın en acı şekilde deneyimlediği bir catfish vakası gerçekleşmişti, bilen bilir. Videosuna sponsor ararken (hikayenin şurası da bir o kadar acıklı ya, kendine klip çekemeyecek kadar çulsuz, yapımcısız, kısaca ünsüz ünlü olma hali) internetten tanıştığı, telefonda konuşarak aşık olduğu, şu an bulamadığım bir röportajda anlattığı üzere uyurken bile karşılıklı telefonu kapatmadıkları bir duygu seli yaşadığı bu adam, her gün Uras'a yüzlerce gül gönderiyor, her fırsatta evlenme teklif ediyordu. Doğuda bir aşiretten olduğunu ve ailesinin sanatçı gelin istemediğini, bu yüzden kendisiyle tanışmaya, görüşmeye gelemediğini söyleyen adama inanan Uras, körü körüne bu işe daha da tutunup etrafta "Evleniyorum!" demeçleri veriyordu. Bu uğurda tek başına bir kına gecesi bile organize edip düğün tarihi (her nasılsa) aldı, fakat kına gecesinde arkadaşlarıyla dans ederken aldığı bir telefonla ertesi gün damadın düğüne gelemeyeceğini öğrenip yıkıldı. Sonradan kimi internet sitesi damadın kadın olduğunu, asıl bu yüzden ortaya çıkamadığını açıkladıysa da işin aslını ne ben, ne siz, hatta FUras bile asla öğrenemeyecek sanırım.

Bu arada sanal kandırıkçılığın adı neden "catfish" oluyormuş diyenlere, belgeselin sonunda Angela'nın kocası yarım aklıyla şu hikayeyi anlatıyor, oradan geliyor:

"They used to tank cod from Alaska all the way to China. They’d keep them in vats in the ship. By the time the codfish reached China the flesh was mush and tasteless. So this guy came up with this idea that if you put these cods in these big vats, put some catfish in with them. And the catfish would keep the cod agile. And there are those people who are catfish in life. And they keep you on your toes, they keep you guessin’ they keep you thinkin’ they keep you fresh. And I thank god for the catfish, because we would be dull and boring if we didn’t have somebody nipping at our fin."

Yarım akılla da olsa, ağızdan çıkınca tam tartan bir söz. Tabii bu adam olan biteni hiç bilmediği için ne bağlamda söylediğini ayrıca ve hep merak edeceğim.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Wicked ki ne biçim

İki önceki yazımda Amerika'da tanıştığımız Türklere hazır giydirmişken ve tam konu oraya gelmişken, biraz da madalyonun öbür yüzünden bahsedelim ve güzel insanlar tanımış olmanın mutluluğuyla rahatlayalım:

Önceden istisnai hoşsohbetliklerini, candanlıklarını, hatta Washington'da evlerinde kaldığımızı ballandıra ballandıra anlattığım Senem-Erhan çiftini hatırlar(mı)sınız(?). İşte, geçtiğimiz ay Şükran Günü vesilesiyle toplanıp iki günlüğüne Albany'deki yeni evlerinde onları ziyarete gittik ve takip eden günlerde bizi gül gibi ağırlayan Senem sayesinde şöminenin önünde kısık ateşte pişerken bir yandan semirdik. Gecenin körüne kadar abur cubur, taze demlenmiş çay ve 90'lar playlistim eşliğinde kağıt da oynadık, buralarda ilanını çokça gördüğüm müzikal Wicked'i de (Proctor's'ta) seyrettik. Hem kendi kültürümüzü yaşadık, hem muasır medeniyet seviyesini yani. Ama konuyu çok dağıtmayacağım, Proctor's'ta, Wicked'in fuayesinde kalalım müsaadenizle.

Bir sebeple tiyatronun içindeki hediyelik eşya standların arasında dolandığımız sırada yakası açık bluzlarından esnemiş, renkli sütyen askıları görünen, ağzı burnu terden ıpıslak, derisi gergin ve parlak, saç dipleri yağlı iki ergen kızın, standın üstüne çıkmış, tüm fırlamalığıyla oyuncuların imzaladığı posteri falanca dernek hayrına yüz küsür dolara satmaya çalışan çocuğa doyurulamaz iştahla bakışını gördüm. Sadece "gördüm" deyip geçmek küçümsemek olur, o an o iştaha kalınca bir kancayla asıldım kaldım. Zaman tüneli beni içine çekip yuttu sanki; tükürüp yere fırlattığında 14 yaşında, Ören'de teyzemin yazlığına çok yakın bir otelin barında, Limon Bar'da, iki birayla sarhoş olmuş genç başımı Tuğçe'nin omuzuna yaslamıştım. Otel binasının taşlık yola bakan, manzarasız tarafında, üstü camla kapatılmış sera benzeri dar bölmeye kurulmuş barda, güneşte kalmaktan morarmış geçkin Alman çift haricinde sadece ikimiz vardık. Bu yüzden bizden birkaç adım uzakta durup kim fotoğrafımızı çekti hatırlamıyorum, ama o fotoğraf hala evde, eski bir ayakkabı kutusunun içinde, sararmış yapraklı, orta yerine adımın yerleştirildiği kalplerle süslenmiş çocukluk aşkı mektuplarının yanında durur. Gözlerim kapalı, erkek traşı kesilmiş ve jöleyle saçları dikilmiş başımı arkaya atmışım. Tuğçe de ayrı sarhoş. Benim gibi kendinden geçmemiş de, gözlerini sarhoş olmadığını kanıtlamak istercesine koca koca açarak zar zor, adeta okul kapısının arkasına kırmızı örtü asıp önünde öğretmen not defterleri için fotoğraf çektikleri zamanki gibi yapmacık bir temiz çocuk ifadesiyle gülümsemiş. Bu serinin devamı, balkonda konken oynayan annemler görmesin diye kıyıya çekilmiş eski bir sandalın arkasına uzanıp sigara içtikten sonra ahşap şezlonglara uzanıp gözlerimi kapatarak, güneşte fazla kalmaktan kararmış parmaklarımla yaptığım barış işaretinin flaşla yıkandığı ve merdivenlerde sokak köpeğine sarıldığımız fotoğraflarla devam ediyor. O tatil hep öyle. Yağmurlu akşamüstlerinde bile sevgiliye kavuşur gibi hevesle denize koşuyoruz, her gün turşumuz kurulana kadar suda kalıyoruz, derimiz gerginlikten yırtılana kadar güneşleniyoruz, hayalini kurduğumuz erkeklerden uzun uzun bahsediyoruz, birbirimize sırtımızı dönüp defterlere hızlı hızlı yazılar yazıyoruz, müzik gruplarını aramızda bölüştürüyoruz, vücudumuzun bir parçasıymış gibi kulaklıklarımızı hep üstümüzde taşıyoruz, dünyanın en yaz(l)ık şarkılarını her gece tekrar tekrar çalan grupları izlemeye yaz(l)ık barlara gidiyoruz, yanımıza oturan, sigaramızı yakan insanlarla tanışıyoruz, istifimizi ve façamızı bozmadan aşık olmaya çabalıyoruz, daha neler neler. İşte bu Limon bar, yazlık günleri boyunca gittiğimiz barlardan en kompaktı Limon bar, gündüzleri Rose çay bahçesinde (sonradan club oldu) tavla oynayan, havuza kıçüstü bombalama atlayan, plajda mısır yiyip dişlerinin arasında kalanları kumlu tırnaklarla çıkarmaya çabalayan, bir yandan kitaplardan öğrendiği acılara kendi deneyimiymişçesine içlenen iki yarı-çocuk-yarı-ergeni iştahlandırıyor. Çünkü barda her akşam akustik gitarıyla genç bir çocuk çalıyor. Biz de o çocuğa yanığız. Diyelim. Ucundan. Her gün gidiyorsak boşuna değil. Gündüz havuzda yüzer veya bilardo oynarken tedirginliğimiz ondan. Ya çıkıverirse şuradaki kapıdan? O ihtimal, o çocuğun bizi görme ihtimali, hatta aslında o da değil, o çocuğun bizi, bizim onu gördüğümüz gibi görmesi ihtimali var ya... İşte o yakıyor, güneş filan değil. Çok değil, bir yaz sonra kimi taş yerine oturmuş, hayallerin büyük kısmı yarım yamalak da olsa yaşanmış olacak, ama o an sabır yok. O an sadece o an var, hep o an var. Bir saniye sonrası bile çok, çok geç.

Fuayedeki kızların gözünden fışkıran şeyi, bir sebzenin hücrelerine yerleştirsen tazelikten çıtırdar. Ortadan kırmaya yeltenince tazelikten, tazeliğini utanmazca yaşamaktan çatırt diye parçalanırcasına kükreyerek ikiye ayrılan sebzeler vardır ya, yeşil fasulye mesela. İşte, tazelik o boyuttaydı. Ben o kızların gözünde kükreyen yeşil fasulyeyi gördüm.

İnsan belli yaşa kadar gözlemliyor var ya, sonrası hep otomatik pilot. Sonrası hep teyit. Dedemin dediği gibi: Yaşlılık bir bok değil.

21 Ekim 2012 Pazar

Güzel şeyler

Miami fotoşları sözünü vermiştim, sözüm söz. Yalnız öyle yüzlerce fotoğraf ekranda küçük kutular şeklinde üst üste dururken biraz eziyet gibi geliyor seçip buraya yerleştirmek. Hem kaçını, nasıl bir sırayla, hangi temaya göre (önce bina fotoğrafları mı, deniz-güneş mi, sokak mı) yerleştirmeli, onu da kestiremiyorum. Ben kestiresiye dün çektiğim fotoğrafları taze taze koyayım, ayağım alışır.


Sonbaharda Boston güzel görünüyor sahiden. Ama hep böyle gitmeyecek tabii.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Uyuyayazmak

İsveç'teki evde "şark köşesi" adını verdiğim, oturma odamızın uzak köşesinde, üstüne oturunca tüm odayı kuş bakışı gördüğümü hayal ettiğim bir koltuğum vardı. Gece Serhan uyuduktan sonra yataktan sessizce kalkar, parmak uçlarıma basarak oturma odasına gelir, kucağıma laptopı alır, şark köşesinin başucundaki abajuru yakıp sabaha kadar bir şeyler yazardım. Bu evde, belki psikolojik olarak henüz kendimi buralara ait hissetmediğim için, öyle bir köşem yok. Yazmak istediğimde oturduğum en rahat koltuk maalesef odayı ikiye kesen bir açıyla karşı duvara bakıyor, ayağımı bir sandalye çekip uzatmak istesem televizyon seyreden Serhan'ın önünü kapamış oluyorum. Halbuki İsveç'te aynı odanın içinde iki kısım varmış gibi, o kendi işini yaparken ben hiç ortalığı karıştırmadan köşeme çekilebiliyordum. Şimdiki evimizde genellikle yatak odasına geçiyorum ve pozisyonumdan pek memnun olmadan iki büklüm veya yatarak yazıyorum. Bu gece ilk kez tıpkı İsveç'teki gibi kalkıp yataktan salona geldim. İki ayrı abajuru yakarak koltuğa oturdum. Oturmadan evvel koltuğun önüne çektiğim sandalyenin üstüne bacaklarımı uzattım. Bakalım burada şark köşesi formülü tutacak mı? Bakalım kendimi yeterince deşarj edebilecek miyim? Neden, çünkü az önce, farkında olmadan sürekli iş hakkında düşündüğümü fark etmemi takiben ufak bir hesap yaptım: 35 saatlik (artı haftada 5 saat öğle yemeği molasını da eklersek 40, yolda geçen saatlerimi de katarsak 50) haftaiçi koşturmacası ve iş stresini haftanın bana kalması gereken saatlerine de yaymış durumdayım. Hatta öyle bir şey ki, haftaya gideceğimiz denizli-güneşli enfes tatilde bile içten içe iş stresi yapacağımı şimdiden görebiliyorum ve bunu durdurmam gerektiğini biliyorum. İncecik bir kağıdın üstüne mürekkep damlattıktan sonra o küçük noktanın giderek genişleyip beyaza tecavüzünü izlemek gibi, sonu yok bu yayılmanın. Kağıt ne kadar müsaade ederse, mürekkep o son beyaz noktaya kadar gidecek ve hatta bir yerden sonra beyazlığı absürd kılacak. Stres de aynı şekilde beni tüketip, varoluş sebebimi anlamsız kılana dek beni köşeye sıkıştıracak. Aynen öyle yapacak. Zaten dünyanın derdi ve günlük dertler insanı çok yoruyor, bir de elle tutulan, gözle görülen ve cep dolduran bir iş yapınca, onun stresi bunların duygusallığının ötesinde bir aciliyetle can sıkıyor. Stresle baş edebilmek için haftada beş gün spor salonuna sığınmaya başladım, ama bu sefer yazma faaliyetim ve diğer faaliyetlerim sekteye uğruyor. Günlerim stresin kaynağı olan işe gitmek ve o kaynağı kurutmak için yaptığım türlü sporların ardından çöken fiziksel rahatlama ve yorgunlukla alelacele banyo yapıp kurumamış saçlarımı atkuyruğuna toplayarak bir an önce sıkıntılı bir uykuya yatmakla geçiyor. Pazartesi günü Salı'yı, Salı günü Perşembe'yi bekliyor, Perşembe ne olur Cuma'nın gelmemesini ve böylece haftasonunun lütfen hiç bitmemesini istiyorum. Haftasonu gelince de Cumartesi sabahından bir hüzün çöküyor bana; Pazartesi yapılacak işlerin stresinin yanık kokusu daha Cumartesi'nin tertemiz, el değmemiş, güpgüneşli gününde burnuma geliyor. Hemen yakın arkadaşlarımdan biri olan Tolga'nın bundan on sene önceki sıkıntılarını hatırlıyorum: Cumartesi akşamüstüsü sabırsızlıkla eğlenmeyi bekleyen neşeli adam, gece sabaha bağlanır ve biz Bambi'de döner yerken bir anda korkunç mutsuz, sevimsiz bir insana dönüşür, sarhoş kafayla sığındığımız evinden Pazar sabahı bizi bir an önce postalayıp panjurları kapatarak hüzne gömülürdü. Gördüğüm en dramatik Pazartesi sendromuydu bu, kesinlikle anlam veremiyordum. Çünkü haftanın her günü aynı güzel şeyleri yapan bir üniversite öğrencisiydim. Haliyle Tolga'nın şu tepkisi, ertesi gün gidileceği için ölümüne streslenilen bir ofis, konsept olarak, benim aklıma yatmıyordu. Halbuki şimdi hakikaten bazen Pazar günleri panjurları, jaluziyi sıkı sıkı kapatıp yatağın üstüne yüzüstü uzanıp uzun uzun iç çekerek üzülmek geliyor. Yani hafta benim için Pazar gününden başlamış sayılıyor ve Pazar günkü mesaim için para bile almıyorum.

İşte bu yüzden birkaç hafta önce otobüs ofis binasının önüne gelmeden hemen önce bu yılların benim için şu otobüse binip adeta raylı bir hat üzerinde gidip gelmekten ibaret olmaması için daha da çaba göstermem gerektiğine kesin karar verdim. İşi bırakamayacağıma göre (elbette), işi madem özel hayatıma taşıyorum, o halde özel hayatımı da işe taşımam lazım ki bu dengelensin, dedim. Böylece sabahları işe gelene kadar iş haricinde her şeyi düşünüp, işe geldikten sonra da her fırsatta bu düşüncelere aklımda geniş geniş yer veriyorum. Elimi korkak alıştırmayayım diye arada Google Documents açıp not da alıyorum. O mürekkep lekesini kağıttan mümkün derecede temizlemek ümidiyle.

Bu yazı da aynı ümide hizmet etmesi için, kendime sözümü belgelemek için yazıldı.

Şimdi uyuyayım da, yarın Pazar enseme yapışmadan onu mat edeyim.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Tersonun raconu

Seçmene iki şıktan başka bir şey sunmayan Amerikan seçim sisteminin kavruk bir hayalkırıklığına dönüşmüş Obama'nın karşısına nihai rakip diye çıkardığı içi bomboş dev kafalı Romney'nin seçim kampanyasında gaflarını tipekslesin, cahilliğinin üstüne polar battaniye örtsün, arta kalan vakitlerde de eğer kazara başkan seçilirse kendisine yardımcı olsun diye aldığı bir oğlan var; Paul Ryan. Genç İş Adamları Derneği Yıllık Toplantısı'ndan çıktığı gibi siyasi hayata atılmışçasına tazecik duran bu genç hakkında buraya Wikipedia sayfasından okuyup bir şeyler çevirebilirdim, ama işin açıkçası hiç içimden gelmiyor. Hem zaten Wikipedia sayfasının alelacele kerelerce güncellenmesine (güncelleme sebebi lise yıllığında lakabının "brown noser" -kibarca popo yalayıcının İngilizcesi imiş- olduğundan bir bahsedilip bir silinmesi) bakılırsa, ona da güvenemeyeceğiz. Zaten Cumhuriyetçilerin çıkardığı adayın adayı olmasından dolayı öyle detaylı bir incelemeyi de zannımca hak etmiyor. Fakat, Cuma günü bir haber okudum ki, herhalde yanlarımdan birkaç kilo kaybetmişimdir o iç erimesiyle.

Ryan, "cumhuriyet" kelimesininTürkiye'de çağrıştırdığı tüm modernlik-iyilik-güzelliğin aksine, Amerikan Cumhuriyetçilerinin, yani eski kafalıların arasına katılmanın verdiği ezikliği biraz olsun örtebilmek, "ben de bir zamanlar havalıydım, o kadar da ölmedik" diyebilmek için, çıkıp en sevdiği gruplardan birinin Rage Against the Machine olduğunu söylüyor. Bir de, olur da bu sözü bumerang gibi yüzüne çarpar diye, (bunun kaynağını bir türlü bulamadım ama) "müziğini seviyorum ama, sözleri bana pek hitap etmiyor" diye de ekliyor. [Burada dev bir parantez açayım; Rage Against the Machine vaktiyle, ben gençken çok moda olan, gitarlı ve sert bir rap/rock türü yapan (kategorizasyonda beceriksizim, kusuruma bakmayın. Dört-beş kelimelik RATM müzik janr tavsiyelerinizi yorum olarak yazının altına bekliyorum), emeği, emekçiyi öven kardeşlerimizdi. Bu grubu maalesef zamanında dinlemedim, sadece kulak misafiri oldum, zira dilim dilim ayrılmıştık farklı türlere. RATM'i dinleyen kızlar ekseriyetle saçları kıvırcık ve kabarık, uzun batik etekler ve siyah askılı bluzlar giyen, ağır göz makyajları yapan ve Akmar Pasajı merdivenlerinde sevgilileriyle oturup kutu bira içen kızlardı. Metal geçmişim falan da olmadığından belki, ÖSS'den bir hafta önce moral motivasyon sağlaması için salon duvarımıza astığım posterde inanılmaz biçimli ve çıplak üst bedeniyle mikrofona yüklenmiş Jonathan Davis'in başını çektiği Korn kadar bile samimiyetim yoktu RATM ile. Hoş, Korn'la da. ("Peki yavrum sen ne modeldin? diyenlere: Çok sevdiğim Pavement sebebiyle Matador plak şirketini yakın takipte, Perşembe geceleri beni uykusuz bırakan Alternative Nation'da duyduğum ne varsa hevesle dial-up bağlantım üzerinden indirmekte, Sonic Youth'un ışığında ilerlemekte olan, önceki yıllarda da her türlü Riot Grrrl grubunu hatmederek bu türe dair üstün hizmet ödülümü almış bir çıtırdım.) Yine bir anıyı araya sıkıştırayım; üniversiteye ilk başladığım günlerde sonradan derslerin kendisinden bile daha öğretici olacak "kantin" kavramıyla henüz tanışmış ve onbeş kişilik gruplar halinde bir yuvarlak masanın etrafında toplanıp sigara içerek ona buna laf yetiştirmeyi marifet sandığımız günlerde, sonradan çok samimi olacağım iki insan Hilal ve Mehmet ile RATM sohbeti ettiğimizi ve haklarında "Büyük müzik şirketi sponsorluğunda sözde solculuk etmeleri ne biçim" diye ağır laflar ettiğimi çok net hatırlıyorum. Heyhat, bundan 12 sene sonra o zamanlar ettiğim lafların derlenip toplanıp şu başlık altında toplandığını gördüm ve pek sevindim. RATM'in "bir isyan yapılacaksa bile sisteme, buyur genç, yapılmışı var. Sistem isyanını da bizden al" diye süpermarketlerde satılmasına vaktiyle itirazımı ileriye sürdüm, sürmeyenleriniz düşünsün gerisini.Olayın üstünden bir gün geçiyor-geçmiyor ki RATM gitaristi Tom Morello Ryan'ı itin şeyine sokup çıkarıyor. Rolling Stone'a yazdığı bir yazıda Morello, Ryan'ın eski grubunu sevmesini Charles Manson'ın Beatles sevmesine benzetip, grubunun ismine atıfla aynen şöyle diyor:
Don't mistake me, I clearly see that Ryan has a whole lotta "rage" in him: A rage against women, a rage against immigrants, a rage against workers, a rage against gays, a rage against the poor, a rage against the environment. Basically the only thing he's not raging against is the privileged elite he's groveling in front of for campaign contributions.
Tuşe dostum, tuşe.

Yaşlı köşeci gibi bitireyim şimdi: 2009 yılındaki bir yazımda bahsettiğim gibi, Özel Alaman Lisesi çıkışlı, (eski?) solistinin çok net hatırladığım bir röpünde "ilk albümümüzü babam kolilerce alıp iftiharla arkadaşlarına dağıttı" buyurduğu Mor ve Ötesi'nin emperyalik Kokokolo'ya terso çekmek için festival teklifini reddedip aynı firmanın portakallı gazozu Fanta üzerinden düzenlenen Genşlik Festivali'ne düzenli olarak çıktığı bir ülkede doğduğumuz ve politik eylemlerimiz yürüyüp yürüyüp dağılmak, bir yandan da Facebook'ta karikatür paylaşıp altına "Tayyip var ya" diye başlayan cümleler kurmaktan ibaret olduğu için (Denden kültürü ve edebiyatı) bu tür lafını esirgememeler tabii bizim pop(om)rakçılara iki beden bol. Popomuz büyük olsa da çok şükür karakterimiz sıfır beden. Ondan böyle ani tersolar zaten üstümüzde durmazdı.

Not: Yazının ilk paragrafında bir yerlerde Ryan'ın benden sekiz yaş büyük olduğunu yazmış idim de, 82'den 70 çıkarıp sekiz sonucunu bulduğumu henüz fark ettim. O kadar yaşlı değilmişim, ya da adam o kadar da genç değimiş yani.  Bazen böyle düzeltmeleri yayınladıktan sonra yapıyorum, umarım readerınıza aynı yazının elli versiyonu düşmüyordur.

29 Temmuz 2012 Pazar

Cem Özer'le ilgili

bir yazı yazacaktım. Geçen haftalarda bunun için, bu adamın yazık olmuş hayatı için, bir türlü yerini bulamazlığı ama kendinden de bir türlü ümidi kesmeyişiyle ilgili tüm düşüncelerimi döküp saçmak için tüm imkanlarımı seferber edip işe koyuldum. Fakat Cem Özer'in bahtsızlığı öyle ileri bir boyuttaymış ki, düşün, benim yazının bile sonu gelmedi. Elimde anlamsız bir fotoğraf yığını kaldı sadece.


Bu fotoğraftan lafı nereye getirecektim asıl; İstanbul'daki tembel yazları çok özlüyorum bazen. Sadece İstanbul'u veya yazları değil de, geride kalan, kaybettiğim her şeyi tüm yoğunluğuyla hep özlüyorum. Hemen önümdeymiş gibi gözümde canlandırıyorum ve bir anlık seviniyorum. Sonra gözlerimi gerçek dünyaya açıyorum ve kendimi yine bu çamurun içinde, Boston'da, dünyanın en kaba, en çirkin, en sevimsiz insanları arasında buluyorum. 

Buradan kurtulacağımızı, er geç kurtulacağımızı biliyorum. Sadece o zamana kadar kendimi nasıl oyalayacağımı kestiremiyorum.

23 Mart 2012 Cuma

Yıldız Tilbe'yle aktarmasız Washington

Mayıs'taki İsveç gezimiz için (böyle ciddi bloglar var, oturup nedensellik bağının düğümlerini çöze çöze, okuyucuya hiç da fifisinde olmayan bilgileri duru bir Türkçe kullanarak anlatıyor ya. Emekli öğretmen blogu gibi çok afedersün) (buradan annem dahil tüm emekli öğretmenlerimizi tenzih ediyorum, böylece kastettiğim grubu boş küme haline getirdim ve kendimle çelişmekteyim) (bak bu da bir amele ağzı. Çelişiyorum, demiyor da hanzo, "çelişmekteyim", "üzülmekteyim", "gelmekteyim", "görmekteyim" diye kendine uzaktan mı bakıyor, ne yapıyorsa artık) vizeye başvurmamız icap ediyordu, başvurulacak kurum (İsveç Büyükelçiliği) da taa Washington'daydı. O vesileyle geçen Perşembe mini bir bavul toplayıp haftasonunu geçirmek üzere Washington'a gittik.
Bunların tümünden önce, henüz İsveç'te yaşar iken günlerden 24 Haziran 2009 günü bu bloga çok sevdiğim Yıldız Tilbe'yle ilgili "Arıza gönüllerin kraliçesi: Yıldız Tilbe" başlıklı bir yazı yazdım. Bu yazıyı birileri görüp, Ekşisözlük'te link verdi, o linki seneler sonra Boston'da yaşayan bir Senem okudu ve blogun son günlerine baktığında Boston'a taşındığımı öğrenerek bana geçtiğimiz yaz bir mail attı. Fakat şanssızlık işte, ben o maili aldığımda İstanbul'daydım. İşsizlikten bunalmış, kuzen düğünü vesilesiyle yarı açık cezaevi Boston'dan kaçmış, kendimi annemin kucağına atmıştım. Maile çok şaşırdım, hem de sevindim. Arada bir blogdan beni görüp tanıyan birilerinden böyle sürprizli mail alırım. Hele Tipoftheday'e iletişim bilgisi yazdığımdan beri daha da sık oluyor bu durum, fakat Senem'inki öyle değil. Senem doğrudan Elmoşdiyorki'den beni bulmuş. Yani icabında alayına gittiğimi, kafamı ne kadar eften püften iş varsa onlara bir bir taktığımı, ilk fırsatta sağa sola veryansın ettiğimi iyi biliyor. Tipoftheday'in mümkün mertebe benden arınmış steril bir takım yazılarına kanıp, beni bambaşka biri falan sanmıyor. İyisiyle kötüsüyle, hastalıkta sağlıkta beni sevmiş ki zahmet edip yazmış.

Konuya dönersek; Türkiye'den Boston'a döndüğümde Senem ve eşi Erhan'la tanış olduk, bir akşam yemek yedik. Bir de öğrendik ki Washington'a taşınıyorlarmış, Boston'da günleri sayılıymış. Tam da Boston'da insan gibi insan bulduğumuz için sevinirken içimizde yeşeren umutlar soldu. Kendilerine belli etmedik, mümkün mertebe vakur durduk ama birkaç hafta içerisinde çok üzülerek onları Washington'a uğurladık.

Haa, şimdi geldik mi Washington'a geri? Daha doğrusu henüz Washington hava sahasına girmediğimiz bir anda, iş çıkışı koştur koştur yetiştiğimiz uçaktayken, hormonlu bir erken-haftasonu tatili neşesiyle hostesten istediğim birayı içemeden olduğu gibi üstüme döktüm, böylece eteğimle hırkam mahvoldu. Uçak indiğinde tuvalette üstümü başımı değiştirmek zorunda kaldığım için işler uzadı. İşler uzadıkça binmemiz icap eden ve sadece belli saatlerde kalkan bir otobüsü kaçırdık. Dolayısıyla kulağımızı tersten gösterip saçmasapan bir köşesinden Washington'a epey geç bir saatte vardık. Neyse ki şehre epey uzak otursalar da Senem ve Erhan bizi makul bir metro durağından aldılar, cennet yuvalarına götürdüler. Sonraki günlerde de bir güzel gezdirdiler. Elçilikle randevumuz olan o ılık ve yağmurlu günde bile ayağımız yettiğince Washington'ı arşınladık, meşhur bir Akdeniz restoranında kaşla göz arasında İspanyol şefin elinden hünkârbeğendi bile yedik. Sonuç itibariyle; Stockholm'ü Washington'la çok fena aldattım. 2008 baharında Stockholm'e aşık olmuştum, bu aşk Boston'a taşınmamız sonrasında bile bir türlü küllenmemişti. Fakat, kader işte, geçen haftasonu İsveç'le vuslatımız için gittiğimiz Washington'a delice aşık oldum, ve her buluşmamızda onun evlenmek istediğim şehir olduğuna iyice inandım.

Ben size söyleyeyim, bir seneye kalmadan düğünü yaparız.

Rica ediyorum beni her gittiği yerde sadece bina fotoğrafı çeken biri olarak görmeyin. Çektiğim yüzlerce fotoğraf ayrı ayrı hüsran oldu, anca binaları çektiğim fotoğraflar gerçekteki güzelliğin yanından az da olsa geçiyor. Diğerleri hepten soluk kalıyor aslının yanında.

Bu da Washington kadrosu, fotoğraflarını koymasam olmaz.

Yukarıdan aşağıya sırayla: Senem, Erhan, Serhan (ve kedi Rosa), Elmoş.

Ya, işte böyle Yıldızcığım, şarkılarının fonunda nice aşıklar barıştı, nice ayrılıklar yürek dağladı, şimdi de sayende Washington'a davullu zurnalı düğün edeceğim. Baharda açmış kiraz çiçekleriyle bembeyaz, kar beyaz, etekleri de uçuk pembe elbisesinin beline altın kemer takacağım, kollarına Trabzon burma. Konukların kumaş peçetelerine terini silerek türkü okuyan bir de adam çıkaracağım düğünümüzde sahneye.

Şaka şaka, Washington'a düğünlerin en sosyetiği, hemen ertesi günü de Santorini'de balayı. Bak, şuraya yazıyorum.

22 Mart 2012 Perşembe

Aşk olsun

Ortaokulda ve lisede sabah okula giderken, gün içerisinde güneşin açıp, ortalığın iyiden iyiye ısınacağını biliyorsak incecik giyinirdik. Apartman önünde servis beklediğimiz veya okula doğru yürüdüğümüz sırada saat henüz erken diye ısınmamış hava ilk başta hafifçe ürpertirdi insanı. Lisenin gri etekle beraber üniforma olarak seçtiği çiş sarısı gömlekler serinlikle birleşip, ıslanmış gibi üşütürdü kollarımızı her değdiğinde. Ama ince giyinmenin havası bambaşkadır yine de; sokakta ayaza karşı ince de olsa bir ceket, trençkot giymişlere yukarıdan baktırır. Bir övünme vardır; "Sıcak olacağını öngörebildiğim için şimdiden kendi iyiliğimi, terlememem gerektiğini düşünüp incecik giyindim, ya siz?" der gibi afra tafra kestirir.

Bir de bu durumun tam tersi vardır, ki lüzumsuzca tedbirli bir annenin çocuğu olarak liseye gelene kadar maalesef onu tecrübe ettim: Her zaman herkesten daha çok giyinen insan olmak. Bacaklardan ter süzülecek kadar sıcakken, külotlu çorap giymek. Bir tek gömlek yeterliyken, üstte fazladan süveter. Ayakkabı doğrudan külotlu çorapla giyilemiyor diye, arada bir kat da soket çorap. Belki bir de ince ceket. Şimdi evden çıkma anını ileri sarıp, okuldan çıkma anına gelelim ve ellerime kollarıma şöyle bir bakalım: Onca yük, ter, kan, bir de omuzda koca çanta. Ne acı, değil mi? Şu tabloya bakarken bile gözlerim yanıyor. Üstelik bugün seneler sonra bu durumu tekrar, en acı haliyle, bizzat yaşadım. Ve gördüm ki Amerika'da her kızın dolabında kuş sesiyle aktive olan çiçekli mi çiçekli, efil efil bir elbiseler ve palet ayakları için parmak arası terlikler var. Ve havanın otuz dereceye vurduğu böyle bir günde, hastalıktan sümüklerim burnumdan gözyaşı akışkanlığında süzülüp duruyorken, aldığım ilaçlar yüzünden olduğu sinüslerime sıkıştıkları zaman da doğrudan gözümden gözyaşı olarak akıyorken, külotlu çorabım, ince trençkotum ve hastalık sebebiyle iki gündür yıkanmamış saçlarımla bana, çiçekli elbiseli, pörtlek gözlü Amerikan kızlarını, onların o çorapsız, özgür bacaklarını ve şampuan kokan ıslak saçlarının dalgalanışını seyretmek düşüyor.

8 Mart 2012 Perşembe

T


Sabah dalgın gözlerle ne gördüğümüzün ayrımına varmaksızın, sürüklenerek, gelen vasıtaya önce binmek için itişerek (önce binip ofise önceden varıp ne yapacaksın, hıyar - herhalde erken gidersem erken çilem dolar diye düşünüyor adamcağız), otobüslerde ve trenlerde ayakta ve oturarak, ya da ne ayakta ne de oturarak, adeta tek vücut olmuş, hep beraber ve koskocamanca işe giderken istasyonlarda içinden geçtiğim bağlantı noktaları var; ilk trenle ikincisi ve sonra da otobüsün arasında. Bu bağlantı koridorında yürürken sağa sola daha da dikkatle bakınsam, hayhuy esnasında farkına varamadığımız capcanlı bir hayatın ipuçlarını göreceğim sanarım. Bizimkine değmeyen asıl yaşanası hayat, ele verecek kendini kıyıdan köşeden. Azıcık çabalasam, küçük bir kapının arkasında büyük serüvenler keşfedeceğim falan. Veyahut insana inanılmaz ilham veren, insanda sanki bir şey başarmış gibi bir doygunluk ve hatta taşkınlık yaratan sanat eserlerine konu olacak cins bir şeyi karşımda bulacağım. Büyük bir yazarın sayfalarca tasvir edeceği olağanüstü bir detay, filmi izledikten sonra günlerce etkisinden kurtulamadığım bir sahne, gözlerimi alamayacağım bir fotoğraf karesi, daha neler neler. Ee, burası Amerika, değil mi ya? İlla yanarlı dönerli bir şey oluyor. İşte Pazartesi günü böyle neredeyse-enteresan bir şey gördüm. Bu iki fotoğrafın tam arasındaki bir noktada. Fotoğrafları çok önceden, başka niyetle çekip fotobloga koymuştum, bu vesileyle buraya da yerleştirmiş olayım.


Pazartesi sabahı şu hemen üstteki fotoğrafta görülen perona doğru merdivenleri çıkarken, telefonun çaldığını duydum. Kendi telefonum sandım başta; insanın düşünmeden düşündüğü düşünceler oluyor ya. Halbuki telefon kulaklıkla kulağıma bağlı, sabah sabah beynimi iyice ütüleyen, kırışığını tümden açacak şarkılardan bir liste yapmışım. Eh, telefon hem şarkıyı dinletip, hem nasıl çalacak? Laf işte bendeki de. Üstelik telefon birkaç kere çalıp susmuyor da, durmayacak gibi ısrarla, "siz daha umursamayın, er geç bakacaksınız benden yana" der gibi.

Başta duymazdan geldim. Müziğe tutunuyorum, önümdeki satırlara ilişmeye çalışıyorum, ama bana mısın demiyor. Sonra dönüp etrafıma öfkeli bakışlar atmaya başladım. Böyle toplumsal mini tepki(ş)ler oluyor ya hani. "Efendim, bu ne münasebetsizlik! Her kiminkiyse baksa ya telefonuna!" dermişçesine. Yazılı olmayan toplum kurallarına uymayanlara karşı, içe dönük çıkışmalar. Tabii bunu tek yapan ben de değilim, birkaç kişi boynumuzu sağa sola abartılı hareketlerle çevirerek horozlanıyoruz sessiz sessiz. Derken bir de baktım, zırıltının kaynağı duvardaki bir ankesörlü telefon. Memnuniyetle, neredeyse ağzının bir tarafına birikmiş gülümsemesiyle, sırnaşık sırnaşık çalmayı sürdürüyor. Çevresindeki yüzlerce insanın hiçbirine yöneltilmemiş, kimsenin üstüne alınmadığı bir arama. Çalan, ama kalabalığa rağmen hiç açılmayacak bir telefon. "Açsam, neler neler olacaktı kimbilir" diye düşün dur şimdi. Filmler izliyoruz ya, belki onlar da böyle tuzaklara düşen başka insanların gerçek hayatıdır. Biz televizyonda, beyaz perdede görünce film icabı sanıyoruz kim bilir?

Aman, yok, kimse bilmesin. Her şey böyle gizemli kalsın.

4 Mart 2012 Pazar

Kahve altı ve üstü


Bu blogu takip eden liseden bir arkadaşım, ortaokulda ona yazdığım çokbilmiş yıllık yazısını hatırlatmıştı bir seferinde (kötü niyeti olmaksızın – belli ki o çokbilmiş davrandığımı düşünmüyor, yazdıklarıma samimiyetle saygı duyuyor); "kelimelerin anlamını yitirdiği yer" diye başlayıp adeta yokuş aşağı yuvarlanan kolay bir edebiyatın ardından, ne haddimeyse, "ustaca yaşamak" diye söze devam etmişim. Aynen böyle, tırnak içinde: "Ustaca yaşamak". Tek tesellim, bir yerlerden alıntı yaptığım ve onu belli etmek için tırnağa yerleştirdiğim. Öbür türlü zaman makinası icat edilir edilmez kendimin o yaştaki halini acımasızca, tekme tokat dövmek isteyebilirim. Veyahut kim bilir, istemeyedebilirim. O yapış yapış, yağlı ve içliköfte cümleler tamamen ergenlikten kaynaklanıyor diye suçu üstümden hop diye atabilirim. Sonuçta otuz yaşındayım ve hala ustaca yaşamıyorum. Ya zaman genleşiyor, hedefler imkansızlaşıyor önümde, ya da sıcak suda yıkamışım gibi bir karış bebek kıyafeti boyunda çıkıyor çamaşır sepetinden.

Bazen güne uyanıyorum, benzersiz bir neşeyle etrafımı süzüp "Bugün bir şeyler değişik olacak" diyorum. Çoğunlukla bu his yüzümü bile yıkamadan, mantık hatalarıyla ilmek ilmek dokunmuş rüyalarım gibi gündüz ışığında eriyip gidiyor. Ya da kahvaltının ardından gelen rehavetle dudaklarımı büzerek Türk kahvemi içerken sabah sisi gibi er geç dağılıyor.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Şipşak

Her tür kuşla cinsel deneyimimin ardından, bir süre önce leyleği arzulamaya, "küçük Polaroid makinalardan isterim" diye tutturmaya başladım. 5 yaşa kadarki küçük çocukların oynayacağı bir oyuncakmışçasına köşeleri iyice yuvarlanmış beyaz bir kare, üstünde de kafam kadar bir yuvarlak tuş. Diğer Polaroid makinalardan bildiğimiz üzere, çeker çekmez hemen kapı gibi (üst üste konmuş iki kibrit kutusu boyunda) fotoğrafı diğer ucundan çıkarıp eline veriyor. Fakat Taksim Meydanı'ndaki şipşakçı amcaların yaptığı gibi, fotoğrafı alıp güneş ışığıyla temas ettirmemeye özen göstererek bir defterin arasına sıkıştırmaya gerek kalmıyor. Ve şu mekanizma benim için otuz yıldır bir gün olsun büyüleyiciliğini yitirmedi, yitirecek gibi de görünmüyor.
Bedside table on the kitchen table (2012)
All rights reserved, all wrongs reversed.

Çekilen fotoğrafları önüne koyunca, insanı az zamanda büyük işler başarmış ve hayatta bir an belirip derhal yok olan nice güzellikleri derhal yakalamışlık illüzyonuna doyuran Polaroid maceramla, yeri geldikçe bu blogu renklendireceğimi ümit ediyorum.

10 Kasım 2011 Perşembe

Foto Kritik

İlk geldiğim sıralar, iyice çirkin görünsün diye Boston'ın kötü profilden birtakım fotoğraflarını çekmiştim. Şimdi araya yaz ve sonbahar girdi, birbirimize "sen" diye hitap etmesek bile az-çok samimiyetimiz var. Bu samimiyete dayanarak ve öz disiplin yaratmak için kendi kendime her gün güncelleme sözü vererek Tumblr'da Boston foto blogu tutmaya başladım. Fakat şimdiye kadar üç kişi haricinde kimseciklere söylemedim.

Sözkonusu blogumu artık halka açıyorum, herkesi beklerim. İçeride mutlaka yiyip içmek, hediyelik eşya dükkanından alışveriş yapmak gerekmiyor; bakıp çıkmak mümkün.

http://bencenefis.tumblr.com/

Elmoş Mikro ve Makro Blogculuk Ltd. Şti. adına,
Av. Elmoş Özcici