istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Patrick Wolf İstanbul Kanseri

İnsanın vatanından mahçup olması çok feci, çaresiz bir his. Sade mahçubiyet yine katlanılır da, bu bahsettiğim vakada olmadık derecede çirkin, tembel veya hayırsız bir evlat gibi onu kabullenmek, üstüne de olmadık kimi nazını çekmek zorundasın. Hatta ve hatta samimiyetsizce övüp edip "Ayy, huysuzdur, geçimsizdir ama özünde iyidir ya" demek zorundasın arada bir. Çünkü öbür türlü yurtdışında insanlar beynini üteceklerdir. O yüzden kan kussan da, Kızılcık Şerbeti Üretim ve Pazarlama A.Ş.'de Yönetim Kurulu Üyesiyim diyeceksin yeri-zamanı geldiğinde ve insanlara kibarca "ses kes" ima edeceksin.

Yurtdışındayken (ki orada yaşadığımdan, artık yurtdışı demek de yurtdışına kabalık oluyor) feci bir an gelir; "Siz nerelisiniz?" sorusuyla muhatap olmak gerekir. "Türkiye" cevabını duyunca dudaklara incecik bir tebessüm, yanaklara "Biz de sizi falan konserde görüp adam sandık! Siz basbaya hırtoymuşsunuz, eşşekli, develi ülkeden gelmişsiniz" parantezi oturur. İşte o an "Yaa, öyle deme. İstanbul çok güzel bir şehir. Bizim de kendimizce çarpık kentleşmiş gökdelenlerimiz, çarpık kentleşmiş adalet ve seçim sistemimiz ve çarpık bacaklı gençlerimiz var. Biz de nihayetinde mini etek cumhuriyetiyiz, korkmayın" desen de, nafiledir. Kıro Türksündür; nasıl bir birey olursan ol, en iyi ihtimalle istisnasındır ama özünde yine kıro Türksündür. Miligram bilgileriyle dünyanın en yüzeysel insanları dönüp sana Kürt olayı, kah Ermeni şeyi, veyahut AKP'nin überlaiklik çıtamızı düşürüşü ve badem bıyığın modası üzerine mini bir konferans vermeye çalışırlar. Sussan, beter. Dönüp cevap versen, ne diyeceksin? Adamın metroda başlattığı 3 durak sürecek havadan sudan sohbete katık edilen Türkiye'nin insan hakları sorunsallarını nasıl kolay anlaşılır bir şekilde özetleyeceksin? Paçaların tutuşur, yanıverirsin. Bir süre sonra olayın mini bir bilek güreşi olduğunu çözerek "Yea, hakikaten öyle. Ne biçim ülkeyiz. Ama üzülme ciciş, siz de fena değilsiniz. Birkaç yılda bir benzinin fiyatı 5 sent de olsa artmasın, o sayede 100 metre ilerideki markete gençler gönül rahatlığı içinde jipleriyle gidebilsin diye ortadoğunun camına Pimapen takıyorsunuz, şükür" gibisinden sığ(ır)laşır, fiks menüleşirsin. Adamın istediği kapışmak zaten, derinlemesine ilgileniyor olsa o satırdan başlamayacak o sohbet. Derinlemesine tartışmak isteyen, gidip o ülkeden gelmiş bir öğrenciyi ülkenin iç ve dış ve para politikalarından sorumlu tutarak "Siz niye böyle yapıyasınıııaaz" demez. O yüzden o adamın o elini orada indireceksin, çat diye masaya vuracaksın. Fıss diye havası sönmeye başlayacak sohbetin. Sen gel metroda, kafede, büfede her gördüğüne akıl ver öyle mi, oldu canım. Greenpeace anketörleri misali masa masa dolaşıp dilekçe topluyorum sanki, Türkiye’yle ilgili bir şikayetiniz var mı genşler, diye.

Yani, yurtdışında yaşı ve eğitim seviyesi ne olursa her Türk, Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olan Türkiye’nin Yurtdışındaki Milli İmajını Araştırma ve Geliştirme Departmanı’nda çalışıyor gibi görülür ve katiyyen "Türkiye’den geldim" cevabı üzerine "Vayt, Çeşme’de plajlar çok güzelmiş" veya "Sizin çiğköfteler de çok acayip he" veya "Ankaralıların hödüklüğü yüzünden Sonic Youth gelmiş de, Ankara’da konser için bilet satamamış" kadarcık bile sıradan muhabbet yapılabilemez. Konser ortamında da olsan, bar ortamında da, CHP’nin altı okunu, cari açığı, boku ve püsürü tartışmak zorunda kalırsın. Bütün bu cevap verme telaşını ülkendeki ihlalleri, çarpıklıkları, yanlışları mazur göstermek için yapmazsın elbette; maalesef sohbet denen şey en az iki kişi arasında cereyan etmesi ve senin de o ikinci kişi olmandan doğan bir talihsizlik sebebiyle mecburiyetten yaparsın.

İşte, o anlarda "Ah be, Türkiye düzgün bir ülke olaydı da ömrümüz bir şeyleri birilerine açıklamak zorunda kalarak geçmeyeydi" diye üzülürsün. Veya kızarsın. Veya aynı anda ikisini de yaşarsın ve yorulursun.

Bu bahsettiğim hissi geçen Cuma günü Patrick Wolf konserinde de çok net yaşadım. Aslında Perşembe günü gerçekleşecek konser, Wolf’un pasaportundaki bir sıkıntı sebebiyle Cuma’ya ve Cuma da kandile sarkınca feci bir şey oldu ve konser, tam karşısındaki kocaman cami ve orada gerçekleşecek kandil (kutlaması/namazı?) sebebiyle erkenden bitmek zorunda kaldı. Akşam saat 9’da sahne alan Wolf, koşa koşa söylediği şarkılarını, 10.15 sularında tamamladı. Bin derece olan havaya rağmen kadife Oscar Wilde giyiminden zerre ödün vermemişti, elinden geldiğince sempatikti. Şarkı aralarında öğrendiği birkaç Türkçe kelimeyi sarfetti, bol bol teşekkür etti, vesaire. Bunlar klasikler. Bir de konserinin dini bir sebeple erken bitirilmesi için rica edilmesine bozulduğundan son albümden Slow Motion’ı söylerken sözün içinde geçen "no religion" kısmını üç kere tekrar etti. Konserin herhangi başka bir yerinde söz tekrarını görmediğimden ve o tekrarın melodik bir anlamı olmadığından, yaramdan dolayı gocunup bunu böyle yorumladım; bilmiyorum, ne kadar doğru yorumladım. Son olarak 13 Melek’in yorumunda da okuyup bahsetmek istediğim bir olay oldu ve Patrick bence iyi bir niyetle söze girerek, konser için gittiği ülkeleri gitmeden önce Wikipedia’dan araştırdığını, bu araştırmaları esnasında özellikle sivil haklar mevzusunda o ülkenin durumuna baktığını, bizim de ülkecek durumumuzun öyle fena olmadığını ("I think you’re doing just fine") söyledi. Ben o "fena olmayış"ı mahçubiyetten söylenmiş bir laf olarak gördüm. Dünyanın en kötü makyajı veya en uyumsuz giysi kombinasyonuyla karşında duran en yakın arkadaşın, yarı tedirgin "Nası olmuş?" deyince "İyi ya, gayet iyi" dersin ya üzülmesin diye, aynen öyleydi bence. Yüzlerce seyircinin önünde, onların politik duruşunu bilmeksizin yalnızca iki saattir bulunduğu bir ülkeyle ilgili ahkam kesseydi, bence daha çiğ kaçacaktı. Radiohead gibi "Türkiye çok insan hakkı ihlali yaptı, o yüzden Türkiye’deki seyircimiz ceremesini çeksin. Gelmiyoruz LAN" yapmadığı için mi Patrick’i tukakalayacağız allahaşkına? Gey bir insan olan Patrick’in Türkiye’deki konseri, başlı başına bir fikir beyanı, bir duruş içeriyor bence. Patrick’in yaşayışı, toplumsal ve dini baskıları kulak ardı ederek sevdiği erkekle nişanlanması başlıbaşına bir politik duruş değil midir? Politikanın katı, sıvı veya gaz formda yapılması, neyi değiştiriyor? Bir de orada çıkıp minik bir basın açıklamasına girişecek, "Gazetecilerin hapse atılmaması, insanların gözaltında kaybolmaması, her dile ve ırka eşit davranılmasını arz ederim" mi diyecekti? Belli ki adamın dilinin ucuna gelmiş, diyememiş ki "Kusura bakmayın ama betersiniz". Ne bilsin derse başına ne geleceğini? Bu dışarıdan hala nice Midnight Express’lere fon teşkil ediyor görünen (ve zaman zaman teşkil de eden) yerde taşlanmayacağını veya deve üstünde gezen askeri birliklerce vurulmayacağını ne bilsin? Düşünmeden söylemeye başladığı lafı bitirmeye çalışınca, ortaya böyle bir durum çıktı işte.

Ayrıca Patrick, konserini yarım kesmesine sebep olan bayramın bir müslüman bayramı olduğunu bile bilmiyordu, "Kilisenin karşısında boynumuz kıldan ince" deyişinden ele veriyordu ki Türkiye'nin yüzde 99.99999999999 müslüman olduğunu Wikipedia'dan okumamıştı bile. Bu adamı mı sorumlu tutacağız şimdi "fena değilmişsiniz" lafından?

Her gelen sanatçının bizim mevzularımıza hakim olmasını, gelip bizi kurtarmasını, evlat edinmesini veya davamıza müdahil olmasını beklemeyelim artık. Gelişmemiş ülkelere bu yüzden gelmiyor işte bu herifler. O ülkelerin bokuyla püsürüyle uğraşmak, gafıyla safıyla boğuşmak, milli hassasiyetlere teğet ve teğel geçmek istemiyorlar. Gelişmemiş ülkelerde bakkala gitmenin bile politik bir anlamı ve hatta kutuplaşması var, ama bu adamlar ona alışık değil. Bizim gibi bilmediği her konuda ahkam kesmeye, hatta şaşılacak şey ama bu uğurda online ve ekşi sözlükler ve ansiklopediler oluşturmaya da alışık değiller.

Bunlar dışında Patrick bana kalırsa kibar, fakat cansızdı. Seyirci olarak biz de cansızdık. Ben orta en önde değilim diye biraz bozuktum. Son iki albümdense, eski şarkılardan çok söylemedi diye hevesim kursağımda kaldı. Her şeye rağmen onu sahnede görünce ellerimin titrediğini, ilk birkaç şarkı boyunca o halimin geçmediğini bu yüzden titrek fotoğraflar çektiğimi söylemem gerek. Genel olarak Patrick’in Magic Position sonrası halleri bana pek hitap etmiyor, müzisyen adamın aşkı bulup mutlu olanı seyircisini maalesef hep üzüyor. Patrick de buna istisna değil. Eski soysuz, karanlık, arsızca hayata iştahlanan halleri bana hep daha kıymetli geliyor ve ne yazık ki zamanı geri çeviremeyeceğiz.

Şimdi biraz da fotoğraf zamanı.


Küçük koyunca böyle kötü duruyor, lütfen siz büyütün de bakın. Cep telefonuyla çekmedim bunları, emeğim boşa gitmesin. Daha ne fotoşlar var konserden, belki önümüzdeki günlerde onlardan da koyarım birkaç tane. Hatta bir Flickr hesabı açıyorum kendime, oraya da arada uğrayıp bir çayımı içersiniz.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Açelya 44

Ananemin evi satıldı bir süre önce. O yüzden balkon demirlerine ayaklarımı uzatıp, paşa çayı içerek bir yandan taze kesilmiş çimen kokusunu içime çekeceğim bir ev yok. Ananemin yokluğunu söylemiyorum bile. O şöyle bir şey;

Bir keresinde kuzenimle hızla bir yerlere yürüyorduk. Orta ikinci sınıftaydım. Ayağımda annemin aldığı, şimdi moda olan iskarpin tarzı, az ama kalın topukları olan ayakkabılar. Bakkala mı gidiyoruz, artık nereyeyse, normalde okul formamın altına giyeyim diye alınmış bu ayakkabıları aceleyle ayağıma geçiriverdim. Fakat topuğa pek alışkın olmadığımdan bileğim burkulacak şekillere giriyordu yol boyu. Sonunda olan oldu ve yüzüstü yere kapaklandım. Tam dizimin altındaki minik bir çakılın, dizime bıçak gibi girdiğini o an hissettim. Ayağa kaldırıldığımda, taşın dizimin içine yerleştiğini gördüm. İnanılacak gibi değildi, ama sanki yıllardır oradaymışcasına, en ufak bir bombe yapmadan içine girmişti dizimin. Kan akmıyordu, yara-bereymiş gibi de durmuyordu. Sadece dizimin içinden bir parça çıkarılmış, yerine idareten çakıl yerleştirilmiş gibi duruyordu. Eğer çakıla yer açılmışsa, sökülen parça neredeydi? Yoktu. İçeri göçmüştü belki, onu bilemiyorduk o an.

Epey yakındaki bir eczaneye götürüldüm. Eczacı iri bir cımbızla taşı çıkardı. Bir anda oluk oluk kan inmeye başladı yaradan. Çok korkmuştum. Canımın yanmasından ziyade korktuğum için, gözlerimden yaşlar süzülüyordu ardarda. Birbirine saygısızca, yanağımda yarışıyorlardı hem de. Biri çenemden kucağıma düşüp, kot eteğimde iri bir koyuluk bırakmadan, diğeri ona yetişiyordu kısa yoldan. Kirpiklerim telaşlıydı, hangi birini başından savacağını şaşırmıştı.

Fazlasıyla korunaklı büyüdüğümden, yara tarihim oldukça kısadır benim. Bir keresinde salıncaktan düşünce dizimi boydan boya kaplayan kabuğu, aylarca hiç dokunmadan seyretmiştim. Bu, belki ilkiydi ve en büyüğüydü. Sonrakiler çok ufaktı. Şimdi orta ikinci sınıfta giydiğim az topuklu bir pabuç, tarih yazmıştı. Sargı bezinin altında, etinin nereye gittiğini hiç bilmediğim bir boşluk belirmişti. İçi dolacak gibi de görünmüyordu. Nitekim dolmadı da. Gençliğin hızla yenilenen dokuları oraya geçici bir dikiş attılar, ama yeri hiç gitmedi. Hala görünür.

Ananemin aslında istikrarlı bir hızda aramızdan silinip gidişini ben bu yaraya çok benzetiyorum. Bir anda, var olan yok oldu. Bir anda ona atfettiğimiz önemli manevi şeyler de duygu dağarcığımızdan eksildiler. Bir anda bizi dünyada öyle hissettiren tek ev, haritadan silindi. Onca et kopup nereye gitti, yine bilmiyoruz. Sadece artık yerinde çakıl olduğunu görüyoruz.

Açelya 44 diye başladım, Gökdelen 11'e döndü iş. Açelya 44'ün ne kadar başka bir huzur verdiğinden bahsedecektim. Hele akşamları, annem saat 12 olmadan yattığında, o durağanlık var ya... O bir bardak suyun yüzeyi gibi pürüzsüzce durgunluk. Üniversitede finallere, bütünlemelere çalışırken olurdu böyle sessizlik. Sessizliğin riski de, çevrede ses çıkaran ve sürekli zihni uyaran her şeyin bastırdığı düşüncelerin, duyguların ortaya çıkıvermesi. Sınava çalışırken aniden bambaşka kaygıların açık büfesinde, tabağımı tıka basa doldurmuş olurdum. Şimdi kaygı yok, beklentiler var. Beklentiler yoksa, geceyarısı tekrar kuşağı var. Televizyonda. Dolapta gofret var. Camdan bakınca siyaha gömülmüş bir park var. Biraz uzaklarda, ada ışıkları var. Annemin yanında kıvrılıp uyuyan başka bir kedi var. Bunlar hep enteresan şeyler. Aklımı farklı düşüncelerle dolduran, içten içe beni sevindiren şeyler.

Boston'dan o kadar tiksinmişim ki, İstanbul'u öpmeye doyamıyorum.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Şefin tavsiyesi: Yemekteyiz buğulama

Günün sözü: Emeksiz yemek olmaz.
Bir Yemekteyiz güzellemesine daha başlayalım. Ama lütfen ev sahibi gelince, hüpürdetmeden, aynı anda, marş marş.
Bardaklarda leke vardı. Yemeklerden kedi tüyü çıktı. Üstüme bir yük çöktü. Kuş uçtu, kervan geçti.
Yemekteyiz isimli fevkalade eksantrik programı herkes biliyor ve yine herkes önce saf köylü kızları gibi eliyle ağzını kapata kapata güldü bir süre, sonra ezdi, şimdi de akşamlarına soğuk mezelerden ezme etmiş, yiyor. Eşşek gibi bu programı seyrediyoruz çok afedersün. Ve seyretmeye de devam edeceğiz. Ömrümüz yettikçe. Ve ömrümüzü yedikçe.
Aslında bu programın adını oy birliğiyle değiştirelim. Halk çikolatadan yapılmış oy pusulalarını, lahmacundan dikilmiş sandıklara atsın, iradesini göstersin. Zira bu programda gerçekleşenler adeta bir milletin iletişim yeteneklerinin gayriresmi tarihi. Yemekteyiz değil, adı "Çarşıdayız", "Bardayız", "Evdeyiz", "Gezmedeyiz", "Komşudayız" olsaydı da aynı çekemezlik, aynı çingenlik, görgüsüzlük gerçekleşebilirdi anacım. Farklı bir durum ortaya çıkmaz, sadece fon değişir. "Kuafördeyiz" yapsan mesela ismini, fön de değişir. BÖ. Çokkomük.
Yemekteyiz'i Ekşisözlük'teki abilerim-ablalarım gibi bir adım geriden uzlaşmalı, Sertaberenerli, sanki bir anda içeriye bir turist girmiş de ona, hiç izlemeyen birine anlatıyormuşuzcasına triplere girmeyelim. Beş adamı, beş gün bir sofraya oturtsan ve ne yemekleri yapan, ne de yiyen o yemeklerden haz almasa ne olurdu? Bunun resmini Abidin çizsin ve o resim Show TV'ye wallpaper olsun, yemekteyiz.biz.var.ya.biz ofisyel websitesine de kapak da olsun, arka kapak da olsun. Böyle de bir program, adeta bağımlılık. Öldürmüyor, süründürüyor. Hasta ediyor, ciğerlere yerleşiyor. Aman evlerden uzak. Benimkine değil. Benim gibi insan izleme manyağı için görsel şölen. Hatta seneye IF Film Festivali'nin tahammül zorlayanlar kategorisinde tanıtılan geceyarısı film gösterimlerinde, sabbaha kadar ardarda izletilse bir sezon, o kaffaları var ya, o Asmalımescit sarhoşu, o Otto, Ghetto kaffaları çok güzel cilalar. Sonra sinema salonunda tüm seçkin üniversite mezunu, seçkin danışmanlık şirketleri ve bankalarda çalışan çiftdilliler (hem ingiliçce, hem türkçe, hem fettanengiz dillerde) fevkalade elit, Havzkafe'de bir kahveye on tele veriyor diye sevinçten çıldırasıyalar da saçlarını yola yola "aney aney" diye şarkı okurlar. Ne Bambi, ne Bumbi, direktoman soğan ekmek, Anayurt Oteli'ne bağlarlar.

"Kim geliyor bu Yemekteyiz'e, bu insanlar nerden çıkıyor yahu?" diye sormamak gerek. Gerek derken, sizi tenzih ediyorum, Otto tayfası. Ottomanlar. Zira cümlealem tanış o tiplerle. Hepsinin prototip, silikondan dökme kalıp model misali, temsil ettiği kitleyi tanıyoruz. Oradaki o polyester bluzlu, koltuk altı fenamena kokan kızları, o hanzoluktan kırılan ama serçe parmak havada yemek yiyen beyefendileri canıgönülden seviyoruz. Her birini çatalları, bıçakları, kaşıkları, tekrar kaşık, çatal, bıçakları ve küçük kaşık, çatal, bıçaklarıyla Brezilya pembe dizileri düzeyinde yapmacık lüks sofraların başında görmedik elbet. Şimdi bir yaşımıza daha girdik ki, mobilya dükkanlarının showroomları estetiğinde düzenlenmiş, yan yana dizilmiş koltukların süslediği, yalan deri kokan salonlarına misafir olup da görebiliyoruz.

Programın en sevdiğim kısmı: Yarışmacıları konuşturuyorlar, masada olanları yorumlatıyorlar. Aynı CNN Türk "Oradaydım" programı ciddiyetinde, bir kuru sandalyeye oturtmuşlar. Fonda yemekleri yiyilip bitirilmiş, o delibozuk sofra. Alkol dolu bir gecenin ardından, sabah yastıktan başını kaldıran bir kadının yüzü gibi, tüm makyajı akmış. Albenisi tarumar. Yaldızlı peçeteleri, memnuniyetsiz ağızların yağı ile lekelenmiş.
Başroldeki tanık için özel ışıklandırma; bir alttan, bir üstten, omuz gölgede falan. Gören de bu insan neye tanık oldu, ne anlatacak bu ciddi yüzle, çatık kaşlarla diye merak edecek ha. Türk kadınındaki ciddiyet sembolü çatık kaşlar. Ha un ele ana. Cepheye mermi, sırtında roketatar, tank taşıyan anneannelerimiz misali. Çatık çatık. Minibüse, otobüse binerken de refleks olmuş, çat'a dur. Minibüsçü meylediyor sanmasın diye, mutlaka ki bir ciddiyet. "Seninle sadece işin yüzünden muhatap oluyoruz ha, fazlasını bekleme, şuradan iki Göztepe alıver." dercesine. Cefakar Türk kadını. GÜLME, aslında kadın kaşını çatıp, o kaşla "Bacın sayılırım." çekiyorsa boşa değil, ULAN! Yolda mors alfabesi gibi, ısrarcılık ve gizli anlamlar yüklü tekrarlarla çaldığı korna marifetiyle yaya ve sürücülerle diyalog kuran, tek taraflı flört eden toplu taşıma aracı şoförleri Anadolu kadınını bu hale koymuş. Şimdi ortalık Ezogelin, Nazocan. Ortalık botoks tutmaz kaş arası çizgisi. Vaktine sen sırtında tank taşı, ordu taşı, bölük taşı, şimdi fantazmagorya şeyler başına gelemeden minibüse bile binemiyorsun. Vallahi medeniyet gelmekle iyi mi etti, kötü mü etti, bilemedim kardeş.

Yemekteyiz'e son çıkış:
Gölgedekilerden sırası gelen diyor "Kapıda karşılaması... güzeldi. Fena değildi yani. Çok istekli değil, soğuktu. Soğuk derken, sanki bizi umursamıyor gibiydi. Ben şahsen rahatsız oldum." Bir paragraflık laf bile etmiyor, ama altı-yedi, çok zorlar ve özne-yüklem düzensizliğinde sapıtırsa sekiz-on kere kendiyle çelişebiliyor. Bir de işin güzel tarafı "iyi, güzel, lezzetli, kötü, bayat" gibi her eğitim düzeyinden vatandaşın, Türkçe'yi bilmekle kendiliğinden öğrenmiş olacağı kelimeleri, niteleme sıfatlarını tekrar tekrar açıklıyor. "Ekmek bayattı." demek kesmiyor mesela, yeterince ikna edici bulmuyor. Başlıyor tasvire. Bayat derken ne demek istediğini, kendisinin şimdiye kadarki hayat deneyiminde (ki varoş ağızlarda her zaman yaşantı denir bu duruma, istisnasız) bayatın ne demek olduğunu, masadaki ekmeğin halini, Tabu oynuyormuşcasına, bayat kelimesini kullanmadan, çevire çevire anlatıyor. Sonra en başa dönüyor, yolunu bulabilirse. Bitiriş cümlesi kuvvetli dursun diye, "yani" ile bağlayarak tekrarlıyor: "Yani ekmek bayattı."

En gözalıcı, çalmadanoynarbizimayılar tarafı da, yeni formatta süpppriiiz kısmı eklenmiş ve ne mutlu ki yarışmacılar birbirinden korkunç yemekleriyle yarıştıkları yetmemiş gibi, bir de bet sesleriyle olsun, külot izini belli eden dar elbiseleri, erkekler kilo ile döktükleri terleriyle şarkı söyleyip, dans ediyor. Bu danslar edilirken karşılıklı yazışlarda olanlar iş bağlıyor, küsler barışıp cankan oluyor. Daha ne olsun? Dur dur, baştan say.
70 milyon parizyen tek yürek oldu, bizi izliyor.
Kilit itham cümlesinin "Sen mi yaptın? Hazır mı aldın?" çoktan seçmelisi olduğu bu nefes kesici yarışmada, bir süre sonra yarışmacılar öfke salyaları saçarak halı ve peçetelik için bile üretim yer ve tarihi ayrıntılarını ev sahibine sormaya başlayacaklar. Ama önce illa ki çorba. Her evde çorba pişer en azından sanıyordum, bu yarışmayla dünyaya bambaşka bir ayarda bakmaya başladım hakikaten. Her şehrin farklı yörelerinde senelerdir yöresel yemek programı yapıyorlar binelli tane. Onlar figüran mıydı yahu? Senelerce koca kazanlarda, gömme odun fırınlarında "tümteme, süpseme, gıtlama, lüpürdek, sımsım" gibi tuhaf sound eyleyen yemekler pişirmedi mi milyar tane yaşlı insan? Yok, yalanmış dostum. Truman showmuş hepsi. Bizde de bu kadar Turuman şov.
Çorbanın ardından masada zevksizce tabaklara ittirilmiş zeytinyağlılar. Kupkuru salatalar. Sonra yemek. Yemek derken, yemek gibi bir şey kastetmiyorum. Pastanelerin biraz da kar amaçlı yemek çırpınışları olur ya hani. Menülerde fotoğraflarla tasvir ettiği. Kafedöpari soslu şey. Bakın, bunu umut ediyoruz. Bir şey pişirip, en sonunda bu fotoğrafa benzemesini umut ediyoruz. Allah sonunu benzetmesin. Sonracığıma aynı menüdeki o makarnalar, saçmasapan soslarla. Veyahut et, balık, tavuk, yine kedi kusmuğu bulamaçların içinde. Yanında kızarmış patates ve yeşillikle gelir hani. Şahtın, şahbaz oldun, bravo. Orada patron iki kuruş patatesten kaçınır, yalandan salata koyar, ki kızartması cebinde kalsın. Ne zaman yense, en iyi ihtimalle sadece mideyi bozar. Aynen o hesap yemekler. Yemekteyiz'de de bu korkufilmi yemekleri kimse sevmiyor, o onu sevmiyor, o da öbürüne gidince sevmeyecek, sevmemedeyiz, yememedeyiz, allahbelanıversindeyiz. Sonra tatlı ikramı. Nerede yaptın ya, sosunu şeyle mi yaptın? Hazır şey vardı, ona süt karıştırıp mi yaptın? Yoksa ineği bile kendin sağdın ve hatta elinle mi beslemiştin? Kreması ekşi mi olacak, şerbeti tatlı mı olacak? Fazla pişmiş, kuru mu olacak? Ooh, sonra da Türk kahvesi. Türk kahvesi fincanı olmayan mokaçino-papiçulo bardaklarda. Garibanlar kahve mi gördüler ULAN, sayenizde bir starbak gördüler. Böyle başa, böyle starbak. Sonra yemek ziyafeti bitti diye, müzik ziyafeti işte. Yediğiniz lastik gibi etler kesmedi, şimdi de sallanan et ziyafeti. İlla ki hafif muhafazakar yarışmacının mahçup, yerinde saymadan ibaret dansları eşliğinde. Diğer etçil bayanlar löpür löpür. Sonra arabada beş, evde onbeş. Puanlamalar. Hep gerekçelendirmeli. Yargıtay bunlar kadar gerekçe yazmıyor vallah. Yazsa da tevede okumuyor ki böyle bedavadan dinleyelim. İşte orada veriyor herkes puanını, sonra eve gidiyor. O yaldızlı elbiseler çıkıyor, naylon çoraplar suya basılıyor. Mutfağa gidiliyor, ekmek kutusundan BİM, MOPAŞ poşeti çıkarılıyor. İçinden yarısı gündüzden yenmiş ekmek, dolaptan biraz peynir zeytin. Al sana yemekteyiz. Al sana dizi. Asıl kısım evde çekiliyor.
Ben, şahsen, kendi adıma iddialıyım yani. Başkaları adına konuşmak istemiyorum, çünkü bana düşmez. Herkes kendi iddiasını iddia edebilir. O yüzden daha fazla sözü uzatmak bile istemiyorum. TEK kelimeyle: şahsen iddialıyım. Ve bu iddiamın da sonuna kadar arkasındayım. İddialı olan başka bir rakip göremiyorum. Çıkışta Tarabya Yakamoz'daki sahneme beklerim.

26 Nisan 2009 Pazar

Başka yerde arama, homesicklerdeyim.

Geri geldim. İsveçlerdeyim. Gönül olarak da homesicklerdeyim.
Garibanam'ı arkamda bıraktım, Havaş midibüsüne binerken camdan karşılıklı ağlaştık. Fevkalade karışık hisler içindeyim.
İstanbul'a yabancılaşmanın konforunu yaşadım 7 gün boyunca. Bir buçuk gün haricinde vaktim olmadı ki halka karışayım, yürüyeyim, Moda'da banka oturup denizi izleyeyim, uyku tutmadı diye gece perdenin arkasından ışığı yanan apartmanları seyredeyim, bir sigara yakayım. Eski günlükleri okuyup "hepsi geride kalıyor da, insanı yeni gelenlere hiçbir şey hazırlayamıyor" diyeyim, annemle karşılıklı çemkirmelerimize bozuk atıp döneceğime sevineyim. Evin oradaki dondurmacıda 5 top sipariş edip çorbaya dönünce kaşık kaşık içeyim. Başımı uzatıp geri çekmişcesine bir hızda bitti gitti işte.
Poponuzla gülmezseniz bir şey söyleyeceğim ricanızla; annemin yanında evin küçük kızı değilmişim artık. Geçip gitmiş. O günler geçmiş, basitçe. Bu kadar basitçe gitmiş. Başka biri olmuşum o evin içinde. O ev başkalaşmış, annemleşmiş. Ortak bir yaşam alanından, bireysel bir mabede dönüşmüş. Her yerde taklarım kurulmuş, posterlerim asılmış. Kızı bırakıp da yurtdışına giden yalnız bir kadının evi olmuş. Vaktinde çok süslü diye, çok pullu diye, çok eskimoda diye varlığına katlanamadığım ev dekorasyon öğelerinin işgali gerçekleşmiş. Artık o evin cumhurreisi annem diye.
Geldim falan işte. Stockholm normal. Ona en yakışan sıfat bu. Gayet normal. Duruyor öyle. Gidip gelene kadar evin yanına yeni binalar yapılmamış, kuruyemişçinin yerine kurutemizleme açılmamış. Yeni bir moda gelmemiş, kızlar birden bir örnek o modaya uygun giyinmeye başlamamış. Cahil cesareti, cahil sevinci, umudu yok burada. Herkes, her şeyi biliyor diye eli ayağı bağlılık hali hüküm sürer. Kimse kendi hadsizliğiyle, kendini bilmezlikle olmadık bir şey yapmaz. Herkes yapılması gerekeni hisseder de uyar. Başkaldırışları bile arabesk değildir. Başkaldırışları bile moda dergi sayfası işidir. Biri yün çorabın altına topuklu ayakkabı giyiyorsa, kapıcının karısı değildir. Yeni moda odur. Biri şalvar giyiyorsa, böyle oryantal şeyler moda diyedir, hanzo kıro diye değildir. Biri içiyorsa sıkıntıdan, başka yapacak iş olmadığındandır. "Haftasonu geldi, iş yeri gri atmosferinden kopma vaktidir" sevinciyle değil.
Neyse.
İstanbul'da neredeyse her gece yatmadan önce "Yemekteyiz" seyrettim. Modası geçmiş, Reytinghamdileşmiş bir espiri gibiydi. O kadar köşe yazarı yeni konu bulmuş olmanın sevinciyle parça pinçik edene kadar irdelemeden, Ekim ziyaretimde kendisini keşfetmiş, ilk bölümü dizi sanarak izlemiştim. İyi ki o zaman izlemişim de başka gözlerden her türlü dinlemiş olmamışım.
Handeyner yeni albüm çıkarmış. Yine kızı şopar etmişler gey kardeşler. I kissed a girl and I liked it isimli kıza benzetmişler. Saçını boyamışlar, korseler giydirmişler. Yine kuaförde saç boyatırken Günaydın ekinden okudum ki; saatlerce dans dersi almış. Kaçtır kliplerinde Zombi/yaşayan ölülerin dönüşü kesik kesik dansları yapıyor, bir defa ahenkli dansettiğini görmedim. Bir de "artık değiştirdim, rotamı kırdım, bambaşka sulardayım" buyuruyor ya, sigara dumanından boğulmalı, kalın enseli Merso'lu abilerin el havada, ters selam verir gibi "sana kırmızı çok yakışıyor/acemi balık gibi ağlara dolanıp" dansları ettiği yerlerde bu modernliğini sergilemesine hastayım. Ablacım, kitlen değişmedi mi senin? Babylon daha kapısını açmadı mı sana? Azıcık entellektüel görünemedin ki koko çekmekten, yüz kilometre geriden Dünya popüler müziği takip etmekten. Yanındaki hıyarları birbirine monte etsen (birinin pipisi diğerinin poposuna), kendi goygoy müziğine geri dönsen.
Okanbaybaybaymacaülgen'e çıktı bir de bu abla. Sahnelerden birine İstikbal Mobilya bir yatak kurdurmuş. ULAN, azcık artiz bişey yapsaydınız ya, sünnet düğünü salonuna çevirmişsiniz ortalığı. On santimlik topuklu ayakkabılarıyla zombi dansı yaparak yatağın üzerine çıktı ve gençleri seksten komple soğuttu bu insan: Pirinç yatak başlarına tutunup erotik das yaptı.
Sonracığıma Bora Uzer, böcekadam GüvenErkinErkal'ın sarışın cüce bir kızla yaptığı programa çıktı. Atatürk yalaklığı yaptı. CHP kadınkollarına bağladık bir anlık. Sonra canlı şarkı okudu, beğendim.
Seda Sayan hiç izleyemedim. Denk gelmemişim saatine galiba. Petek Dinçöz gördüm ama. Komik bir kahkul kestirmişti. Hani bu kızı modern sosyetiklerden biri giydiriyordu yahu? Çingen mahallesine dönmüştü yine.
Uçakta başıma ne gelsin? Sen tut, yanıma İsveç'te eşibenzeri olmayan, hayatımda bir metroda, otobüste görmediğim kadar iğrenç ter kokan bir deli adam oturmasın mı? Sol gözle kitaptan fırsat buldukça kesiyorum adamı. T-shirt, polar üstü kalın bir hışırtılı yelek giymiş. Gözlüğünü cebine koymak için kolunu dirsekten kaldırıp bükünce dünyam durdu adeta. Diyorum, yahu bu ne biçim İsveçli? Çiçek gibi herkes. Gençkızlar, gençoğlanlar arkama önüme oturdu bak, onca hormona rağmen hepsi misk-i amber. Bu adam baca gibi, leş koku yayıyor. Elinde bir Tansaş poşeti, içinde Sabah gazetesine sarılmış bir paket. İçinden börek ve muz çıkardı, benim salamlı sandviçimle koku atışmalı yedik karşılıklı. Sonra önünde duran suyundan bir yudum aldı, şişeye baktım; Milas Belediyesi. ULAN, şansımı öpeyim dedim. Böyle Kaçık Profesör, Emektar Arkeolog tip gelmiş, Milas-İstanbul aktarmalı Stockholm'e dönüyor. Elleri, yüzü güneş altı kazılardan esmerleşmiş. Başından çıkarmadığı kasketinde dalga dalga, ince, beyaz ter katmanları. İzohips haritalaşmış.
Yolculuğun kaçıncı dakikasıydı hatırlamıyorum, (bayılmışım) o polar çıktı. Yerini sunburst, taşlanmış mavi bir t-shirte bıraktı. Giderek cama yaslandım. O minik delikten içeri hava girdiğini ve burnuma temiz temiz yaklaştığını hayal ettim.

Falan filan. Sıkmayın canımı, ben biraz dışarı çıkıyorum.

19 Nisan 2009 Pazar

Tolgassimo

Hep başkalarının resmini mi koyacaktım? Af buyur? ("Resim değil, fotoğraf." Öyle diyorlar fotokritikte. Çok biliyorsun sanki. Bok biliyorsun. )
Al sana mis gibi Elmira sote. Bunlar da Tolga'nın makınasından görünümler. Haydi, kalın sağlıcakla.

Ananemin doğumgünü falan

İstanbul'a gelince sevindiğim şeylerden biri, burada kedim olduğunu hatırlamam, görmem, dokunmam, ufak ağırlığını kaldırmam oldu. Bonbon aklımdan tamamen çıkmıştı. Siyahlı tekirli bu ufacık kediyi görünce bir yandan asabım bozuldu. Hemen alıp, İsveç'teki hayatıma monte etmek istedim. Ama maalesef 3 kiloluk kendisi, İstanbul'da kalması gereken güzelliklerden bir tanesi. Tüm ufakkafalılığı, tüm yemekçalmacılığı ve tüm pofur tüyleriyle karşınızda Bonbon şöleni.
Ayağımın tozuyla mutfakta annemle pasta yaptık. Annem, Speedy Gonzales gibi oradan oraya koşturuyor, kremaları çırpıyor, meyveleri yıkıyor, renklendirici tozları başka kaplara dolduruyordu. Mutfağını da askeri üssü bellemiş, içinden çıkaramıyoruz. Kırmızı/pembe kremaları ben sıktım, ananeme helezonik desenli muhteşem bir çileksiz pasta yaptık. Çünkü İstanbul'un çilekleri oflayn vaziyetteydi.
Bu da o pastanın TA KENDİSİ. Kenarındaki kremaların düzensiz desenlerinden anlıyoruz ki, şairin burada kafası bozulmuş ve krema sıkacağına seslenmiş.
Ekstraordiner doğumgünü fotoğrafçılığımda aile fertlerimi inci gibi yanyana dizip fotoğraflamadım. Aksine, doğalarında uzaktan gözlemde bulundum. Berkay, pastayı lüpletirken. Manitası Aslı uzaktan tüm zerafetiyle ayılığına gülüyor.
Out of focus hayatlar. Makina elimde gezince, bir fotoğrafım olmadı koskoca doğumgününden. Eniştem "gelin sizi çekeyim" dedi, verdim eline. Tabi tam olması gereken yere, arkamızdaki dolabın kulbuna odaklayınca ananemle rüya misali buğulu kalmışız. Anane-torun buğulama.
Ananem bir yaşına daha girdi. Fuşya beyaz, çılgın bir pastayla. Ve malesef ki yürüteciyle. Mumları üflerken hepimiz için iyi şeyler, kendi için de sağlık diledi. Hepimiz de mumu üflemediğimiz halde, en çok ona sağlık diledik. En azından bir sonraki doğumgününü de ayakta görebilmesini diledik. Annem diyor ki "tüh, bir mumu unutmuşum". Yaş tahminini siz seyircilerin takdirine bırakıyorum.
Sonra doğumgününden ayrılıp, Karaköy'e doğru vapura bindim. İstanbul hatırası kartpostal fotoğrafçısı boktanlığına girmemek için fotoğraf makinasıyla vapuru tavaf etmedim. Instead, pozun bana gelmesini bekledim. Gelmedi. Ben de akşam güneşinin hüzünlü vuruşunu ve üzerinde düşüncelere dalıp, kaybolmuş insanlar taşıyan lacivert derili vapur koltuklarını çektim. Ne zaman vapurun güneş almayan tarafına otursam, çevremi bu karanlıkta algılıyorum. Neden fotoğraf uğruna ışığımın yönünü değiştireyim ki, dedim kendi kendime. Tanımadığım insanların yüzünü çeksem ne olacak. Soru değil, ondan soru işareti yok.
Tolga'nın bu Alien Workshop hırkası ben kendimi bildim bileli bol sigara dumanlı ve terle beraber bira dökmeli gecelerin vazgeçilmez kostümü olmuştur.
ÇOK GÜZELSİNİZ, ULAN! Bir karbon kopyanızı Stockholm'e götürsem de altıma işeyene kadar gülsem yine.
Ayş ayş beybi.
Karılı kocalı bol bol fotoğraflarını çekmişim ben bu insanların.
Fotoğraftaki Barış. Gizli bahçe'de biralı-danslı akşamın sonunda incebelliden çayını yudumluyor. Yudumlamak üzereyken.
Utku kahve içti. Alter misin ağbeaaa.
Şunları yollayayım da, arkasından geceyi Tolga'nın makinasından bir görelim mi, ne dersiniz?

16 Nisan 2009 Perşembe

İstanbul koca bir taş gibi

çöktü başıma. Bir saat içinde ikinci ağrı kesicimi aldım başımın ağrısı için.
Ne zaman Stockholm'ü terkedeceğim gün yaklaşsa nafile bir "hay bin kunduz" hissine bürünüyorum. Romantizm kenarda duruyor, İstanbul'un ne kadar kaotik bir şey ifade ettiğini düşünüp düşünüp daralıyorum. O kadar gün heves etmelerim, yerini kalp sıkışmasına bırakıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi, kimsenin bağımsızlığımı kabul etmediği bir statüye dönecekmişcesine çaresiz hissediyorum.
Hele bir gidelim de, oradan canlı bağlantı yaparım ben size.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Geçmiş zaman olur ki

Vector Lovers workshopında kuzen ateşli pozlar verirken. Endama gel.
İstanbul'a geçende gittiğimde kuzenimin Daire 5 isimli ofisine/ajansına gitmiştim. Murat'ın kardeşi Emin de yanımızdaydı. Emin'in yanında da fotoğraf makinası da var idi. Ben makinadan anlamam, ama güzel bişeydi bana kalırsa. Uzaktan güzeldi en azından. O makinayla şakkidi şakkidi bir takım fotoğraflarımızı çekti. Böylece senelerdir kuzenimle fotoğrafım yok, anca bu sayede oldu. Şimdi de onu hatırladım son günlerde ya hep, o yüzden buraya o fotoğraflardan bir demet koyuyorum. Uzun saçlı ben olmayan abla Tuğçe, kahküllü tatlı abla da iş ortağı Esen.
Şimdi ben kütüphanedeyim, çişe gidiyorum. Laptop size emanet.

27 Temmuz 2008 Pazar

Bir-baş-kaa-ge-ceee







Haftaiçi kutlanamayan Tolga'nın doğumgünü vesilesiyle dün gece eğlencoş-iştekiboş yapmaya Taksim'e gittik. Tolga ilk başlarda çok gergindi. Eskiden eli cebinden çıkmayan bir adam olarak Tolga, evlilik, mortgage ve çeşitli taksitlerden sonra cebinde akreple gezen bir insanoğluna dönüşmüş. Halbuse önceki blogda değindiğim üzere.. Ve hatta o yazıyı Tolga'ya maillediğim için aynen buraya kopipeyst edeceğim. Böylece "gündem, benim falanca tarihte öngördüğüm şeyleri bir bir haklı çıkarıyor, ben demiştim. O yüzden bu hafta o yazımı tekrar yayınlamayı uygun görüyorum" diye eski yazısını koyan köşe yazarı tripleri yapmış olacağım.

Neyse ne diyordum, Tolga başta keyifsiz ve tekinsiz haller sergileyerek gecenin kıl-tüyden bir tartışma ile sona erebileceğini hissettiriyordu. Ama eşi Ayşe, ben ve Utku, cansiperane duruşumuzla her türlü tersliği atlattık. İstememesine rağmen bol bol fotoğraf çektik. Adama Asmalımescit'te bir barda pasta bile kestik. Hem o fotoğraflar, hem eski yazımla bu yeni blogda bir samimiyet rüzgarı esecek galiba. Yerime tam alışamamıştım. Koltuğumu ısıtamamıştım. Hele havanın bin derecenin üstünde seyrettiği İstanbul'da, koltuğuma yapışamamıştım desem daha uygun olacak.

"Benim için bu sene uzaktan baktığım film listesinin soundtracki Breakestra-Hiding idi. Bu şarkının beni nasıl buradan kaldırıp Asmalımescide, Nevizadeye, Taksim'in herhangi bir arka sokağına, ucuz veya pahalı Efes biraya, ince kıyafetler giydiğim, kendimi kaybedercesine dansettiğim o günlere götürdüğünü bilemezsin. Yaşama sevincim içime doluyor, öyle ki yaşamak için fazla hevesli hale geliyorum. Bir şansım daha olsaydı, bir daha aynı yollardan geçebilseydim, o yıllara geri dönebilseydim, henüz her şeyin başında olduğum, her hevesin en güzel dönemindeki o günlere dönebilseydim. Hayatımın komplike hale gelmediği, yolların çatallanmadığı, ertesi gün yapacaklarını düşünmediğin o kaygısız Nisan'lara dönebilseydim...Güzel bir film sonrası efil efil İstiklal'de caka satsaydım tekrar, Gizli Bahçe'ye girip buz gibi bir bira içseydim, etrafa kaçamak bakışlar atarak ağzımızı yırtarcasına gülebilseydik tekrar, kendimizden geçene kadar içebilseydik, orada dans ederken "işte şu an ölsem gam yemem" diyebilseydik, çıktığımızda kılığımızdan utanacak kadar terleyebilseydik, "ben kimim" dediğimiz yıllara bir dönebilseydik yahu... Ne olduğumuzu, kapasitemizi bilmediğimiz kadar özgürdük işte. Ne oldu cevapları verdik de, her şeyi öğrendin de ne oldu? Akşamüstü yeni alınan bir çift ayakkabının sevinciyle, Taksim girişinde yeni kararan havayı görünce hüzünlenirdim, eve dönmeme 8 saatcik kaldı diye. Sabırsızlanırdım; o kalabalığın bir üyesi olayım, kuşatsın beni her şey. Genç kızlar, genç erkekler, algıda seçiciliğin dorukta yaşandığı, çevrende sadece yaşıtlarını gördüğün o yıllar... Rengarenkti herkes, hepimiz çok güzeldik, hiç birbirimize benzemiyorduk. Kimse işe güce eğilmemişti daha, gözler arıyordu. Neyi arıyordu? Daha onu da bilmiyorduk. Açlıkla bakıyorduk işte, gördüğümüzü emiyorduk sanki. Mutluluğu arıyorduk, mutluluğun ötesini arıyorduk. Genç insanlar olarak gecenin ileri saatlerini arıyorduk, sosyal kimliklerimizden sıyrılacağımız, daha basit ve kolay şekilde iletişim kuracağımız, varoluş problemlerimizi alkolle buharlaştıracağımız, kültablası gibi kokacağımız, daha loş, daha groovy, daha tok renklerde, mesela hardal sarısı duvarlarıyla Gizli Bahçe'de, ışıltılı manzarasıyla Nu Teras'ta ama içten içe nerede olduğumuzu bilmediğimiz o yerde buluşmak istiyorduk. Hepimiz aşıktık, hem başkasına, hem müziğe, hem sinemaya, hem daha bilmediğimiz bir çok sırra, hayata. Yokuştan aşağı bisikletle inermiş gibi içimizi bir hoş eden o hislere kapılıp gitmiştik. Daha üniversite bitmemişti, hayata da yeni başlamıştık."

Gecenin içki bilançosu:
Miller
Vodka şeftali (içindeki alkol önce buz doldurtularak, sonra üstüne habire meyve suyu koydurularak seyreltilmiş)
Vodka fındık (shot, sonu getirilemeyeceği anlaşılıp önce kibarca yudum yudum içilmiş, sonunda Nevzat'a devredilmiş)
Soda
Buzlu su
Vodka limon (Ayşe'den özenilerek istenip, sonra ilk yudumda içilemeyeceği anlaşılınca Ayşe'nin ısmarladığı bir vodka portakal ile değiş tokuş edilmiş ve o da içilemeyip bırakılmış)
Efes Dark (Yarısı içilerek gerisi kaderine terk edilmiş)
Mojito (Leb-i Derya tarzı, enfes, tamamen içilmiş, utanmasa nane yaprakları bile kemirilecek)
Ayran (- Kapalı mı açık mı olsun abla? - Kapalı) Yer yüzünde başka hiçbir içki yoktur ki garson getirmeden önce kapalı mı açık mı diye sorsun. Bize de bu yakışır.

25 Temmuz 2008 Cuma

Girl Power (Rakı şişesinde balık olmaca)


Türkiye günlerimin şerefine hayatımdaki üç süperkadından ikisi, annem ve teyzem, beni Moda'da balık yemeye götürdüler. İçkinin benim için pek de su gibi akmadığı gecede, şarabımla, adabımla balığımı yedim. Annemle teyzem ise rakıladılar.

Gecenin sonunda Psyduck misali "başım ağrıııyorrooaaaaaar" buyurduğumdan dayımlara gitmedim, aile halkasına katışamadım. Bu günlük de bu kadar. Kısmetse yarına makyaj akıtacak kadar danslı bir gece diliyorum.

Back To The Future

İstanbul'da son günlerim geldi çattı. Bir hafta sonra bugün gurbetçi dolu bir uçak vasıtasıyla Stockholm'e geri uçacağım.
İlk gidişimdeki kadar özler miyim buraları, bilmiyorum. Bir yerden sonra kafa kaldırmıyor be atam, İstanbul'u bile tadında bırakmak lazımmış, bilemedik. Çift matine arkadaş turlarından sonra kendimi uzaktan seyretmeye başladım. "Nasılmış oralar?", "Dönmeyi düşünüyor musun?/Vallahi kal, ne yapacaksın buralarda!", "Erkekleri yakışıklı mıymış?/Kızları güzel miymiş?", "İçki orada pahalı mı?/Takılacak güzel yerler var mı?", "Okul ne zaman bitiyordu şimdi senin?" fiks sorularına fiks menü cevaplar uydurdum. Bir ben oldum benden içeru.
Gidince yine kış kıyametle uğraşacağız. Belli ki bu şortlar, elbiseler giyilemeyecek. Belli ki şappi şappi babetler yerini dağ gibi botlarıma bırakacak. Üstelik ayağımı suya sokamadan... Hof.