ünlü insan inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ünlü insan inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2013 Salı

Koltuk sevdası

Başbakanlar, bakanlar veya ne bileyim, bu saydıklarıma göre biraz daha alçakta da dursa kategorik olarak yüksek derece ve idari pozisyonda devlet hizmetinde bulunanlar için görev ile birlikte peşinen gelen saygınlık tadını aldıktan sonra vazgeçilmezleşiyor. Hele en eğitimsizin, donanımsızın, zırcahilin bile çeşitli çıkarları garantilemek için verilen yasal/yasadışı maddi ve manevi desteklerle yükselip bu yerlere varabileceğini düşününce, koltuk sevdası denen şey Türkiye ve altyapısızlıkta Türkiye benzeri ülkelerde daha şiddetli gözlemleniyor olsa gerek. Yalnız, koltuk sevdası sadece siyasette ortaya çıkan bir kavram değil; üstüne farklı bir sorumluluk, ifade hakkı/yeteneği giyineceği herhangi bir işi yapan bir insan, bahsetmek istediğim örnekte mesela bir oyuncu rolüne aşık, tüm oyuncu kimliğini, dahası karakterini bu rol ile tanımlayan bir hale gelebiliyor. Bazen böyle bir kimlikbenimsemeciliğin, oyuncunun beklediği ilgi ve sevgiyi alamadığı zavallılık yıllarının hemen sonrasında gelince, benzersiz yoğunlukta bir şımarma ve şuursuzluk yarattığını bile söyleyebiliriz.

Oyuncuların uzunca bir süre hak ettikleri ilgiyi göremediklerini, hürmetle karşılaşır karşılaşmaz da sevindirik olduklarını nereden biliyorum? Senelerdir oyuncu röporajlarda duyduklarımı kolajladığımda üç aşağı beş yukarı şöyle bir manzara ortaya çıkıyor çünkü:

Bir hevesle konservatuvara gidiyorsun, çok büyük, en  büyük isimlerle (muhakka Yıldız Kenter vardır o sayılan hocaların arasında) çalışma fırsatı buluyorsun, mezun olduktan sonra senelerce tiyatroda büyük eserleri boş salona üç kuruş parayla yorumluyorsun, işin doğasına aykırı şekilde neredeyse asgari ücretle sanatçılık yapıyorsun. Parasal sıkıntların, tiyatro seti arkasında soğan ekmek yemelerin filan ardından birileri komedi oyunundaki Kırmızı Burunlu İbiş performansını görüyor, kolundan tutup çekiyor ve seni televizyon dizisi Çiçek Taksi'de Deli İbrahim filan adında, saçmasapan bir karakter oynamaya davet ediyor. Adamakıllı senaryo olmadığından, kafana göre, kendinden vererek, kör topal idare etmeye çalışıyorsun. O esnada maddi olarak belini biraz düzelttiğinden konservatuvardan beri sevgilin, artık kartlaşmış, çıtırken kıtır olmuş Berrin'le nihayet evleniyorsun. Derken Cingöz Recai dizisinde Recai baş karakterini  oynamak üzere bir teklif geliyor. Piyasadaki en prestijli ekibin çektiği bu tarihi dizide, sert ve inatçı bir adamı oynamaya başlıyorsun. Sokakta durdurulacak kadar ünleniyorsun birden, Cingöz Recai olay oluyor. Medya gruplarının kiloyla dağıttığı "En sevilen komedi", "En iyi erkek oyuncu" ödüllerini topluyorsun, reklamlarda Recai imajını bozmayacak ürünler tanıtıyorsun, Özel İrem Su Üniversitesi'nden "Yılın en seksi erkeği" sıfatını plaket olarak alıyorsun, GQ'da ideal kadının insanı nasıl baştan çıkarması gerektiğini tarif ediyorsun, geceleri Asmalımescit'te kaldırımda otururken kuyruksokumunu fotoğraflayan paparazzilere tükürüyorsun, Berrin'i boşuyorsun, hacı sakalı bırakıp Cihangir'e taşınıyorsun, döküntü "genç işi" giyinip 19 yaşında bir kızla gezmeye başlıyorsun. Bu arada Cingöz Recai hala sürüyor, günde 17 saat, haftada 6,5 gün yaptığın bu mesai artık kanına işlemiş. İnsanlar sana "Recaiii! Recaiii!" diye sesleniyor, bıyığını burup masaya aynı dizide olduğu gibi vurmanı bekliyor, sen de yapıyorsun, istediklerini veriyorsun; onlar da senin istediklerini veriyorlar, alkışlıyorlar ve daha da beğeniyorlar. (Tabii bu yazı açısından işimize yaramayan hikayenin kalan kısmını da anlatalım: Cingöz Recai bittiğinde, oyuncuları senaryo gereğini yeteneği nisbetinde yapanlar olarak değil, oynadığı rol olarak gören bir başka yapımcı Recai'yi istediğinden, dizisine aslında Recai karakterini koymak istediğinden ve bunu seni kendi dizisine yerleştirerek yapabileceğini düşündüğünden sana Secai karakterini vererek dizisine davet ediyor. Gidip Secai görünümlü Recai'yi oynuyorsun. Birkaç dizi böyle, Recai dibe çökene ve yaptığının makbul bir iş olmadığı ortaya çıkana kadar gidiyor.)

Rolün getirdiği koltuğun sevdasına geri dönersek;

Daha önce blogda analizine ucundan girdiğim Oktay Kaynarca da Yıldız Kenter/soğan ekmek dönemini geride bırakmasını takiben, birkaç vasat dizide oynaması sebebiyle adını duyurmaya başlamıştı. "Reis! Kolu bacağı keseriz!"i oynadığı Kurtlar Vadisi'ne indikten sonra, sokakta aslında oynadığı role gösterilen hürmeti benimsedi ve koltuğuna yapışıverdi. Çakır ile kendi kişiliğini karıştırıp asarım-keserim diye tehdit etmeye, mafyaya göz kırpıp öpücük göndermeye başladı, hatta hızını alamayıp "Benim babam da muhitimizin kabadayısıydı, kodum mu oturturdu" diye demeçler bile verdi. Sonra meşhur bir mafya babasıyla telefonda görüşmelerinin deşifre edilmesi, çarşaf çarşaf gazeteye düşmesiyle korktu herhalde, sevdalandığı koltuğuna bir daha poposunu koyamadı. "Komedi oynayayım, hiç bana uymayan şeyler oynayayım. Mümkünse salağı, avanağı oynayayım" düzeyine geldi, belki de arkada döndürdüğü işlerinin selameti açısından öyle bir vitrin yaptı kendine. Halbuki olay medyaya düşmüş olmasa eminim Kaynarca'yı ekran hayatının son demine kadar kolu bacağı keser halde, öfkeli buz mavisi gözleriyle, kravatsız takım elbiseleriyle görecektik. Her işte bir hayır var sahiden (bu arada kendini rolü sanan oyunculara örnek Tamer Karadağlı da vardı, onu da not edelim).

Kaynarca nere, bu yazının asıl konusu Uğur Yücel nere...  diyeceksiniz. Haklısınız. Bundan sonra oyunculuk adına hiçbir şey yapmasa bile gönül locamızda yeri hazır Yücel'in. Seçmece birkaç şey saymak gerekirse; önümüzü saygıyla ilikleten performansıyla Muhsin Bey'de sonradan feleğin çemberinden geçecek saf türkücü oluvermiş, Aziz Ahmet dizisini sapıkça bir sevgiyle izletmiş, TRT'ye Karanlıkta Koşanlar adında, belki de ilk gerilim/dedektif dizisini çekmiş, belli ki ortalamanın üstünde vizyon sahibi bir insan. Ejder Kapanı'nı filan sevmedim de, en son birkaç bölümünde döktürüp, ardından sığ komediye evrilmesinden kendisinin bile tedirgin olduğunu sezdiğim bir Canım Ailem macerası vardı. Haydi, Canım Ailem'i de üç-dört bölüm hatrına seveyim, tam puanı hak edecek biri diyelim. Ayrıca sanatın başka dallarıyla, mesela müzikle de ilgilendiğini, tumba bumba çaldığını, entelektüelere has bir takım işlerle uğraştığını, öyle avamlarla değil Türkiye'nin birinci sınıf olarak nitelendirilen ünlüleriyle muhatap olduğunu, gezip tozduğunu da biliyoruz.

Evet, işte şimdi muhitimize geldik:

Radikal Kitap, geçenlerde ana sayfadan reklam ediyor: Uğur Yücel'in ilk kitabı Yağmur Kesiği çıkmış! "Hemen giderim kütüphaneye bugün. İstetirim, getirirler, bir güzel okurum" diyorum. Sonra yazının altlarına doğru inince kitaptan bir öykü koyduklarınu görüp seviniyorum, başlıyorum okumaya merakla.

Gece... Şimşekler. Gökyüzü köşkün üstünde. Bulutlar simsiyah... Köpekler, at kişnemeleri duyuluyor... Harabe köşkün önünde zifirî bir insan silueti görülüyor. Adamın yüzü yok!. Karaltı bütünüyle. Tam önümüzde duruyor. Şimşekler çakıyor. Çok büyük gürültü. Bir kadın sesli adam opera söylüyor. Rusça. Arkada bembeyaz olan müştemilat kulübesinin kırık camından bir soluk benizli kırmızı gözlü adam görüyoruz.

Biraz eyvah kokusu alsam da umutla ikinci paragrafa geçiyorum: 

Gırtlağına kordon dolandı aniden. Acıyla hırıldıyor adam. Guzman bu adam. Dili kıpkırmızı ve kertenkele gibi yüzü. Fırtına kameranın içinde. Herşeyi uçuran bir rüzgâr bu. Dallar, çitler uçuyor. Uzunca bir plan bu kameranın üstüne uçuşan parçacıkları görüyoruz... Köşk arkada. Önümüzde Lefteri. Kameranın içine bakıyor. Harabenin duvarları gri. Arkada beyaz-siklamen otrişlerle kadınlar patlıyor resimde.

Şimdi biraz da sonundan bandıralım: 

Lefteri’nin vücudundan kanlar fışkırır. Beyninden de! Fünyeler tam çalışmıştır. Paramparça olarak ölür!
Film icabı!
Hayata bak Cacık!

Siyah bulutlar, harabe köşk, çakan şimşekler, havlayan köpekler, kadın sesli bir erkeğin Rusça söylediği opera, kulübenin kırık camından görünen soluk benizli, kırmızı gözlü adam, bir de kertenkele yüzlü adam. (Siklamen otrişli fahişe mega-klişesine girmeyi içim kaldırmıyor.) Gözümün önünde ilk canlanan şey, Roger Corman'ın 60'larda yaptığı tatlı, ılık korku filmleri. O filmlerden 50 sene, daha nice korku/gerilim filminden kaç onar sene sonra, maalesef bunlar sadece klişe üstüne klişe.

E, bir de üstüne "Hayata bak Cacık!". Bu cümleyi Uğur Yücel'in ağzından duymuş gibi hissediyorum, yüz ifadesini görmüş gibi oluyorum. Ufak bir Google'lama operasyonundan sonra hakikaten görüyorum da fotoğraflarda.


Düzinelerce "Hayata bak Cacık!" görüyorum. Argo laflar ağzına pek yakışan, son yıllarda üstüne yapışan kabadayı/başkomiser rollerde hep aynı yüzle baktığını fark ediyorum. Dahası, o yüzde, o ruh haliyle oturup bunları yazdığını. Kendine oluşturduğu bu çatı katı, bu yakası göğüs kıllarının bir kısmını sergileyecek kadar açık, fakat yüreği eski bir sevdadan ötürü sımsıkı kapalı, hırıltıyla konuşan, tüm işlerin sonunda gelip insafına kaldığı harbi delikanlı karakterinin, Yücel'in gerçek kişiliğini ele geçirdiğini düşünüyorum. Bir de, öyküyü göstermek için telaşla e-mail attığım iki kişiden biri olan Baron von Plastik'in cevabında söylediği gibi:

"... geriye attığı kafasıyla öne çıkardığı gerdanı, çatık kaşları ve uzaklara boşça bakan gözleri unuttuğum bir geçmişten beri aynı. (...) başarısızlık yönü ile daha bir Ayşegül Aldinç sanki. Bütün o çok ün, tanınmışlık, olduğu var sayılan yetenek falan, son tahlilde gerçek bir ilerlemeye, bir adım sonrasına yetmiyor. Çakılıp kalıyor "sanatçı" . Yeteneğini başka alanlarda arıyor. Arıyor da, bi bok bulduğu yok!"

Sonuç itibariyle; koltuk sevdası çok fena bir şeydir. Uzak durunuz.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Vah canım Samuel

 

Ah Canımz Ahmedz'e bir faydası olur mu, şansız şöhretsiz geçen 20 yılı geri getirir mi, bilmiyorum ama Samuel Jackson impersonatoru olarak bir impersonatorluk kurabilir sanki, ne dersiniz? 

Onu yapmazsa, 90'larda kazara ünlü olan şarkıcı skecinde kendini oynayabilir. Her on senede bir bu skeç oynanacak belli ki. Bayülgen'de oynar, Beyaz'da oynar, Star TV'nin ucuza kapattığı sevimsiz, tedirgin gülüşlü, Cem Yılmaz bıyık-sakallı, gazete köşesinde okuduğu zavallı fıkraları şakaya çevirip satan, her dönem yenisiyle değiştirilen sunucu oğlanlarının konuğu olup oynar. Sonraki on senede Bayülgen'in kızının talk show'unda yine oynar, Beyaz'ın oğlununkinde oynar, Star TV'nin tükenmeyen stoğundan çıkardığı yeni sevimsizinin şovunda oynar, oynar babam oynar. "Eskiden bir ara ünlü olan adam" rolüyle Ah Canımz Ahmedz çok ünlense sonra mesela, düşünsenize, ne acayip. Nihayet yine ünlü oldu diye sevinsin mi, kısa bir dönem ünlüyken ünsüz düşen gençliğinin hatırlattığı başarısızlığa, bu başarısızlığı tekrar tekrar çok güzel canlandırmasına dertlenip üzülsün mü? Halk kime gülüyor o durumda, ne bilecek? Şimdi bu adam başını alıp nerelere gitsin?  

3 Aralık 2012 Pazartesi

Beyoncé gibi adamsın, çalışıp kazansana

Senelerdir MTV'ye hiç bakmadım değil, arada eski alışkanlıkla genç işi müzikte moda neymiş görmek için geçeken yokluyorum, ama her seferinde Küçük Hamilenin Büyük Dramı veya Dejenere Gençlik Sınıfta Kaldı isimli reality showlar çıkıyor karşıma. Bir türlü müzik videosu, hit şarkıların sondan başa sayıldığı herhangi liste programı yakalayamadım. Belki kanal format değiştirdi, artık sadece böyle rezaletle yürütüyor işleri, o kadarını da onlar bilir. Dolayısıyla popüler müzik kaynağım sadece spor salonunda çalanlar. Orası da pek yakın takipte şükür, hiçbir şeyden geri kalmıyorum. Mesela bu Gangnam Style utancı çıktığında da, spin hocası şarkıdan bayana kadar bir-iki defa eşlik ettik spin halinde. Ben de öyle dünya çapında ünlü olduğunu bilmiyorum (aylar önceydi bu dediğim. Belki o zaman değildi?), sınıftaki Koreli kıza hoşluk olsun diye çalıyor herhalde diye düşünüyorum saf saf. Benim kurduğum hikayeye göre hoca tesadüfen böyle şaka şarkısında denk gelmiş, o kızı düşünüp hemen ismini almış ve derste çalarak bize gülmece yaratıyormuş. Meğer öyle değilmiş; şarkı Youtube'a yüklenmiş amatör bir şaka şarkısı değilmiş, gerçekmiş, ünlüymüş, insanlar gülmek için değil basbaya dinliyormuş filan. Bir de dansı varmış herhalde, onu neyse ki görmedim. 30 yaşındayım, o gözler daha bana lazım.

Yine spor salonu, yine spin dersi esnası, dün oluyor bu dediğim, hoca bir şarkı çalıyor. Sesinden tanıdım, Beyoncé. Şarkının ortalarında, nakarat gibi dönen yerinde "...killing me softly..." diyor. Eve gelince arattım, şarkı bir senelikmiş. Daha önce derste duymamışım bunu, hoca ilk kez çalıyor (yalnız buraya kaydolalı dokuz ay oldu, belki önceki üç ayda çaldıysa, kaçırmış olabilirim). Sonuçta, şarkının videosunu o vesileyle izlemiş oldum, çok da beğendim. Bunca alter grup avuçlayadursun, Beyoncé kapıp götürmüş işi. Yani şu an piyasadaki en alter videoyu popolarenin popolaresi Beyoncé çekiyor, bizim indie camia da anca film yıldızlarıyla evleniyor, Hollywood'la dünür oluyor. Gel de sinirlenme.

Küçüklüğünden beri yaşlandığında yapılacak belgeseli kapsamlı olsun diye her hareketini videoya kaydettiriyor, çocuğunu doğurmadı, taşıyıcı anne bulup doğurttu, göründüğü gibi sevecen değil tam bir şirretmiş dedikoduları bir yana, Destiny's Child zamanından beri uzaktan uzağa severim Beyoncé yi. Bu yüzden üşenmedim, videodaki muazzam hallerinden size bir demet yaptım.


Bir de Technicolor filmler gibi grenli görüntüleri, Audrey Hepburn'ün Funny Face'teki kılığı ve fon olarak özenle seçilen o retroaktif renklerdeki übertasarım sandalyeleri kaçırmamakta fayda var: 


Grenli görüntü dediysem, bir başka videodan cayır cayır görüntüler:


Hele bu üstteki pozda Anita Ekberg gibi bir fettan güzellik yok mu?


Var, var.

14 Kasım 2011 Pazartesi

90'larda Kalan Bir İdeal: Modern! Türk! Popçusu!

Master sebebiyle İsveç'e taşındığım sıralar Türkiye'nin, Türkiye'deki her şeyin çok üstüme geldiği bir dönemdi, ben de bu yüzden İskandinav tipi kara kışın ortasında özlem duymak için sadece çocukluğumun Türkiye'sini seçtim. Hatırladığım tüm kareler adeta Instagram efektiyle sarıya boyanmış gibi sevimliydi; sol üstten vuran göz kamaştırıcı ve tembel güneş ışığı tüm soğuk mavilerin etkisini yitirip bordoya ve mora dönüşmesine sebep oluyor, karın kışın ortasında insanın içini ısıtıyor ve hatta ileri aşamalarda özleme dönüşüp yakıyordu bile. İçeriye pis bir kuzey ayazı üfleyen camdan dışarı bakarken dalıp gitmeyi en sevdiğim anılar çocuklukla ileri ergenlik arasındaki dönemde, dolayısıyla 90'larda gerçekleştiği için 90'lar İsveç'teki ilk çetin kışım boyunca bir nevi sığınağım, bu sığınağa girmenin en kısa yolu da YouTube'da o dönemin şarkılarını bulup dinlemek oldu. Dolayısıyla iki koca bavul haricinde 90'ların Türk popunu da sırtımda tıpkı sönmüş bir paraşüt gibi taşıyarak kilometrelerce uzağa, Stockholm'e getirdiğim o günden itibaren düzenli olarak bu meseleler üzerine düşünüyorum. Blogda yer alan ünlü incelemeleri, tutup aklımın uzun süredir tozu alınmamış bir köşesinden çıkardığım türlü türlü saçma detay da bu sığınaktan bulduğum ve güncel bir olayla gözümde önem kazanan şeyler. O sayede karşılaştırmalı edebiyatla olayların seyrini inceleyebiliyorum.

Bu girişin ardından, hakkıyla davamı açıkladığımı düşünerek, mevzuda arkalara ilerliyorum.

90'lara (fakat sadece 90'lara değil, magazin alemine dair saçma herhangi duruma) en az benim kadar meraklı Çerez Hilton blogunda Levent Yüksel'in hemen aşağıya koyduğum fotoğrafını epey bir süre önce görmemle bir şeyler tetiklendi. Fotoğrafta Güliver'e tırmanmaya çalışan bronz insancıklar görünümündeki ödülleri kucağında taşıyan Levent Yüksel papyonuyla, Sertab Erener o dönemki imajı uzun kadife elbise-şapkasıyla, Uzay Heparı "ishal olmuş yavru kedi kakası" tabir edilen renkte bir İbrahim Erkal ceketiyle (o zaman İbrahim Erkal henüz garsonlukla iştigal etmekteydi, ama Uzay Heparı tüm ileri görüşlülüğüyle seneler sonra gelecek "büyük beden ceket giyen türkücü" sorununa temas edercesine) poz vermiş. Hepsi Türk popunu Eurovision'da en güzel, en modern, en cumhuriyet çocuğu şekilde temsil edecek yetkinlikte. Diploma mı, buyur, konservatuarın şan ve şöhret bölümünden kapı gibi diplomalı Sertab. Keza bas gitarı bas bas bağırtan Levent. Motosiklet meraklısı, evlilik öncesi hamile kalan marjinal ve modacı sevgilisiyle müzik dehâsı Uzay. Ortadaki kilim desenli gömlek giymiş ve karne günü samimiyetiyle bu iki cool grubu birbirine kenetlemek için çabalayan arkadaşı tanıyamadım, ama şarkı sözü yazarı, aranjör falan olduğu farz edilebilir pekalâ.


Bu fotoğrafla aklıma geldi; doğru ya, Levent Yüksel ilk albümü piyasaya çıktığında bir acayip imaj tutturmuştu. Kucakta oturtulup vantrilok marifetiyle konuşturulan o tuhaf kuklalar gibi gömleği ve papyonu ile ödül törenlerine, canlı yayınlara gidiyordu. Hakkında hiçbir şey bilmeyen biri, şu fotoğraftaki haline bakarak astro fizik dalındaki üstün çalışmalarından dolayı Nobel'e aday gösterildiğini falan sanabilir rahatlıkla.


İlk albümü Med Cezir'e denk geliyor sözünü ettiğim dönem. O Med Cezir ki en Türk popuna yabancı kolej çocukları tarafından bile aynı şu heykelcikler gibi kucaklanmıştır. Yeterince ve otantik sayılabilecek mesafede Türk ezgisi, ağırlıkla flamenko gitarı, Onno Tunç'a özgü gördüğüm iç burkucu, derinlikli ve entellektüel (?) bir pop türünün harmanlandığı bu muazzam albümle ilgili yakın zamanda Levent Yüksel'in "İlk albümümün Best of'um olacağını nereden bilebilirdim ki?" röportajını okuyup adamın haline üzülmüştüm doğrusu. Büyük marka Sezen Aksu Akademisi'nin henüz outlete dönüşüp "NapÇAM, gelCEM, etini etime dayıyCAM" türü ucuz espirilere bel bağlamış şarkılar yaparak üç kuruşa satmadığı bir dönemdi o. Şarkılar yıllanmış tecrübelerden damıtılmış enfes sözlerle, detaylarla süsleniyor ve popülerlik kaygısı olmaksızın Türk popunun baş tacı Med Cezir gibi albümler yapılabiliyordu. Sonra? Sonrası karışık:

Papyonlu, "istirham ederim" cumhuriyet çocuğu gidiyor, yerine tırına binip "ana avrat düz giden" şoför Levent geliyor. 

Türk popu da (Türk insanı ve) tıpkı bir paket lastiği gibi ne kadar uzağa çekersen çek o hızda geri dönmeye mecbur sanırım. Bu yüzden giderek (kıro) özüne dönüyor ve bunu hiçbir bronz heykelcik, ishal kedi kakası ceket veya oktav dolusu ses değiştiremeyecek. Neyse ki "Asya'yla Avrupa'nın keşişişim noktaşı" bahanesi var da, bir gün nasılsa aniden aydınlanıp Avrupaîleşeceğimizi düşünerek, ona sıkı sıkı tutunuyoruz.

Benim için fark etmez, sözkonusu görüntünün klibinden kırpıldığı Zalim'i her türlü çok severim.

13 Ekim 2011 Perşembe

Ugly is the new cool ve sen bunun farkındasın

Bundan yaklaşık on sene önce bir akşamüstü, Hülya Avşar'ın yerli Madonna olduğuna aniden kanaat getirmiş ve o an telefonda konuşmakta olduğum arkadaşıma bu düşüncemi aynen iletmiştim. Açıktır ki tespitimin sebebi, Havşar'ın Madonna'yı andıran bir müzikal yetenekle popta devrim yaratması veya cinsel fantazilerini ve tercihlerini şarkılarında dile getirecek kadar açık sözlü, gözü kara oluşu falan değildi. Daha ziyade ikisinin de burunlarından tüten "HIRS!HIRS!" ünlemlerini görebiliyor; bu HIRS!ın asidiyle önce çevrelerindekileri, sonra da kendilerini eriteceklerini tahmin ediyordum. İkisi de 2000'lerde bitecek bir oyunun son perdesinde, arsızlıklarıyla parlatmaya çalıştıkları ve sonsuz inandıkları dehâlarını, belli ki — kazara, kendilerini yok etmekte kullanacaklardı, hiç şüphem yoktu. Bugün, kendi hayatımla ilgili bile bu kadar keskin doğrulukta tespitler yapamadığıma hayıflanarak ve biraz da şaşırarak durumu izliyorum. Beklediğimden daha da görkemli bir çöküş oldu doğrusu, ikisini de hemen yazının başında gönülden tebrik ediyorum.

Yerli Madonna tezimi geliştirmeye başladığım sıralarda, Havşar magazin programlarının formülünü çözeli birkaç sene oluyordu. Sebepsiz yere onu haber yapacak "En güzel benim!" parodisine iyiden iyiye ısınmıştı. Kendi hayatından da öğeler taşıyan yaban bakışlı taşralı güzel rolünün hakkını vermek üzere ve takdim edildiği gibi ondan geri alınmış güzellik kraliçesi tacının öcüyle başladığı sinema oyunculuğunu rafa kaldırmış, bir süredir bet sesiyle albümler, albümler yapıyordu. Bu albümleri kimse almıyordu diye tahmin ediyorum; daha ziyade ekranda denk geldikçe bakılması/tanık olunması gereken bir vak'a idi Havşar. Sevimli-sevimsiz arasında gidip gelen bir arsızlık ve ısrarcılıkla, varlığına başkalarını şahit tutmak istiyordu. "Madem filmlerime baktınız, elimi külodumun içine sokup mastürbasyon yaparken bile izlediniz, o halde bunları da görmek isteyeceksiniz" der gibi bir hali vardı. Nitekim, Avrupa standartlarında güzel kadının pek görülmediği bir ülkede, Abdurrahman Çelebilere sorgusuz sualsiz vurgunuz diye, biz de sözünden çıkmadık. Aynı filmlerinde canlandırdığı yoksul ve okumamış, (dolayısıyla bir türlü Ülkü Öğretmen olamamış) cahil kızlar misali bir süre kendi gibi sonradan parayı bulmuş gariban futbolcu oğlanlarla "gezdi", sosyetik bir kısmet bulduğunda da aşk gemisini derhal oracıkta demirledi. Medeni haline eklediği bu soylu soyad sayesinde uluslararası yüksek statü sembolü tenis sporuna başlayışının (daha golf bu kadar bilinen bir statü sembolüne dönüşmemişti — en azından Türkiye'de) travmasını henüz atlatmıştık zaten, müzik merakını da hoş gördük. Sosyeteye girmiş ünlü ve zengin bir oyuncuydu artık Havşar; ama belli ki içten içe hor görüldüğünü bilmenin küskünlüğüyle, dahası, taşralı görülmenin sıkıntısıyla kendini daha başka dallarda, kimbilir olimpiyatlarda da kanıtlaması icap ediyordu. Bu yüzden hiç durmuyor; ismi "ekstra" olarak Avrupaileştirilmiş bayi toplantılarında şarkı söylüyor, Anadolu Hisarlarında konserler veriyor, açık artırmalara katılıyor, tişört tasarlıyor, dergi çıkarıyor ve haftada en az iki gün magazin programlarında kortta koşarken eteğinin altından görünen külot görüntüsüyle konuk oluyordu. Tenis demişken; Havşar, halkın büyük kesimi için varlıklı ve soylu bir yaşamı çağrıştıran bu spor dalında, kalıcı bir iz bırakmak için adını taşıyan bir tenis turnuvası (Hülya Cup) düzenlemeye de henüz başlamıştı. (Halbuki birkaç sene öncesine kadar nisbeten şuurlu davranıp, beste istediği Kayahan'ın ona yazdığı "Hülyam" parçasını "insan kendi kendine, kendi adıyla şarkı söyler mi? Ben o şarkıyı ne yapayım? "Hülyaam" diye şarkı mı söyleyeceğim?" diye olaylı şekilde reddetmişti. [Bu olay Kayahan'ın içinde ukde olduğundan mı, bilinmez, sokak ve caddelerine şarkı adlarını verdiği bir sitede, Geceler Caddesi ve Mavilim Caddesi'nin kesişiminde bulunan Hülyam Çıkmazı'nda oturuyormuş kendisi.]  Fakat artık ok yaydan çıkmıştı belli ki; bana kalsa Havşar, Hülya Cup'ta Hülya dergisi okurken, bir yandan "Hülyam" diye bir parçayı pekala okuyabilirdi.)

Kanımca, Havşar'ın asıl gözden düşüşünün iki sebebi vardır: Birincisi; hiçbir baltaya sap olamama konusunda doktorasını yüksek onur derecesiyle tamamlayan kardeşi Helin Avşar'ın bu sefer de modacılığı denemeyi istemesi sonucunda, ona destek çıkmak için modacısı Canan Yaka'yı bırakması ve böylece bu dolgun hatları avantajına kullanmayı bilen bu alaturka modacıyı hiçbir zaman dikkate almadığı kaplumbağa rakibesi Gülben Ergen'e kaptırmış olması. (Bir buçukuncu sebep olarak, Gülben Ergen'in hep ikinci gelmekten yorgun düşüp, vitesi artırması ve kendine modadan ve imaj yaratmaktan az çok/kör topal anlayan bir orduyla Havşar'a makas atıp önüne geçmesini söyleyebiliriz.) İkinci sebep; Türkiye'de eşi benzeri olmayan bir kayıtsızlıkla ("Misafir bulduğunu yer, yiyeceksiniz, n'apalım" stili) önümüze getirdiği şarkıların çok daha kötülerinin bile çok daha fazla satacağı bir müzik piyasasının, onun yokluğu esnasında Türkiye'de filizlenmeye başlaması. Havşar Kayahan'dan beste almaya çalışadursun, bir zamanlar hor görülen anonim isimlerin pop tabanlı arabesk besteleri kapış kapış gidiyordu ve Hülya Avşar'ın başı bu durumları gözlemleyemeyecek kadar kalabalıktı; bir yandan babasının kopyası olduğu için basın tarafından "Dağ, fare doğurdu" şeklinde lanse edilen küçük kızının fiziksel özelliklerini savunmak için saldırganlaşıyor, öte yandan eli dursa ayağı durmayan ve dikişi nasıl tutturacağını (her iki anlamda da) bilememiş kızkardeşi Helin'i iflah etmeye çalışıyor, bu arada basına fire vermemek için annesi ve babasına kesin konuşma yasağı koyuyor ve nihayet yepyeni aşk maceralarına yelken açan kocası Kaya'nın çapkınlıklarına karşı başını öbür yöne çevirerek, sosyete ile yapmış olduğu asıl evliliği sürdürmeye çalışıyordu. Eh, böylesine üstün çabaya, multitaskingin böylesine yürek dayanmaz. Araya üç talk show, beş ekstra, yedi tanıtım, onbeş kort ziyareti de yerleştirince, bir yılda on yıl yaşamış kadar olur insan diye tahmin ediyorum.

Taşranın sosyeteyle evliliği, Kaya'nın ünlü bir barda dansçı olarak çalışan bir kıza tecavüz ettiği iddiası gündeme geldiğinde, Kaya "Tecavüz yok, rızasıyla beraber olduk" dediğinde ve dava, delil yetersizliği sebebiyle verilen takipsizlik kararıyla sona erdiğinde sarsılmamıştı. Sarsılması için, Kaya'nın bilerek ve isteyerek yapacağı son bir hamle bekleniyordu herhalde. Nihayet bir gece magazin gazetecilerinin Ferrari'siyle ilgili sorduğu (muhtemelen tuzak) bir soruya, Kaya'nın sarhoş saflığı sonucu düşmesi üzerine, Havşar'la eş zamanlı şekilde, Feraye'yi öğrenmiş olduk. Görüntüyü hızla ileri sararsak; boşandılar, Kaya Feraye'yle evlendi ve elini ayağını gece hayatından çekti. Şıp diye. Ölür müsün, öldürür müsün? On yıla yakın kocan uslansın diye bekliyorsun, aniden bir kadın gelip senin çözemediğin problemi hapşırır gibi kolayca ve neredeyse içgüdüsel şekilde çözüveriyor. "En güzelim!" diye ünlemene, en ağır cevap. KayaÇ'nin verdiği cevap hem "Hadi ordan be! Sen de güzelsen . . ." şeklinde okunabilir, hem de "Senin güzel sayıldığın bir âleme, ben bıyık burmam, tenezzül dahi etmem". Gidip Hülya Avşar'ın güzel denen tüm fiziksel özelliklerinin tam tersine sahip bir kadına aşık olup, uslanmak. Tutum bakımından da en zıt yönü, Feraye'nin kendine güveni. Sınıf atladığını çevresindekilere tüm örtülü ve açık sinyallerle benimsetmeye çalışan Havşar'daki güvensizliğin aksine. Veya, kimbilir, bambaşka bir sebepten. Bu yazının konusu Havşar, KayaÇ'ın seçimleri değil. O yüzden, "Ah şu erkekler!" başlıklı bir yazıda ele alınmak üzere, şimdilik Kaya konusunu bir kenara bırakıyorum.

Olduğunu sandığın hiçbir şey olmadığını farkediyorsun, işin o kısmına gelelim. Havşar, boşandıktan ve eski kocasını ömür boyu benzemediği için övündüğü kadınlardan birine teslim ettikten sonra bir sabah uyanıyor ki tren kaçmış. Dört mevsim bronz — ya da kavruk mu demeli?— yüzünü çiller basmış, ıslatıp arkaya yapıştırarak doğal haline bıraktığı saçları bakımsızlıktan samanlaşmış, bir Türk ünlüsü olarak ismi unutulmuş. Vaktiyle varlığını eğlence malzemesi olarak gördüğü Gülben Ergen, fotoğrafçı-modacı-beste fabrikatörü bazı kilit isimlerin tornasında oya gibi işlenmiş, albümler yapmış, diziler çekmiş, arada bir seks kasedi skandalını bile şıp diye halledivermiş. Havşar oyunculuk kariyerine dönse, artık oyunculuk yapsa başroldeki aktrisin annesi, en iyi ihtimalle ablası rolünü oynayacak yaşa gelmiş. Hem yan roller onun tarzı değil, olacaksa başrol olacak. Dergicilik desen; aynı Oprah'nınki gibi her hafta kapağında ayrı bir poz verdiği ve artık kendini kapaktan sergileyebileceği tek dergi olan Hülya, yayın hayatına veda etmiş. Herhalde bir tek Hülya Cup dimdik ayakta duruyor. Gerçi kısa süre içerisinde onun da silineceğini tahmin ediyorum, çünkü evliliğinin bitmesiyle Havşar'ın köklü aileye mensup olma hayali de sona erdi. Eh, Hülya Cup'ın tribününü kendi gibi sonradan sosyetikleşmiş, fakat herhangi bir marifeti olmayan fabrikatör karıları doldurmayacaksa, kim dolduracak? Spor dünyasından kim Hülya Cup'ı ciddiye alıp o tribüne oturmaya, hangi gazeteci fotoğraflamaya ve spor sayfasında o fotoğrafları yayınlamaya tenezzül edecek?

Şimdi, yazının sonlarına yaklaştıkça biraz da yerli Madonna dememin sebeplerini açıklamakta yarar var. Madonna'nın tüm bu düşündüklerimi dün itibariyle aklıma üşüştüren bir fotoğrafını göstereceğim önce:


Dün bu fotoğrafları görür görmez, yazının başlığını oluşturan cümle içimden geçti. Madonna senelerdir eski şarkılardan aldığı samplelarla kotardığı ve sadık dinleyicilerine adının hatrına sattığı albümlerle müzik kariyerini geçiştiriyor. Günde 25 saat yoga yaptığı, vücudunun şimdiden Body Worlds sergisine konacak denli dışarıdan gözle görülecek kadar kaslandığı söylenir. Bu yüzden bir süredir mayosu ve külotlu çorabı olmadan sahneye adamakıllı çıkmışlığı yok. Bir ödül töreninde Britney Spears'ı dudağından öperek Dümbüllü'nün kavuğunu devrettiği 2003 yılından beri Britney'in de şaşaası kalmadı. (Benzer şekilde, bana kalırsa çocuksu bir tutturmayla, yeteneğinden [ve elbette Avrupalı entellektüelliğinden] biraz olsun nemalanmak uğruna evlendiği Guy Ritchie de bir daha doğru düzgün film çekemedi. "Madonna laneti" diye bir şey var galiba, tuttuğunu kurutuyor. [Madonna'nın Guy Ritchie'yle evlenip İngiltere'ye taşınarak apar topar İngiliz aksanlı albüm çıkarmasında, Havşar'ın kendine soyluluk katmak uğruna sosyeteden biriyle evlenişi arasında paralellik gören bir ben miyim?]) Madonna'nın bu yüzden kendiyle ne yapacağını bilmez vaziyetteki Britney'dense, bir anda şimşek gibi çakan Lady Gaga'yı uzaktan uzağa, hasetle seyrettiğine eminim. Andy Warhol'un meşhur Campbell Soup Cans tablolarındakini andıran bir mesajla, Lady Gaga'nın popüler kültürde, sinemadan ve müzikte öncü bir rol oynayan kadınların aklımıza kazınmış herhangi imajlarından nemalanıp, dalga geçer gibi bir hafta içinde bunları tüketmesi ve Madonna'nın içine girene kadar kiliseden tonla azar işittiği gay/biseksüel/transseksüel komünitesine parmağını şıklattığı gibi girmesi yüzünden, Lady Gaga'yı eline geçirse bir kaşık suda boğar Madonna. Ama bu ondan çalmayacağı anlamına gelmez. Yukarıdaki fotoğraflara bakınca, Madonna'nın Lady Gaga'yı, onun o ne yapsa örtemeyeceği ve barışını yaptığı çirkinliğini taklit etmeye çalıştığını gördüm. Lady Gaga güzel bir kadın değil, ama saygı görmesinin sebebi de güzelliği değil zaten. İşte, Madonna da onun bu taktiğini (belki de şimdiye kadar Lady Gaga'nın kopyaladığı birkaç tarihi Madonna imajının karşılığı olarak) çalıvermekte sakınca görmüyor. Ugly is the new cool, ve sen bunun farkındasın Madonna! Feraye'nle yüzleştin ve Feraye'ye dönüşmekte kararlısın!

Okuduğumuzu anladık mı? Cevap verelim: İyi hırs diye bir şey yoktur. İyi olunca, onun adı hırs olmaz. Hırs, yapı itibariyle, kişinin kendini başkasıyla kıyaslayarak, varolmayan düşmanlar yaratarak gaza basmasıdır. Kendine başka insanları model alıp, onlardan minik varış noktaları yaratan insandan hiçbir şey olmaz. Çünkü o koşturma esnasında bir de bakar ki, minik varış noktaları ileri, geri, sağa, sola gitmişler, halbuki o farkına bile varmamış. Bunca gün geçmiş ve kendini yaşayamamış. Ondan sonra da saldırganlaşır, yeni varış noktanı bulabilmek için aranır durur. Kendini birine yetişmek için at gibi koşturur, en sonunda olduğu yere deve gibi çöküp, son nefesini verir. Hiçkimse olarak.

17 Aralık 2010 Cuma

Assolistler yalnız uçar

Eski assolistlerin en ünlülerine bakıyorum da, hepsi yalnız. Evlenmiyorlar zaten, birlikte yaşıyorlar veya tek başlarına kalıyorlar. Belki "Kalmak" doğru kelime değil. Terkedilmiyor, bırakılmıyor, tek başına olmayı kendileri seçiyorlar kimbilir. Aklıma geldi hemen; senelerdir arkadaş arasında yeri geldikçe tekrarladığım bir cümlesi var Seda Sayan'ın, artık bağlamından koptu, bize özgüleşti gerçi: "Bugün bir Seda Sayan'ı taşımak kolay değil". Cümledeki anafikri benimseyeceğim müsadenizle. Belki o anlamda taşımak kolay olmadığından yaşı küçük sevgililer, evliliksiz iş adamıyla beraberlikleri falan gırla gidiyor. Evlense, adam "çalışmayacaksın" diye ümüğüne çöküyor. Bir de hep böyle içlerine kapanık, kırılgan, durgun halleri var. Eski topraklıktan kaynaklanan bir ağırlık, hanımefendilik.

İçlerinde en klas Emel Sayın bana kalırsa. Abacı'yı da seviyorum, ama o yaşlıca. Onu bu kategoride ele almayayım. Hüner Coşkuner'i geçelim. Tribünlere oynayan Muazzez Ersoy'u da karışık hislerle severim. Hafif kafası güzel gibi söylüyor, o yönünü sevmiyorum. Gerçi Ersoy'un magazin yönü daha kuvvetli. İstemese de dillere düşen ve fakat sadece birkaç ay süren bir evlilik geçirdi İsmet Özhan'la, benden başka hatırlayan var mı emin değilim. Hele bu evliliğe dair Pazar gündüz vakti yayınlanan bir magazin programından aklımda kalan görüntüleri anlatsam... Eşofmanlar içinde İsmet Özhan ve yeni eşi Muazzez Ersoy bir bahçede, salıncak başında ropörtaj veriyorlar. Saçı makyajı yapılı, ama spor giyimli Ersoy zaten başta göz yanılması gibi geliyor. O dönem İsmet Özhan aktif dinamik heyecanlı, bir hopluyor, zıplıyor, karısının omuzundan tutuyor, hop salıncakta oturtup sallıyor falan. Muhabir "hep böyle sportif misinizdir? beraber mi egzersiz yapıyorsunuz?" gibi çıtırçerez sorular soruyor, Muazzez Ersoy akşamdan kalma tavırlarıyla "yok, benim sporla işim olmaz" gibi cevaplar veriyor. İsmet Özhan yerinde duramıyor, "ben onu alıştırıcam, hep beraber spor yapıcaz" diye kendi kendine halleniyor. Hızını alamıyor, "sigara içiyor, bıraktırıcam onu da, sağlıklı bir hayat yaşıycaz" diye tutturuyor. Muazzez Ersoy ağır abi gibi haddini bildirirerek "yok, o kolay değil işte, o da benim zevkim" deyip, anne tavırlarıyla savuşturuyor İsmet'i. "Yok, bakın iddiaya giriyorum, Muazzez sigarayı bırakacak" diye sürdürecek gibi oluyor İsmet, Muazzez "hadi canım, hadi" geçiştirmeleriyle konuyu kapatıyor.

Bu görüntüleri izledikten sonra zorla evlendirildiklerini düşünmüştüm. Muazzez Ersoy'la "Kalbimi kıra kıra" şarkısının klip çekiminde tanışan İsmet oracıkta aşık olmuştu, jet teklifiyle evlenmişlerdi de, sanki bu evlilik tek yönlüydü. Muazzez bu evliliğe adeta atanmıştı, mecburi hizmet gibi kadife eşofmanla görüntü vermekle yükümlüydü. Öyle höt zöt ağır abilerle şimdiye kadar kimbilir ne serto ilişkiler yaşamıştı, belki "yürek kuşum artık bir dala konsun, dinlensin" diye niyet etmişti. Niyetini bilemeyiz. Ama beraber ahenksiz duruşları çok tuhaftı. Nitekim sonra Ersoy Özhan'ı boşboğazlığı yüzünden terketti. Özhan da, o sağlık topu Özhan, o yerinde duramayan, Muazzez'e sigara bıraktırmaya and içen Özhan da on-yirmi kilo verip sigaraya başlamaz mı! Anacım, başımıza tiryaki kesilmez mi! O saçlar efkardan beyazlamaz mı! Hatta şimdi İsmet Özhan diye aratınca karşıma çıkan bir haberde okuduğuma göre Londra'da mezarcılık yapmaz mı? Neye niyet neye kısmet. Aklımda yer eden bu evliliğe dair bilgi kusmukçuğum da burada dursun.

Evet, esas kadınımıza, seneler geçse de güzelliğinden fire vermeyen Emel Sayın'a gelelim. Dün bir fotoğrafıyla farkettim, bu kadında bir Cate Blanchett quality'si var. Cate çok bir şey olduğundan değil de, hani esaslı oyuncu, karakterli yüz falan deniyor ya. Kendimce övüyorum Emel Sayın'ı. O duruşta, edada benzer bir şeyler var. Sonra tüm albüm kapaklarına baktım netten, hepsi sadecik, italik elyazısıyla ismi yazan tertemiz kapaklar olmuş. O şatafat, o koşturmaca, düğün makyajları falan yok. Klas var. Hemen diziyorum buraya. Takdir Türk halkının.

Vallahi benziyor.

Şu şakacıktan bebek yazısı gibi duran şeye bakınca, bu albüm doksanlarda çıkmış olmalı. Doksanların lüzumsuz şımarıklığı var.
En sevdiğim poz. Kendi avatarımla da özdeşlik kurdum.

Tabii onunki çok havalısı. Tek bilekten bükülmüş el kısmı benziyor.
Sonracığıma...
Şunda da bi seksenler sonu, doksanlar başı sezdim. "Emel Sayın" yazısının italikten bold caps'e hesapsızca geçişi, havaifişeklerle görselleştirilmiş şatafat merakı. Soldaki nazar boncuklu şımarık "Yaşar" logosundan falan dolayı da neredeyse eminim, bu albüm de doksanlar işi.
Bize de böyle havalı, efil efil bir bitiriş yakışır.

14 Aralık 2010 Salı

Acun sevmemek neye işaret ediyor?

Bu umursamaz gibi, "sıkıldım senden amaan uf" der gibi, adeta ilişkinin son döneminde kızın yaptığı kıskançlıklardan baymış erkek ifadesinin büyük hastasıyız Acun ağbiy. Hamdi ağbeye de selamlar. Yok, yok, telefonu vermene gerek yok, sen deyiver selamımı.

Acun Ilıcalı'yı ne gibi düşünmek lazım aslında biliyor musun; lisede arka sırada oturan, hocanın her dediğine cinsel göndermeli şakalarla/imalarla cevap veren (tutmak, kavramak, koymak gibi kelimelerin edebi metinde geçmesi üzerine mesela), teneffüs oldu mu "beyler!!! beyler!!!" diye ünleyerek başka sınıflara koşturarak giren, öyle bir hızla giren ki, kapıyı duvara çarpan ve en ön sırada toplaşmış, fısır fısır dedikodu yapan kızların bu sesle yüreğine indiren bir delikanlı; alnı hep terden parlak, elinin ayağının ayarı olmayan, buram buram hormon, traş losyonu ve arka bahçede içilmiş de taze söndürülmüş sigara kokan bir delikanlı. Ama bir kontekstin içine çekip "Acun ve Türk televizyonlarında asortik yarışmacı fetişi", "Acun ve kankaları: Caddede gezen Fenerbahçeli ve polo yakalı genç Türk erkeği" falan gibi şeylerin içinde yorumlayınca da enteresan olabilir. Yine de, hiçbiri iştahımızı "Acun ve cehaletine rağmen paranın canına okuması" kadar çekmiyor. İşte bu konu başlıbaşına sosyolojik tespitler geçidine sebep olur, irili ufaklı bir sürü tespit Acun Ilıcalı'nın şahsiyetinden ziyade Türk insanının başkasının zenginliğini çekememesi üzerine yapılabilir. Çünkü bir diğerinin fazlaca para kazanmasını hep "oturduğu yerden" şeklinde görmeye ve dolayısıyla haksız bir kazanç olduğunu düşünmeye alışmışız. Para kazanılması için uzun yıllar okul sıralarında dirsek çürütülecek veyahut alaylı olmak için birilerinin yanına çırak girilecek. Güçlükler, acıyı bal eylemeler ardından gün gelecek, ki o gün mid 50'lerde gelecek, biz de o paranın hakedilmiş olduğuna kanaat getireceğiz. Arkada asılı diplomasıyla, mühendisliğiyle, avukatlığıyla, meslek birlik odalarına ödenmiş aidatlarıyla o insan haklı zengin. Halbuki dünyanın düzeni artık bu değil; medyanın, (lüzumlu/suz) bilginin, iletişimin (daha doğrusu kendini aktarmanın, kendini sergilemenin, "ben anlatayım sen dinle"nin), kölesi olmuşuz. Bu köleliklerden bir sürü meslek icat edildi ve oturduğun yerden para kazanmak aklandı artık. Yanlış/adaletsiz bir sisteme göre aklanmış bile olsa, bu sistemi eleştiriyor bile olsan, değil mi plazalarda yüksek topuklularınla, kösele pabuçlarınla sisteme can veriyorsun, o zaman çapını gör, anlamaya çalış şu işi yahu! Kuru kuru sistem karşıtlığıyla ömür geçmez. Fak dı sistım da, o sistemin içinde duruyorsun. Sisteme bir şey oldu mu, dolar düştü mü, altın fırladı mı, paradan onbeş sıfır atıldı mı canından can çıkıyor.[1] Hem artık oturduğu yerden para kazanmak bir hakaret değil, bir tercih, yeni oyunun kurallarını bilene.

Acun Ilıcalı'nın variyetinin hak-lı/sızlığı eleştirilecekse eğer, önce paranın kaynağına bakmak lazım: Bu insanın mesleği nedir? Yapımcılık, yer yer sunuculuk. Sunuculuğu artık zevki için yaptığına göre asıl mesleği, televizyon yapımcılığı, neleri gerektiriyor? En basit haliyle, düşünebildiğim kadarıyla düşünüyorum. Yapımcılık, yani yapımları satınalımcılık, bir televizyon programının formatına parayı basıp Türkiye'ye getirmecilik. Acun, Survivor'ı, Açtırdın Kutuyu'yu, Zor Gibi Görünen Basit Sorunun Cevabını Bilen Beri Gelsin'i formatını satın alarak Türkiye'ye getiriyor. Yani para peşin cebinden çıkıyor, kimse korkmasın, bankadaki parası ilk etapta eksiliyor. Sonra bu programlar yayınlanmaya başlıyor; tutuyor-tutmuyor-ataçla tutturuluyor, Türk öff ve ayyhdetlerine uydurularak. Yayın süresince araya reklam sokuşturuluyor, o reklamları verenler belli miktar para ödüyorlar. Sonra masraflar düşülüyor herhalde; kanalın, kameramanın, makyözün, çaycının, yönetmenin parası veriliyor. Sonra geriye kalan para da Acun'un banka hesabına gidip yatıyor. Acun bir anlamda parasını işletiyor, yatırım yapıp faiziyle geri alıyor. Böyle böyle, yapımcılar başarılı formatın kokusunu en erken almak için pusuda beklerken, yabancı televizyon kanalları da kıymetli yapımlarının formatlarını başka ülkelerdeki kanallara ihraç edip işlerine bakıyorlar. Yüzyıl öncesi gibi geliyor ama Susam Sokağı'ndan ışınlanmış gibi duran kuklamsı Doğa Bey vaktiyle BBG formatını Türkiye'ye getirmişti. Armağan Çağlayan'ın bitmeyen Popstar serisi de, ithal edilmiş bir formattı. Yani uzun lafın kısası: Yapımcı eşittir parayı basmacıbaşı. Kimse diplomasına, lise karnesine falan bakmıyor. Halbuki Acun herhangi bir üniversite eğitimi, master kastırmasına gerek olmayan bir işte (yapımcı) başarılı olduğu halde, Türkçe okuma yazma oranının bile yüzde eksi beş olduğu bir ülkede İngilizce konuşamıyor diye aşağılanıyor. Aşağılayan insana bakıyorsun, derme çatma İngilizcesiyle Facebook'ta, Twitter'da ileti paralıyor, kaşı gözü yarıyor. E bu ne? Kör köre ce demese körün bağrı çatlarmış hesabı. Dinime tan eyleyen bari müslüman olsa vak'ası. Kültür Bakanlığı'na bağlı İngilizce'yi en güzel konuşmadan sorumlu müsteşar falan mı bu adam ağbiyciğim? On sene önce sahilde turist kızlara "esküzmi, havaryu, eheheööehehe" diye başlayıp "duyuheveboyfren? reli? verizhi?" düzeyinde gelişen ve Türk erkeğinin her ülkede, her ırktan rahime giden yolu rahatlıkla bulacağı varsayımına dayanan bir program hazırlıyordu işte. Ne istiyorsun, TOEFL'a mı sokalım? Sonradan o sahil formatını deneyen başkaları tutmamış, en azından bu konuda öncü olmuş. Sığsa da izlenmiş, izlendiği için daha çok para kazanmış. Arkasında sosyetik babası yok, dayısı yok, amcası yok, kanal sahibi görümcesi yok, kendi kendine hırto bir gençliğin sesi olmuş işte. Hangi gençliğe bakıp Acun'u beğenmiyorsun sonra, adama sormazlar mı? Gençlik dediğin elinde Zara poşetiyle gezen gömlekli delikanlılardan ibaret bir ordu, hangisini Acun temsil etmiyor?

"Haksız yere çok kazanılan para" iddiasına biraz da şuradan, karşılaştırmalı edebiyatla bakmak lazım: Mehmedalibey, mesela, senelerdir her gece program sunuyor. Özellikle Çarkıfelek isimli programa Tarık Tarcan'ın ardından fevkaladenin fevkinde bir seviyesizliği taşıyıp getirdi. Canlı yayında yanlışlıkla ve kasten küfretmesi olsun; yarım akıllı, zihinsel özürlü kim varsa toplayıp tiklerini/tıslamalarını/kötü danslarını sergiletmesi, donlarını indirmesi olsun her olası ucuz yola saptı. Arkası da var; İbrahim Tatlıses'in kankası, Kıbrıs otellerinin göz bebeği falan. O zaman insanın aklına geliyor; onun da Acun kadar aklı olaydı, o da bir medya devine dönüşeydi ya, tutan mı vardı? Kumarda hortumlattıklarını kenara atsaydı, kendi programını yapsaydı en azından. Başkasının programında amaç değil araç olacağına. (Burada bir parantez açmam lazım, sonsuzluğa uzanan: Zaten Memedalibey'in de foyası çıktı meydane. O da İbo'su gibi programının bitişini kasten hazırlayanlardan. Onuncu sınıf cinsel göndermeli fıkralar, şakalar, başta bahsettiğim "koydum mu/girdi mi/tuttun mu" lise espirileriyle ısıttığı stüdyoya, bir kısım medyanın cansuyunu teşkil eden "tehlikenin farkında mısınız"cılık fışkırttı bir süre. Her sözünü alkışlayan yarım akıllı seyircilerine olur olmaz yok yere çıkıştı, sanki sözünün aksini iddia eden, karşı çıkan varmış gibi "Hayır efendim, hayır, bu millet oyuna gelmeyecek! Bu millet kan-top-tüfekle, canını toprağa gömmekle bugünleri kurdu. Bu millet var ya bu millet, bu oyunun hep farkında!(?)" falan diye muhalifpipiliklerle ortaya döküldü. Baktı lafını ciddiye alan yok, "beni tehdit ediyor bu hükümet!!!" diye taklalara girdi. Mehmedalibey'in muhalefetliği de o biçim, belin hemen bir karış altında ikamet eden şakalarıyla öyle bir güç ki, korku saçıyor, tehditle şımarık ağzı anca susturuluyor. Ulan, tehdide ne gerek var, at üçbeş önüne, bak nasıl da neşeleniyor. At bir sakal! Kah çorba parası, kah üç dul karısının nafakası. Taksicinin, manavın, küçük esnafın günlük geyiğinden eksik olmayan tüm klişelerle biraz da o protest sanatçı olmayı denedi işte, bir tur bindi hevesini aldı ağbisi. O da olmayınca Güner Ümit'in başını yakan ve başını yaktığı herkesçe bilinen espirisiyle şimdilik televizyona veda etti. Bizim için farketmez gerçi, pırt diye unuturuz. Annemden görüyorum; önceki gün sövdüğüne, sonraki gün gülüyor. Alışıyor. Eve geliyor, yüksek ses ve ışık bombardımanı haberleri seyrediyor önce. Sonra lokomotif halinde diziler seyrediyor. Ki bu aralar Türkiye'de en popüleri "Hüzün gofretleri" isimli dizi. Bilmeyenine kısaca konuyu özetleyeyim: Her kapı çaldığında babasının geldiğini sanan küçük Osman (ki ben yetim veya öksüz sanıyordum, ikisi de değilmiş) koşturuyor, kulbu çeviriyor, açıyor, aaaa meğersem başkası gelmiş. Bunun üzerine sürekli lise formasıyla dolaşan ve okuldaki koro çalışmalarında sadece Santa Luçiya'yı okuyan abisi ve ablası elele verip bunu bakkala götürüyorlar. Osman'ın hayalkırıklığını yatıştırmak için çeşitli gofret ve çukulatalar alıyor, o kenarda her şeyden habersiz çocuk sevinciyle yerken durumun kritiğini yapıyorlar. Bu çocukların bir de kaptan olduğunu unutmayalım diye günlük hayatta da denizci şapkasıyla gezen bir babası ve babasının da Türkçe konuşamadığı için üstüne şimşekleri daha çok çeken sarışın bir metresi var. Osman'ın garibanası ise Türk malı. Bu arada kaptan baba, eski Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi, radikal kötü, çok kötü bir insan. Zaten dizi eski zamanda geçiyor, o yüzden dönemin modası bu kadar kötü olmak olabilir. Baba bunları evden atıyor, metresi eve getiriyor. Metresle mumlu akşam yemekleri, tangolar falan. Çilekeş Ha un ele ana'ya ise ucundan koklatmıyor bile. Cefakar ana evlatları için mahpuslara mı düşmüyor, kimbilir şimdiki bölümlerde belki de hayat kadınlığı mı etmiyor, hepsi caiz. Evlat için yapılan orospuluk caizdir, Binbir Gece ve Bergüzar Korel'in gözlerini pörtlettiği müthiş oyunculuğuyla bunu öğrenmiştik. İşte, onun yetmişlerde geçeni bu dizi. Sonunda herkes biliyor ki kaptan eve dönecek, garibanamla barışacak, çocuklar Santa Luçiya'yı söyleyerek metresin bir sopanın ucuna takılmış cansız başıyla yerleri viledalayacaklar. Olsun. Yine de arada yüz bölümlerce gerilim müziği, yanlışlıkla odaya girip bir manzaraya tanık olan elti, kapı önünden geçerken bir sırrı duyuveren komşu kızı belirmeli ki içe sinsin. Tüm Türk hanımları kaptanın eve dönmesini bekliyor, ki kendi vakalarında gerçekleşmeyen şey gerçekleşsin. Gerçek hayattaki evlilikleri onarılmış gibi olsun. Veya tutkusuzluktan yakınanlar "uuu, evlerden uzak, öylesi de var be kardeş" diye patates çuvalı kocalarına o gece daha sıkı sarılsın.)

Bu adeta paraşütleşmiş, kocaman parantezi güzelce katlayıp, asıl meseleye gelelim. Akşam oldu mu haberlerin gümpatından temizlenmek istiyor insanlar. Eskiden radyoda yayınlanan tiyatrolar var imiş, şimdi de televizyondaki tiyatrolara sarılıyor. Diziler, dizi bitti mi interaktif kötü komediler; Her şey çok komik olacak, Çok komik hareketler bunlar başlıyor. Sonra Beyaz'ın uysal ve ölçülü espirileri ve Okan Bayülgen'in old fart alterliğiyle, Ekşisözlük kadrosuyla cilaladığı modası geçmiş tespitleriyle gençlerin gazı alınıyor. Sonra da kadın-erkek-genç-yaşlı-küçük-büyük-ihtiyar herkes gidip yatıyor. İşte, aralarda bir yerde, Acun'un tatlı-ekşi soslu yarışma programları var. Yarışma halinin kendisinden çok, yarışmacıların kişiliklerinin pazarlandığı reality show tadında yarışmalar. İzlerken "kazanacak mı, kazanmayacak mı"nın değil, "var ya o adada çok şerefsizler var, yüreği şerefsizlikle sotelenmişler var, inşallah benim adayım kazanacak" diye kişiselleştiriyor durumu seyirci. Arabeskize ediyor. Kutudan para çıkma yarışmasını, "ayy içine 13 doğuyormuş ama 23'ten ve arkasında duran Hülyacığından da güzel bir elektrik alıyormuş bak" diye izliyor. Kaderkısmetize ediyor. Canlı Para isimli, çok basit sorularla büyük paralar kaybetmece yarışmasında da iki sorunun arasında geçen 45 dakikada yarışmacı ikilinin duygusal hayatları ve aile çalkantılarına dair her şeyi öğreniyoruz, robot sunucu çocuğun aksi yöndeki çabasına rağmen (Hal 9000 sunsaydı şu yarışmayı ya). Psikanalize ediyor. Ee, yani ortada bir senaryo yokken filmin büyüğünü çeviriyor Acun. İnsanı doğasına bıraktığında en güzel hikayeyi yazmaya meylettiğinin farkında. Farkında değilse eğer, içgüdüsel olarak prim yapanı keşfetmiş.

Bir de Acun'a diş bilemek, Türkçe popu küçümsemekle benzeşen bir tepki gibi geliyo bana. Yani nedir, gerçeğinden kopuk gençliğin ergen diretmeleri. "Hayır, dünya benim istediğim gibi olacak işte!" tutturması. Veya daha kötüsü: "Tüm bunların ötesinde tam bizim istediğimiz gibi bir dünya var zaten, biliyorum" diyerek bilmişçe durduğu yeri yok saymak. Halkının gerçeğini inkarla örtbas edip, şıklaştırmak. "Acun çok cahil", "Türkçe pop da çok amele" diye ağız yırta yırta gülmek. Bu blogda Türkçe popa da laf söyletmiyorum, malum. Her türlü elitizme karşıyız, HOCAM! İyi niyetli elitizm olmaz, elitizmin her türü dayatmadır. Ondan, bu Acun'a veya Türkçe pop'a, magazin figürlerini yok saymak falan çok ayıp geliyor bana. "Eve giderken annesinin açtığı telefon üzerine bakkala uğrayıp ekmek-yoğurt alan insanların metalciliği-pankçılığı olmaz" diyordum on sene önce, düşüncelerime şöyle bir yoklama çekince görüyorum ki hala aynı şeyi düşünüyorum. Böyle kendi ülkendeki popüler kültüre yabancılaşmaya lüzum yok. O yüzden Acun'u parmakla gösterip bir neslin koftiliğini işaret etmek için kullanmak faydasız. Acun'un yapımcı olmayan/olamayacak 40 milyon kopyası var Türkiye'de, ve yapımcı olmadıkları ve para kazanmadıkları için Türkiye çok daha güzel bir yere dönüşmüyor. Bilgilerinize selam ve arz ederim.


[1] Kısa yoldan "fak dı sistım" diyip, içini rahatlatanlara dair çok sevdiğim Hevesli Bardak'tan çok sevdiğim bir tespit: http://heveslibardak.blogspot.com/2010/08/beyaz-yakal-koleler-duzeni.html

2 Kasım 2010 Salı

Bu gala daşlı gala

Ceylan'a, şarkıcı/türkücü olarak değil de, Swarovski taşla kaplı bir obje olarak saygım çok büyük. Hiç unutmam; bir gün magazin programlarından biri şakacıktan evini basıvermişti de, Swarovski taş kaplı mobilyalarını görmüştük. Tabii, özellikle belirtmeye gerek bile yok, "Swarovski" derken aslında markanın yıpranması söz konusu, jenerikleşmesi sendromu diyeyim; hiçbiri Swarovski falan değildi o taşların, ne de üstüne yapıştırdıklarının. Hepsi, bildiğin payet. Yanlarında kostümlerin üstüne dikilebilmesi için delikler falan. Ama önemli olan niyettir, niyet. Ceylan parıl parıl parlamanın derdinde, markası farketmiyor. Madem bir star olarak parlayamıyor müzik dünyasında, o zaman "parlamak" fiilinin en doğrudan ve nisbeten niteliksiz ilk anlamıyla yetiniyor.

Daha ekstrem şeyler yapsın istiyorum Ceylan. En son köpeği Fifito'yu taşlarla kaplamaya meyletmişti mesela, sonra haber alamadım. Kimbilir, şimdi Türkiye'de pek moda Ugg botlardan kendine battaniye diktiriyor veya belki duş perdesi?
Fifito'nun en sevdiği şarkı Sezen Aksu'dan "Zor yıllar".

Bu fotoğrafın adı "Bir başka Swarovski bağımlısı ve saçak aşığı olarak Cher" veya "Fifito'nun muhtemel ve pek acı sonu"

Bana öyle geliyor ki, Ceylan'ın bu güdük, çocuksu gösteriş anlayışının en orta yerinde, Küçük Ceylan sıfatını komik vatkalar gibi omuzlarında taşıdığı yıllar var. Büyük Ceylan'ın aynaya baktığında tek gördüğünün Küçük Ceylan olduğuna ve dolayısıyla aslında burnuyla, dudaklarıyla, saç rengi ve kesimiyle değil, onunla hesaplaşıp durduğuna zerre şüphem yok. Ciğersöken türküler okurken Snoopyli sweatshirt giymenin güldürürken düşündüren çelişkisi veyahut seksenlerde yüksek dozda maruz kalınan perma ilacının beyne nüfuzuyla da alakası olabilir, bilemiyorum.

Bu arada yazı boyunca "Fifito" yukarı, "Fifito" aşağı hitap ettiğim köpeğin gerçek adı en yaman gerzekleri bile dize getirir bilindiklikte: "Aşkım". Ceylan yine kendinden bekleneni yapıyor ve sevenlerini de sevmeyenlerini de şaşırtmıyor. Sağ olsun.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Dırdıriye'de şenlik var!

Boş şeylere büyük ilgi duyarım. Kaptırınca hele, dakikalarımı saatlere bağlarım başında, hiç üşenmem. Bu da öyle bir vak'a. Ülkü Aker'le son model beyinin hikayesi. "Ülkü Aker kim, beyi kim" diyene:

"Sezen Aksu, Ajda Pekkan ve Nilüfer'in aralarında yer aldığı sanatçılara şarkı sözü yazan Ülkü Aker, Muğla'nın Bodrum İlçesi’nde otopark görevlisi olarak çalışan kendisi gibi hiç evlenmeyen Nazmi Kafadar ile hayatını birleştirdi."

Daha önce aşklarına methiye düzdüğüm Akrep Nalan da kadroda, elbette. Yazlıkta akşam çay bahçesine kadar inmişler gibi, kargo pantolon ve penye blüzüyle. Yine. İçine sütyen takaydın bari ablacığım. Lastiği gevşemişlerden de olsa. Damat bey, lise mezuniyet töreninde karambole kalkışır veya "eski dostlar/samanyolu" söyler gibi bir beden diline bürünmüş. Lise bitse de sonsuza kadar sürecek bu dostluk! YEAH, RIGHT! Nazmi diyor ki, "senelerce uzaktan dinledik Ferdi Ağbey'i, şimdi kankam olacak". Ah Nazmi, ah çılgın oğlan. Ferdi Özbeğen'in çiçekli gömleği, beyaz keten pantolonuyla tropik telden çalan giyiminden zaten daralmışım. NEXT!

Esas hikaye naylon kasap perdesi gibi kalın ve ağır ve lekeli magazin perdesinin arkasında. Asıl hikaye, Ülkü Aker'in parasıyla rezil olduğu, üste bir de kalaylandığı. Kadın milleti parayla satın alsa da, kafasına çıkartmadan malını kullanmayı bilemiyor. İlla ki duygusal yaklaşıyor. Gerçek bir aşk hikayesine dönüştürüyor aklında, eksikleri-gedikleri tamamlıyor. Demiyor ki, "yaşlı bir osuruğa dönüştüğüm bu günlerde, artık beni Nazmi napsın? Nazmi Kafadar beni napsın? Bu ne biçim bir ad? Gerçek adı bu mu, yoksa benlen kafayı mı buluyor Nazmi Kafadar?". Demiyor. Onun yerine falanca otogarda tanışmalarını, Nazmi'nin cipini anlatıyor. Nazmi cipi yenilesin hele, cips gibi yiyecek seni, ağlayacaksın. Üstelik bu işten tek kazançlı çıkan Muazzez Ersoy olacak. Nostalji/Back to the future albüm setine birini daha ekleyecek, sen Nazmi acını yatıştıracak şarkılar yazdıkça. Neden, Ülkü? Peki ya sen, Zerrin? Neden boş ve akılsız başına aklar düşmüş yeni beyinin ağzına kakişlemesine izin verdin?

Burnundan pinpon topu da çıkarsan, bu iş zor, çok zor Yonca.

Neden? Neden köpeği oluyorsunuz bu ilginin? Sebepsiz, gelgitli, sert duruşların? Çocuksu nazların? Neden bir köpek edinmiyorsunuz (köpek bile edinmeyin gerçi) da gidip koca alıyorsunuz pazardan? Sonra ona analık ediyorsunuz. "Gel yavrum" diye yatağa çağırıyorsunuz?

Damat Kafadar ise, Bodrum Belediyesi Otobüs Terminali’nde tanıştıklarını anlattı. Sözlerine “Böyle çirkin bir bayanla evlenerek hayatımın en büyük hatasını yaptım” diye devam eden Nazmi Kafadar, daha sonra espri yaptığını söyleyip, eşine sarılarak “Dünyada daha güzel bir insan yok” diye konuştu.


Sonra birkaç güne kalmadı, Ülkü Aker'le dedikodu programlarından birine sabah çayına gittiler de, Sayın Kafadar'ın tavrını detaylı biçimde inceleyebildim. Ama ne inceleme! O diyalogda yatan cevherleri teker teker üstlerini üfleyerek falan açığa çıkarmaktır amacım. Bunun için dün yaklaşık yüzelli kere aynı kaydı dinleyerek konuşulanları deşifre ettim. After all, söz uçar yazı kalır. Lütfen stereo şekilde dinleyerek oku, hatrım kalmasın.
Nazmi Kafadar: Aslında buraya gelmek de istemiyordum ama...


Sunucu 1: Nası başladı?

Ülkü Aker: Çirkin adam değil, karizması var, çogzelsi (çok güzel söylediniz) karizması, karizması var değil mi? Neyse, başkaneo (başka ne oldu) [kendi kendine soruyor].

Sunucu 1: Beğenmediniz, önce beğenmediniz, sonra siz ama beğendiniz Ülkü Hanım’a [hanımı demek istiyor].

Ülkü Aker: O be (beni), o tab (tabii) arkaçlık(arkadaşlık) teklif ettiğine göre beğendi ama ben bi düşüniyim dediğime göre ben daha karar vermemişim, sonra karar verdim. [Kocasının parlamasından tedirgin, elini kolunu nereye koyacağını bilmez bir şekilde] Şimdi oynuycak mı düğün görüntüsü?

Sunucu 1: [Bebek pışpışlarcasına, geçiştirmeli] Düğün görüntülerini vericez.

Sunucu 2: Peki birden mi evlilik teklif etti?

Sunucu 1: Kaç ay flört ettiniz?

Ülkü Aker: [Seneler sonra anlatacak, televizyonda anlatacak bir öyküsü olmasının sevinciyle, laf adeta ağzından taşıp çenesine akarken] Yok bi. Yani Aralık Ocak arası tanıştık, ya Aralık ya Ocak, ilk ö (önce). Deliler gibi düşünüyorum [deliler gibi düşündüğüne nedense EN UFAK şüphem yok], ilk günü hatırlamıyorum, ya Aralık, Aralık sonu Ocak başı gibi olabilir. [Asıl soruyu hatırlayarak] Hayır, ilk evlilik teklif etmedi, ondan sonra, üç dört ay geçmişti, dedi ki “iki tane evim var” dedi, “bi tane Hyundai cipim var” dedi, “bankada da 3-5 lira param var” dedi, “benimle evlenir misin?”.[Küçümseyerek]Sanki ben onun evi için evlenicem, onlarla seni değerlendirsem sanki, türkiyenin tapusu senin olsun, ben seni beğenmemiş olsam sana gelir miyim? [çok açıldığından, haddini aştığından tedirgin] Çok teşekkür ederim ama.Yani Evlilik teklifi yani 3-4 ay sonra.

Nazmi Kafadar: Hanım benim başım ağrıdı bak. Yayından kalkarım. Doğru konuşacaksın, düzgün konuşacaksın. [Neye çemkirsin bilemeyerek, kuru sıkı zarf atarak] Bi sen 30 sene diyosun, 40 sene diyorsun, bilmemne diyorsun, tarihleri bilmiyorsun. Senin ilk yazdığın şarkı hangisi? [Neden, ne yapacaksın, buradan nereye lafı getireceksin be adam!?]

Ülkü Aker: Yeni bir aşkavırır (arıyorum).

Nazmi Kafadar: Değil. Bir fincan kahve olsam. İlk yazdığın ama.

Ülkü Aker: Yapma, allaşkına. Ben. Aaaa. Ben kendimi...

Nazmi Kafadar: Bilmiyom ben. İnternete gir.

Ülkü Aker: İnternet yanlış. Ben kendimi bilmez miyim? “Yeni bir aşk arıyorum” benim ilk yazdığım şarkı. Alla alla.

Nazmi Kafadar: [Tehditkar bir tonla, üstüne ilgiyi çekmek için] Sende değil, bende kabahat ki, ben geldim buraya. Samimi olarak söylüyorum. Kapıdan çıktık mı her şey biter benim için [ne başladı ki bitiyor?].

Sunucu1: [Pışpışlayıp, gazını çıkararak] Gene sinirlenmiş.

Ülkü Aker: Hayatım dur tamam. [Geri vitese takmaca - "bir gece daha yalnız yatamam, mutluluğa çok yaklaşmıştım halbuki" bakışları]

Sunucu 2: Noldu neye sinirlenmiş? [Yanındakinden üçüncü şahıs gibi bahsetme, işleri kontrol altına alma sanatı]

Nazmi Kafadar: Yok bir şey, yok.

Ülkü Aker: Öyle şakalar yapar arada. Şaka yapmış. [O şaka, sen altına kaka. Hadi bakalım, annecim, beraber attaa gidiyoruz.]

Nazmi Kafadar: Ben sana ne dedim? Çok az ve net.[burada mesaj tam olarak anlaşılamıyor. Yüksek ihtimal fakir ama delikanlı olduğundan "beni maymun etme, oralarda özelimize girme, benim de otoparkta ve mahallede bir saygınlığım var, öyle her şeyi anlatma, Nazmi şuramı öpüp kokluyor deme, yolarım o meçli saçlarını" diye azar çekmiş evden çıkarken, plastik çekecekle ayakkabısını giyerken]

Ülkü Aker: Tamam, tamam.

Nazmi Kafadar: Benim her şeyim açık ortada. [neyin açık ve neden açık olsun Nazmi ağbiy?]

Ülkü Aker: Tamam bitti, canlı yayındayız.

Nazmi Kafadar: Beni ilgilendirmiyor. Nerede olursam olayım. [ver gazı, koççum yürrü]


Kafadar, Müge Dağıstanlı’nın "Eşiniz sanat çevresiyle çok yakın. Siz o çevreye uyum sağlayabildiniz mi?..." sorusu üzerine "Biz bunla sanatevine giderdik. Ortamı beğenmedim. Düzgün değil, gerçekten düzgün değil..." cevabını verdi. Söz yazarı Ülkü Aker eşinin bu sözleri üzerine Gülşen Yüksel’in kulağına eğilerek eşinin gayleri sevmediğini fısıldadı.

Düğün görüntülerinin ekrana gelmesinden sonra yumuşayan çift yayına kaldıkları yerden devam etti. Ülkü Aker eşi Nazmi Kafadar'ı sakinleştirmek için ona canlı yayında aşk şiiri yazdı.