tolgamani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tolgamani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2013 Salı

"Tolga'yla tanıştığımızdan beri, önceden gülmediğim kadar çok güldüm."

Böyle çok kuru oldu, baştan alalım: 

 "Candostum Tolga'yla tanıştığımızda beri, daha gözünün parlamasından geleceğini anladığım espirilerine kimseninkilere gülmediğim kadar çok gülerim. Gülmekten başımın dönüp sarhoş gibi yalpaladığım anlar gelir. Nefesim kesilir. HAHAHAhaihihihiyyyyyyyy diye sessizce tıslamaya döner birkaç dakika sonra kahkahalarım ve ikiye bükülür, mümkünse bir yana yatar, öylece ağzım gergin, olduğum yerde titrerim. Fakat Tolga doymaz. Bu kadar gülmem onu daha kışkırtır. Üstümde aynı sözün daha da geliştirilmiş versiyonlarını bir kırbaç gibi şaklatır. Ellerimi kaldırıp susmasını işaret ederim, "Sus, biraz dinlenip tekrar güleyim, yoksa kaynayıp gidecek sözün" anlamına gelir bu, bir ekonomi içerir, ama o dinlemez. Devam eder. Devam ederken de yüzü aynı ciddiyette, kararlılıkladır, hiç gülmez. Aksine, daha agresif, emreden bir tona bürünmüştür. Mahvolmamı istiyordur. Mahvolurum. Öksürene kadar, kıpkızarana kadar bu işkence devam eder. 

En özlediğim, Tolga'nın benim için en vazgeçilmez hareketlerinden biri "yanan adam". Şu an elimde bir kopyası bulunmayan, kim bilir hangi bilgisayarın kasasında yitip gitmiş bir dökümanda kurallarını sıraladığım animasyon kanunumuza göre, "yanan adam" türü hareketler bedenin bir alet gibi kullanılması ile icra edildiğinden aletli animasyon grubuna girer.

Şimdi;

Bambaşka bir şey ararken kendi blogumun Şubat 2009 postları arasında gördüğüm mini-absürd mü absürd-öyküm gözümde yukarıda bahsettiğim tatlı hatıraları canlandırdı. Televizyonlarını sonradan açan izleyicilerimiz, Tolga ve bu yazıyı gözünün önünde isteyen kendim için buraya paste ediveriyorum:

Yanan adamın isyanı:
Karısını, işini ve lösemili çocuğunu kaybeden Varol Tabak, TBMM önünde kendini benzin dökerek yaktı. Bu esnada gözlerindeki kontak lensleri de tutuşan Tabak, "Buradan tüm oftalmolojistleri duyarlı olmaya davet ediyorum." dedi. Bir gözüne yeşil, diğerine mavi lens takıp van kedisi olarak geçimini sağladığı öğrenilen Tabak, "Türkiye İran ol-ma-ya-caaak!" sloganıyla gösterisini tamamlamasının ardından "Davos'ta hakkımızı yediler, 3 puan bizim olacaktı! İnbe hakem!" yazılı pankartıyla Atatürk heykelinin üzerinde gazetecilere poz verdi.
     

23 Nisan 2009 Perşembe

23 Nissan

Şef Tali'yle Kayısı. Bildin mi fıkrayı?
ULAN, şerefsiz Nisan. Yağmur, rüzgar derken yine bot, yine kot giymeler. Efil efil diye sevinçle geldim buralara. Dönerayak hava yine rezalet. Yine bir 23 Nisan havası. Yine soket çorap giyemeyişin hüzünü taşıyan okul günleri. Karanlık külotluçorapların lanetinden kurtulduk derken her sene törene lacivert bacaklarla gitmeye hayıflanış. Halbuki bir beyaz kısa çorap giydik mi, mevsim dönüyordu sanki. En büyük heves. Ayakkabılar da ona göre efil efil oluyordu, yürümek kolaylaşıyordu. Belki üste de paltoyu/mantoyu çıkarıp bir ince ceket. Belki sadece hırka. Ama 23 Nisan'da değil. 23 Nisan'da zorla başımızdan bastırılıp kışa adapte edilirdik, son bir çabayla.

Annemi burada bırakmak da bambaşka bir burukluk. Şişti, büyüdü içimde özleyeceğim şeyler. Aman be.

Hadi size son posta İstanbul fotoları.

19 Nisan 2009 Pazar

Tolgassimo

Hep başkalarının resmini mi koyacaktım? Af buyur? ("Resim değil, fotoğraf." Öyle diyorlar fotokritikte. Çok biliyorsun sanki. Bok biliyorsun. )
Al sana mis gibi Elmira sote. Bunlar da Tolga'nın makınasından görünümler. Haydi, kalın sağlıcakla.

Ananemin doğumgünü falan

İstanbul'a gelince sevindiğim şeylerden biri, burada kedim olduğunu hatırlamam, görmem, dokunmam, ufak ağırlığını kaldırmam oldu. Bonbon aklımdan tamamen çıkmıştı. Siyahlı tekirli bu ufacık kediyi görünce bir yandan asabım bozuldu. Hemen alıp, İsveç'teki hayatıma monte etmek istedim. Ama maalesef 3 kiloluk kendisi, İstanbul'da kalması gereken güzelliklerden bir tanesi. Tüm ufakkafalılığı, tüm yemekçalmacılığı ve tüm pofur tüyleriyle karşınızda Bonbon şöleni.
Ayağımın tozuyla mutfakta annemle pasta yaptık. Annem, Speedy Gonzales gibi oradan oraya koşturuyor, kremaları çırpıyor, meyveleri yıkıyor, renklendirici tozları başka kaplara dolduruyordu. Mutfağını da askeri üssü bellemiş, içinden çıkaramıyoruz. Kırmızı/pembe kremaları ben sıktım, ananeme helezonik desenli muhteşem bir çileksiz pasta yaptık. Çünkü İstanbul'un çilekleri oflayn vaziyetteydi.
Bu da o pastanın TA KENDİSİ. Kenarındaki kremaların düzensiz desenlerinden anlıyoruz ki, şairin burada kafası bozulmuş ve krema sıkacağına seslenmiş.
Ekstraordiner doğumgünü fotoğrafçılığımda aile fertlerimi inci gibi yanyana dizip fotoğraflamadım. Aksine, doğalarında uzaktan gözlemde bulundum. Berkay, pastayı lüpletirken. Manitası Aslı uzaktan tüm zerafetiyle ayılığına gülüyor.
Out of focus hayatlar. Makina elimde gezince, bir fotoğrafım olmadı koskoca doğumgününden. Eniştem "gelin sizi çekeyim" dedi, verdim eline. Tabi tam olması gereken yere, arkamızdaki dolabın kulbuna odaklayınca ananemle rüya misali buğulu kalmışız. Anane-torun buğulama.
Ananem bir yaşına daha girdi. Fuşya beyaz, çılgın bir pastayla. Ve malesef ki yürüteciyle. Mumları üflerken hepimiz için iyi şeyler, kendi için de sağlık diledi. Hepimiz de mumu üflemediğimiz halde, en çok ona sağlık diledik. En azından bir sonraki doğumgününü de ayakta görebilmesini diledik. Annem diyor ki "tüh, bir mumu unutmuşum". Yaş tahminini siz seyircilerin takdirine bırakıyorum.
Sonra doğumgününden ayrılıp, Karaköy'e doğru vapura bindim. İstanbul hatırası kartpostal fotoğrafçısı boktanlığına girmemek için fotoğraf makinasıyla vapuru tavaf etmedim. Instead, pozun bana gelmesini bekledim. Gelmedi. Ben de akşam güneşinin hüzünlü vuruşunu ve üzerinde düşüncelere dalıp, kaybolmuş insanlar taşıyan lacivert derili vapur koltuklarını çektim. Ne zaman vapurun güneş almayan tarafına otursam, çevremi bu karanlıkta algılıyorum. Neden fotoğraf uğruna ışığımın yönünü değiştireyim ki, dedim kendi kendime. Tanımadığım insanların yüzünü çeksem ne olacak. Soru değil, ondan soru işareti yok.
Tolga'nın bu Alien Workshop hırkası ben kendimi bildim bileli bol sigara dumanlı ve terle beraber bira dökmeli gecelerin vazgeçilmez kostümü olmuştur.
ÇOK GÜZELSİNİZ, ULAN! Bir karbon kopyanızı Stockholm'e götürsem de altıma işeyene kadar gülsem yine.
Ayş ayş beybi.
Karılı kocalı bol bol fotoğraflarını çekmişim ben bu insanların.
Fotoğraftaki Barış. Gizli bahçe'de biralı-danslı akşamın sonunda incebelliden çayını yudumluyor. Yudumlamak üzereyken.
Utku kahve içti. Alter misin ağbeaaa.
Şunları yollayayım da, arkasından geceyi Tolga'nın makinasından bir görelim mi, ne dersiniz?

9 Mart 2009 Pazartesi

Asıl bunu koyacaktım. Dün müzenin hediyelik eşya kısmısından aldım. Sophia Loren'lisi de var. Hepisi de Tolga'nın hediyesi.

La Piscine

Tolga diyor ki; "Sen var mıydın yanımızda izlerken, hatırlamıyorum. La piscine'i izle diyesim geliyor. Mutlaka indir." ULAN, Alain Romy'yi itip kaktıktan, bir güzel ağlattıktan sonra, öpüşüyorlardı hırçın hırçın, neredeyse sevişiyorlardı havuzlu bahçedeki sütunun önünde. UNUTULUR MU? Ağzımız açık "böyle çift olmaz olsun" diye bağıra bağıra, o arıza ama ateşli aşkı izlemedik mi?
Bu dönemin filmlerinde hep bir yazlık havası, değil mi? Gömleklerin önü hep açık, yüzler hep bronz. Keten pantolon ve dönemin en moda parçası blazerlarla iskelede yürümeler. Hep ıslak ıslak banyodan çıkma halleri. Bu serinin Türkçe edisyonları da Serpil Çakmaklı ve Ahu Tuğba'nın büyük ihtimalle Erdek'teki bir yazlıkta çektiği "Evcilik Oyunu", "Metresim Olmaz Mıydın?", "İsyanım, Seni Tanımadan Evvel Zengin Babası Olan Kızla Evlenmeme", "Uzaktan Arkadaşım" ve sonlara geldikçe şef garson Emrah'ın deniz aslanı Seren Serengil'le veya bilumum şimdi gündüz programı sunan kadınla falanca otelde çektiği "Batı Yakası Şeyi", "Yalnız Güneş Şahitti", "Kız Zengin Ben Fakir", "Barda Durur Barmen Minik, Şişe Elinde/Biz Çalarız, O Durmaz Hep Oynar Yerinde" filmleri var.
Müjde Ar'ın "fahişeysem de onurumla, beğendiğimle yapıyorum" filmlerini saymıyorum tabii ki. O her zaman klas takıldı. "Beyaz, beyaz isssssstiyorum" diye tıslamadı yarı çıplak, yataklarda. Beyaz istiyorduysa da alıp sefasına bakıyordu. Paçozlamıyordu. Kadının böylesine hastayım. Mezara kadar seksi diyor adeta. Mezara kadar bağımsız. Mezara kadar ekonomik özgürlüğünü (öyle ya da böyle) eline almış. "Sahiplen, sar beni kocacım" diye inlemiyor. Çakmaklı-Tuğba filmlerindeki gibi eve kapatılınca seksi elbiseler yerini şile bezi, hamile giyim, bol elbiselere bırakmıyor, garsoniyer olarak kullanılan evde temizlik yapmıyor. Şimdi Aysun Kayacı'yla program yapıyor gerçi. Olsun. Başrolde nevrotik veya paranoyak veya tecavüze uğramış veya fahişeyi oynayan ve bunu mağdur edebiyatıyla yapmayan tek kadındı döneminde belki. Ona da bir selam gönderelim mi buradan?

24 Ocak 2009 Cumartesi

Sevgili Tolga, (edited)


Ne kadar az fotoğraf çekmişiz. Neredeyse hepsi evde, amelasyon. Yazıklar olsun. Tarih sırasına koydum. Ara dönemlerden varsa, sen de yolla.

İlk Bostancı Gösteri Merkezi'nde Fat Boy Selim için karşılaşmıştık.
İkincisinde Kadıköy'de bir pidecide buluşmuştuk. Yüzümü kaplayan kocaman güneş gözlüklerimin arkasında en az Audrey Hepburn kadar eyelinerlı ve takma kirpikliydim.
Üçüncü seferde beraber Bilgi'de kısa film festivaline gitmiştik.
Dördüncüde Gizli Bahçe'deydik. Gençliğimizi meze etmiştik, hayallere dalmıştık.
Bilmemkaçıncıda, haftaiçi sabah 4 buçukta İstiklal Caddesi simitsarayı, simitkrallığı, simitland geçidine dönüşmeden önce, Arby'steydik. İki saat sonra işe gideceğini konuşuyorduk. Dans etmekten saçlarımız bozulmuştu.
Bir milyarıncıda Park Orman'ın kapısından davetiyeli içeri giriyoruz diye böbür böbürdük.
Bir diğerinde akşam yemeği için caddede buluşuyorduk.
Dulcinea'da bayram harçlıklarımızı oluk oluk akıtıyorduk.
Film festivalindeki filmden yeni çıkmış, yerimize sığamıyorduk.
Dolmuştan inmiş, kaldırıma kusuyorduk.
Komşulara kapıyı kırdırırcasına Stevie Wonder'lıyorduk.
Tuzla'da tek battaniyeyi dört kişi paylaşıyorduk.
Olimpos'ta kan kusup, kızılcık şerbeti içtim diyorduk.
Kavga edip, hızlı hızlı ayrı yönlere yürüyorduk.
Güldüklerimizi hatırlayıp yolda deli demesinler diye yalandan telefonu kulağıma götürüp anlattıklarına gülüyormuş gibi yaptım, bir kaç yüz kere.

Nişanlı oldun, koca oldun da adam olamadın. Adam oldun da, yaşlanamadın. Yaşlandın da, itiraf edemedin. Huzursuz ruh gibi dolandın ortada. Mutlu etmek için heba edilen, kendini paralayan bir ruh gibi.
Geceyarısı buz gibi denizin ortasında, iki kişilik deniz bisikletine on kişi abanmışken, bisikletin önünde büyük lider gibi gururlu duruşunla hatırlarım seni.

Bugün hatırladım da yüzümü güldürdün. Jötem bonobo.

İki tane şeyden bahsedecek idim.

Azar azar, Cesar bize ne yazar?/Böyle gelmiş, böyle gitmez o kadar.

Kaç gündür bahsettirtmediniz.

Bir: House (dizi)
İki: Dog whisperer (öğretici program)

Kaç taslağa başladım, kapattım. Bu sefer niyet ettim.

House'a Barışlar bayılıyorlardı.Sürekli masada House espirisi, quoteu. Nasıl bir dizi diyorum, şöyle bir cevap veriyorlar, hep bir ağızdan söylenenleri toplarsak:

1)Sakat bir adam var
2)Doktor ama doktorluk yapamıyor
3)Buna çok enteresan, kimsenin teşhis koyamadığı hastalar geliyor
4)Hepsini iyileştiriyor

Doktorun adının House olduğunu bile bilmiyordum. Ben sanıyorum ki; bunlar gizli bir evde hasta tedavi ediyorlar. Kocakarı yöntemleriyle. Ameliyat falan yapamıyorlar, enteresan şekillerde bu insanları kurtarıyorlar.

Sonra TV4 imdadımıza yetişti ve her gün öğlen 3'te House'u yayınlamaya başladı. İlk zamanlarında huysuz ve alkolik kaptanı andıran, abartılı oyunculuğuyla Çiçek Taksi veya Tatlı Kaçıklar dizisi ekolünü aratmayan başroldeki amcaya illet olmuştum. İkinci, üçüncü izlemelerde tam anlamıyla hastası oldum. Bu birinci haberim.

İkinci haberim de "köpeklerle konuşan adam" şeklinde İsveççelendirilmiş, asıl adı "Dog whisperer" olan Cesar Millan ürünü bir TV programı. Bu programı şöyle özetleyeyim;

Millan küçükten beridir köpeklerle iç içe büyümüş, şopar diyebileceğimiz bir ağabeyimiz. Artık neredeyse doğal bir köpek liderliği var. En olmadık, en sorunlu, en saldırgan köpekleri parmağını şıklatıp, "şşş" çekerek yola getiriyor. Köpeğin ne kadar hayvani boyutta bir kurt köpeği veya ne kadar şımartılmış iğrenç bir fifi olması farketmiyor. Millan, hepsine ince ayarda muhteşem başarılara imza atıyor. Mottosu "ben hayvanları rehabilite ediyor, insanları eğitiyorum". Çünkü bu şovda izlediğimiz her hayvanın bir bakıyoruz ki, aa sahibi meğer şeyi yanlış yapıyormuş, ondanmış. Mesela en önemli eksiklikleri hayvana hayvan olduklarını unutturup kafasına çıkartmaları oluyor. Millan diyor ki, hayvanlar doğal olarak emir altında olmaya alışmışlar. Evcilleşmeleri buna bağlı. Sen hayvana yerini öğretmezsen, o da yerini öğrenmediği haliyle arada kalıp, mutsuz olacak. Halbuki istediğini düzgün ifade edersen o da seni takip edecek. Bunun için de ağır Meksika aksanıyla "kalm, asertif eneci" uygulayacaksın üzerlerinde. Falanfilan. İşte bunu da çok izliyoruz ve her bölümde "uuu", "aaaa", "vayanasını" çekiyoruz.

Bir de Millan'ın köpeklerle sosyalleşirken kullandığı Daddy diye bir köpeği var, o da üstteki resimdeki köpek oluyor.

Sonra benim canımciğerim Tolga da geçtiğimiz günlerde blog açtı ve ben de burada linkini koymadım. Yazık olsun bana. Biraz da onun reklamını yapayım.


Burada Tolga, Fransa'da bir hippy olarak ikamet eden amcasının süper karizmatik eski fotoğraflarını ve kendi manyaklarötesi koleksiyonunu scan edip önümüze sunuyor. Mesela neymiş bu koleksiyon;

Tolga'nın çöp evde yaşadığına karine teşkil eden 1989'dan kalma Jurassic Park sinema bileti, on senelik parti flylerları, konser biletleri/tanıtımları, çocukluktan bu yana kutusunu sakladığı G.I. Joe'ları, Majorette arabaları, eski oyun disketleri, kuzeni Bora'nın çizimleri, kankası Elmoş'la fotoğrafları ve daha neler neler. 2001 yılı film festivali seçimlerimizi de koyacakmış, tam bir çılgın.

Kendisine buradan kucak dolusu kucaklarımı gönderiyorum.

Onunla anılarımıza istinaden ahan da ben de fotoğraflı bir entry hazırlıyorum. Tarih şeridimiz olacak, yiğidim.

5 Ekim 2008 Pazar

Paramparça Aşklar Köpekler

Özet konuşmayı severim. Kendimi tekrar etmeyi sevmem. Hayat mottom bu iki cümleden ibarettir. Bu iki cümle de yıllar yıllar süren gözlemler ve mental notlar sonucu ortaya çıkmıştır.

Yaşıtım "alter" kızlarda ergenlikten itibaren bir çok mod dikkatimi çekti. Bu triballikler, bu kendini dünyanın merkezi sanmalar (tek çocuk olmaktan kaynaklanan sanmalar daha farklıdır), duygusallığa kapılıp sayfalarca süperboktan kafiyesiz şiirler yazmalar (çocuğun ismini vermemek için übersoyutlamalarla dert anlatılmaktadır), kendini kirlenmiş, çok şey görmüş geçirmiş sanıp arınmak istemeler (yıldızlar ve kanat çizmeler, melek takıntısı), belli renklere gömülmeler, göz kalemlerine abanmalar (siyah ve mor aşkı), kendi bunalımlarından bencilleşmeler ve en çok acıyı o çekiyor sanmalar, Küçük İskender misali kan, irin, sperm, illa ki canhıraş, illa ki acının dövüne dövüne anlatıldığı hikayeler, yazılar, "ben içime atıyorum, farkında değilsiniz ama en çok acıyı vallahi ben çektim"cilikler, "siz beni anlayamazsınız" yalnızlaştırmaları, boktan şarkıların boktan satırlarına insanüstü aşklar beslemeler ("nobody loves no one" satırlı Chris Isaak şarkısı veya "I'm a creep, I don't belong here" Radioheadlemesi veya "ben özeldim, görmediniz, acımı bilmediniz"in satıraralarında verildiği herhangi bir şarkı), telefon mesajlaşmalarında Han Duvarları ekolü, "zaman ve mekan olmadan, haksızlığını kabul ettiğin ve duyguların gölgelerinin sindiği bu gecemi alkolle kirlettim tuvalde" tadında "NE DİYORSUN ULAN SEN" dedirtecek zırvalıkta, 20 kelimeden uzun cümleler (ben erkek olsam böylesinden kaçarım) beni İLLALLAH noktasına getirdi. Alter kız fikrinden soğuttu. Herkes satıraralarında okunmak istiyor, bu nasıl bir dünya? Kendini ifade etmek değil, alttan altta hissettirmek, alttan alta karşındakini etkilemeye çalışmak Türk kızının ülküsü olmuş. Ağzını açıp A demiyor da, "b, c, d, e, f, g ve ayrıca h, ı, i, j, k, l, m, n, o, p, r, s, t, u, v, y olmayan ve hiçbir zaman z de olamayacak, o yüzden klavyedeki o ters üçgene benzer şekle hapsedilmiş harf." diyecek illa. Beynimizi düzecek. Düzme güzelim, derdin neyse anlatsana. Hepimizde bi kuku iki meme var işte, what's the big deal? Dünyanın tüm derdini omuzlamışcasına yarı kısık gözlerle Charlize Theron bakışlara ne gerek var?

Bu kızlardan ve edebiyatlarından öyle iğrenmişim ki, ne zaman böylesinin kurduğu cümleleri okusam, duysam kelime dağarcığımı küçültüyorum. İstiyorum ki erkekler gibi içgüdüsel yaşayayım. Acıkınca yemek yiyeyim, çişim gelince tuvalete gideyim. Kız olunca model daha farklı çünkü. Her şeyi başka bir şeyle eklemleyip, süper karmaşık iç hesaplaşmalarla ordan alıp oraya verip, günün sonunda acıktığını unutup su içersin. His ve karşılık denklemin yamulur. Küçükken şekilleri öğrenmek için kare, üçgen, yuvarlak boşluklu bir tahta pano ve içlerine girecek renkli üçgen, kare, yuvarlak oyuncaklar vardı ya, hah işte, kız olmak o panoya doğru şekli bir türlü sokamamak ve kafa karmaşası sebebiyle üçgeni kare boşluğuna sokmaya zorlamak gibi bir şeydir.

Bu özet düşünme ve özet ifade etme müessesesin çok önemli deyimlerimden biri "paramparça aşklar köpekler" oldu. Bunu içten içe kendimizi paralayarak içip, eğlenip, dağıttıp ettiğimizi anlatmak için kullanırım. Cümle içinde kullanım örneği veriyorum, dikkat:

- Dün gece neler yaptınız?
- Ne yapalım, paramparça aşklar köpekler.
Güncel sanat eserlerinin isimleri beni konuşurken çok rahatlatıyor.

Neyse,

Cumartesi akşamı Tolga'yla paramparça aşklar köpekler yapmaya çıktık. Ama kısmet değilmiş. Bilmeyen var mı, İstanbul'a geldim ya hani ben, şimdi de İstanbul gecelerine akıyorum ya, işte onu diyorum.
Tolga evlenmiş, hayat yükü omzuna çökmüş. Gizli Bahçe aynı kalmış, belki 10-15. kere üniversite 1. sınıf neslini ağırlıyor. Onların gözündeki kaygısızlık, içkiye teslimiyet, rahatlık bizde yok. Kukumav kuşu gibi tüm gece evlilik, ilişkiler, yanlış giden şeyler, anası satılacak şeyler ve boktan şeylerden bahsettik. Yahu, bu nasıl gece? İşte, kısmet. Laf lafı açıyor, herkes dolmuş, anlattıkça anlatılıyor. Ben yorulmadım, çünkü İstanbul'da değilim, ama dönünce nasıl bıkkın, nasıl mutsuz olacağımın previewunu görmüş oldum.
O geceki kahkahalı-mutlu anlarımızdan bir demet görselle bu entryi sonlandırıyorum.

27 Temmuz 2008 Pazar

Bir-baş-kaa-ge-ceee







Haftaiçi kutlanamayan Tolga'nın doğumgünü vesilesiyle dün gece eğlencoş-iştekiboş yapmaya Taksim'e gittik. Tolga ilk başlarda çok gergindi. Eskiden eli cebinden çıkmayan bir adam olarak Tolga, evlilik, mortgage ve çeşitli taksitlerden sonra cebinde akreple gezen bir insanoğluna dönüşmüş. Halbuse önceki blogda değindiğim üzere.. Ve hatta o yazıyı Tolga'ya maillediğim için aynen buraya kopipeyst edeceğim. Böylece "gündem, benim falanca tarihte öngördüğüm şeyleri bir bir haklı çıkarıyor, ben demiştim. O yüzden bu hafta o yazımı tekrar yayınlamayı uygun görüyorum" diye eski yazısını koyan köşe yazarı tripleri yapmış olacağım.

Neyse ne diyordum, Tolga başta keyifsiz ve tekinsiz haller sergileyerek gecenin kıl-tüyden bir tartışma ile sona erebileceğini hissettiriyordu. Ama eşi Ayşe, ben ve Utku, cansiperane duruşumuzla her türlü tersliği atlattık. İstememesine rağmen bol bol fotoğraf çektik. Adama Asmalımescit'te bir barda pasta bile kestik. Hem o fotoğraflar, hem eski yazımla bu yeni blogda bir samimiyet rüzgarı esecek galiba. Yerime tam alışamamıştım. Koltuğumu ısıtamamıştım. Hele havanın bin derecenin üstünde seyrettiği İstanbul'da, koltuğuma yapışamamıştım desem daha uygun olacak.

"Benim için bu sene uzaktan baktığım film listesinin soundtracki Breakestra-Hiding idi. Bu şarkının beni nasıl buradan kaldırıp Asmalımescide, Nevizadeye, Taksim'in herhangi bir arka sokağına, ucuz veya pahalı Efes biraya, ince kıyafetler giydiğim, kendimi kaybedercesine dansettiğim o günlere götürdüğünü bilemezsin. Yaşama sevincim içime doluyor, öyle ki yaşamak için fazla hevesli hale geliyorum. Bir şansım daha olsaydı, bir daha aynı yollardan geçebilseydim, o yıllara geri dönebilseydim, henüz her şeyin başında olduğum, her hevesin en güzel dönemindeki o günlere dönebilseydim. Hayatımın komplike hale gelmediği, yolların çatallanmadığı, ertesi gün yapacaklarını düşünmediğin o kaygısız Nisan'lara dönebilseydim...Güzel bir film sonrası efil efil İstiklal'de caka satsaydım tekrar, Gizli Bahçe'ye girip buz gibi bir bira içseydim, etrafa kaçamak bakışlar atarak ağzımızı yırtarcasına gülebilseydik tekrar, kendimizden geçene kadar içebilseydik, orada dans ederken "işte şu an ölsem gam yemem" diyebilseydik, çıktığımızda kılığımızdan utanacak kadar terleyebilseydik, "ben kimim" dediğimiz yıllara bir dönebilseydik yahu... Ne olduğumuzu, kapasitemizi bilmediğimiz kadar özgürdük işte. Ne oldu cevapları verdik de, her şeyi öğrendin de ne oldu? Akşamüstü yeni alınan bir çift ayakkabının sevinciyle, Taksim girişinde yeni kararan havayı görünce hüzünlenirdim, eve dönmeme 8 saatcik kaldı diye. Sabırsızlanırdım; o kalabalığın bir üyesi olayım, kuşatsın beni her şey. Genç kızlar, genç erkekler, algıda seçiciliğin dorukta yaşandığı, çevrende sadece yaşıtlarını gördüğün o yıllar... Rengarenkti herkes, hepimiz çok güzeldik, hiç birbirimize benzemiyorduk. Kimse işe güce eğilmemişti daha, gözler arıyordu. Neyi arıyordu? Daha onu da bilmiyorduk. Açlıkla bakıyorduk işte, gördüğümüzü emiyorduk sanki. Mutluluğu arıyorduk, mutluluğun ötesini arıyorduk. Genç insanlar olarak gecenin ileri saatlerini arıyorduk, sosyal kimliklerimizden sıyrılacağımız, daha basit ve kolay şekilde iletişim kuracağımız, varoluş problemlerimizi alkolle buharlaştıracağımız, kültablası gibi kokacağımız, daha loş, daha groovy, daha tok renklerde, mesela hardal sarısı duvarlarıyla Gizli Bahçe'de, ışıltılı manzarasıyla Nu Teras'ta ama içten içe nerede olduğumuzu bilmediğimiz o yerde buluşmak istiyorduk. Hepimiz aşıktık, hem başkasına, hem müziğe, hem sinemaya, hem daha bilmediğimiz bir çok sırra, hayata. Yokuştan aşağı bisikletle inermiş gibi içimizi bir hoş eden o hislere kapılıp gitmiştik. Daha üniversite bitmemişti, hayata da yeni başlamıştık."

Gecenin içki bilançosu:
Miller
Vodka şeftali (içindeki alkol önce buz doldurtularak, sonra üstüne habire meyve suyu koydurularak seyreltilmiş)
Vodka fındık (shot, sonu getirilemeyeceği anlaşılıp önce kibarca yudum yudum içilmiş, sonunda Nevzat'a devredilmiş)
Soda
Buzlu su
Vodka limon (Ayşe'den özenilerek istenip, sonra ilk yudumda içilemeyeceği anlaşılınca Ayşe'nin ısmarladığı bir vodka portakal ile değiş tokuş edilmiş ve o da içilemeyip bırakılmış)
Efes Dark (Yarısı içilerek gerisi kaderine terk edilmiş)
Mojito (Leb-i Derya tarzı, enfes, tamamen içilmiş, utanmasa nane yaprakları bile kemirilecek)
Ayran (- Kapalı mı açık mı olsun abla? - Kapalı) Yer yüzünde başka hiçbir içki yoktur ki garson getirmeden önce kapalı mı açık mı diye sorsun. Bize de bu yakışır.