insan incelemece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan incelemece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2013 Çarşamba

Üç jenerasyonda garantili epilasyon: Abdurrahman'ın torunu İlayda

İlaydalar, Su Adalar, Sude Nazlar, bu isimlerin şakası hep yapıldı. Bu dışı küften yeşermiş Kadıköy binalarına aynalı cam giydirerek modernlik, şıklık yakalama sevdasının uzantısı olarak çocuklara isim diye verilen saçmalıklar hep tartışıldı, ben de bu blogda tartıştım geçtim bile belki. O yüzden "yapılmışı var" deyip, ilerleyelim ve bu çocukların isimleri değil, kendileri üzerine biraz konuşalım istiyorum. Sude Naz olmak nasıl bir şeye işaret ediyor, bir ailenin Sude Nazlanması neye dalalettir, ona bakalım.

Sude Naz'ın annesi ucundan Starbucks'ın Türkiye'ye gelişine yetişti, ayrık tuttuğu bacaklarına geçirdiği dizine varan şortu içinde "Ulan, ben ne hata yaptım da buraya düştüm" şaşkın bakışıyla ve kendine müthiş bir yabancılaşmayla etrafı süzen "kociş"ini de o Starbuckslarda bağladı. Diyelim. Cevahir'de, İstinye Park'ta bu evlilik öncesinde alışveriş yaptı (Mango'dan - Çok uzağa gitmeye lüzum yok), şehirli keyiflerini türlü festivallerde yarım yamalak, başkalarından gördüğünce yaşadı. Kolunu bir askı gibi dışa bükük tutarak çantasını dolmuştan inip gittiği Cadde kafelerine doğru taşıdı, belki gelinliğine siyah bir kuşak bağlamayı arkadaşlarından önce akıl edip trendyliğin doruklarına çıktı. Tabii Cahide'de gey şarkıcı izlemeye gidilen bekarlığa veda gecelerini, kafalara takılan o kırmızı tüllü taçları filan söylemiyorum bile. Sonra düğünler, hemen arkasından ver elini Maldivler. Son taksidini 2019'da ödeyeceği bir balayı. Borç harç gidildi ama, fotoğraflar derhal Facebook'a yüklendi. Maldivler'de kocasının kirli çorabını henüz yıkamamışken ve Sude Naz henüz ana rahmine düşmemişken ve fakat düşmeye çok yaklaşmışken, sanki ertesi gün özel jetle California'daki malikanelerine döneceklermiş gibi bir rahatlık, yüzler bronz, ellerde yedi renk kokteyller, ne pozlar kesildi. Değil mi? Şimdi fosforlu pembe bikinisinin içinde dönerek koşan ve bir metre kadar yaklaştığı her şezlong- insanının tiz sesiyle anında beynini oyan Sude Naz'ın doğacağı şartlar, koşullar bunlardı. Ucundan azıcık yaşanmış, ucundan azıcık taksitle gezilmiş, lüks gibi görünse de aslında değil, Amerikan dizilerindeki alışkanlıklar benimsenmiş ve içselleştirilmiş gibi görünse de değil bir hayata, Malatyalı dedenin torunu, İstanbullu Aylin'in tek yavrusu olmaya ve Starbucks Türkiyesi'nin en aynalı camlı ve fakat varoş muhitlere on metre mesafedeki lüks bir sitenin, yuvarlak ve kendinden gideceği katı bilen akıllı asansörlü, jakuzi ve jaluzili apartman dairelerinde yaşamaya doğdu Sude Naz. Ailesinin son lüks aksesuvarı olarak. Çünkü bu çocuk meselesi öyle bir şeye dönüşmüş; vazgeçilmez bir aksesuvara. Ailenin heveslerinin temize geçilmesi ve Maldivlere bir kerelik değil, hep gidilen bir hayat ihtimaline yakılan bir dilek mumu, bir Japon feneri. "Sude Naz Robert'te okusun, Saraylarda büyüsün" niyetleriyle. "Biz İngilizce'yi upper-intermediate seviyesinde biliyoruz (ki öyle bir seviye, Türk insanının sandığı anlamda, yok), kızım upper advanced hatta mother tongue şeklinde bilsin. İki yaşının tatilinde deniz içinde "ayağını bana doğru çırpma" demek için dünyanın en boktan İngilizcesiyle ona laf anlatayım ki, kulağı yatkın olsun (neye?)." Sude Naz, Naimoğlu ailesinin 2019'da taksidi bitecek Maldivler balayısının ardından yeni büyük projesi. Kendilerinden daha iyi hayat yaşayan bir aile ferdi olmasının tek ümidi. Babasının "Niye bana bağırıyorsun kızım? Ben sana bağırıyor muyum?" demesi, Sude Naz'ın çocuksu ve anlamsız kaprislerini ve şımarıklıklarını aklı yettiğince mantık ve felsefe çerçevesinde karşılaması ve yeşertmeye çalışması bundan. güneş kremi sürmek istemeyen, şişeyi fırlatan el kadar bebeklere "Güneş, bizi ısıtır ve enerjisiyle.." diye ilk fen bilgisi dersini veren yeni nesil anne-babalar. Anlayışın, iletişimin, her şeyde olduğu gibi suyunu çıkarmış ve hizmetkârlığa soyunmuş.

Eskiden çocuğunu itip kakan, kolundan sertçe çeken, yüzüne bir tane patlatacakmış gibi elini çocuğunun yanağına paralel tutup dişlerini sıkarak konuşan ebeveynler görürdüm ve o çocuklara acırdım. Bir insan çocuğuna vurmamalı, nasıl kıyabilir, derdim. Bu tatilde ben, bu sefer yüzüne huysuzluk, hadsizlik, şımarıklık şamarı vurulan annelere, babalara acıdım. Fakat o babalar kendi durumlarından nasıl bihaberlerdi ki, onuncu sınıf pavyon ağızlarıyla çocuklarına "AŞKIMMMM, AŞKIMMM" diye sesleniyorlardı. Cüce platonik aşklarının peşinde heba olmuş, modern evliliğe, minimal dayama-döşemeye, Starbucks'taki hardal rengi koltuklarda pazar keyfi yapmaya vurgun babalar. Vay ki vay.

(Tüm bu dediklerimin üstüne şak diye manzarayı koyacaktım... da bulamıyorum... Neydi peki, şuydu: Türkiye'de gördüğüm bir özel ilkokulun reklam afişi/panosu. Gülümseyerek dedeciğine sarılan kız fotoğrafı ve köşesinde "İlayda'nın dedesi Abdurrahman" yazısı. Görenlerin, fotoğraflayanların yardımlarını bekliyorum.)

12 Kasım 2013 Salı

Şaşı bak şaşır



Solaryum turuncusu Selinlerin kolunda görmeye alıştığımız oranj Céline. 
"Four plainclothes cops accused a black woman of credit card fraud after the Brooklyn mom bought a $2,500 designer bag from Barneys. (...) Kayla Phillips, 21, a nursing student from Canarsie, told the Daily News she had long coveted the orange suede Céline bag. Armed with a cash infusion from a tax return, she took her Bank of America debit card and headed to the Madison Ave. flagship store on Feb. 28. Phillips made the purchase without incident but says she was surrounded by cops just three blocks away, at the Lexington Ave. and 59th St. subway station. The cops started peppering her with questions and demanding to see her ID.
The 5 p.m. confrontation was eerily similar to a clash between cops and 19-year-old Trayon Christian, who filed a discrimination suit this week accusing Barneys and the NYPD of racially profiling him. Christian, who is black, alleged he was followed into the street by undercover cops and accused of fraud after he used his debit card to buy a $349 Ferragamo belt at Barneys on April 29."

Barneys'in ırkçılığıyla ilgili ayrıca oturup yazmak gerek de, onu bir yana koyayım, anladığım kadarıyla kimse "Vergi iadesinden gelen paraya güvenip ve ATM kartını kuşanıp hemşirelik öğrencisi bir kız ne diye 2,500 dolarlık çanta alıyor? Bu nasıl düzen! Kredi ve Yurtlar Kurumu'nun aydan aya yatırdığı 100 lirayı çektiğin Ziraat Card'ın ön gözünde durduğu yırtık cüzdan için mı alıyorsun ulan Céline çantayı? " veya "Öğrenci halinle gariban anandan harçlık olarak tırtıkladığın kuruşlardan biriken 350 doları ne diye kemere gömüyorsun güzel evladım?" diye sormuyor ya işte, ben asıl o kafaların hastasıyım. Öyle başa böyle kemer. Jiletçi Müslüm bandanası gibi, o yavrunun başına bu kemeri sıkı sıkı takacaksın. 


19 Şubat 2013 Salı

Tipitip of the day*

Konserden bahsetmişim de, izlenimlerime paralel şekilde tasvir etmek istediğim iki karakteri unutmuşum. Bu tiplerle istisnasız her konserde denk geliyorum Türkiye'de ve Amerika'da. İsveç'te katiyen yok böylesi. Neden katiyen diyorum, onu ilerleyen bölümlerde zaten anlayacaksınız. (Sabırsızlara özet: Uygarlık savaşında bayrağı İsveç taşıdığı için.)

Bundan iki sene önce baharda bir süreliğine Türkiye'ye gitmiştim, hatırlarsınız. Birkaç çeviri işi buldum diye keyfim yerinde, haftasonları arkadaşlarımla, haftaiçi de canım nerede isterse orada vakit geçirmiştim. Uzun yürüyüşler, fotoğraf çekmeler, kedimle miskin miskin televizyon izlemeler (ki yaz öğleden sonraları kadın programları izlerken hissettiğim mutluluk bambaşkadır. Dışarıda top oynayan çocuk sesi, klimanın hafif üzerime üfleyişi, berrak mavi gökyüzü, az sonra yapılabileceklerin verdiği şevk, bu ihtimallere naz yapar gibi salonda ayağını sehpaya uzatıp Esra Eron-Songül Karlı çiftleştirme programlarında geleceğini garantileyene kendini gönülsüzce mal gibi satanları, anasının gözü kızları, dul subayları, Ege'den programa katılan, röflelerle süslenmiş aslan başlarıyla ikinci baharcı teyzeleri, stüdyoyu işyeri olarak benimseyenleri, aşk değil yorum hakkı arayan ve mikrofon eline geçince "Ama Sevda Hanım'a burada katılmamak mümkün değil. Çünkü geçen hafta Ümit Bey demişti ki, "Antalya'da ailemin arazisinde yaptırdığım bir ev var". Şimdi lafı biraz değiştiriyor, kesinlikle çeviriyor demek istemiyorum ama biraz değiştirerek... Lütfen arkadaşlar sessiz olabilirsek, burası demokratik bir platform sonuçta, ben de kendi fikrimi söylüyorum. (Songül Karlı itiraz eden izleyicileri susturuyor) Teşekkür ederim Songül Hanım. Yani, ben Ümit Bey'in kasten yalan söylemiş olabileceğini düşünmüyorum açıkçası. Fakat eğer bir dubleks evi varsa, o zaman neden şimdi Konya'da ailesinin yanında oturacaklarını söylüyor? Acaba Ümit Bey'in annesi Hayrünnisa Hanım, geçen haftaki yayından sonra oğlunu öbür türlü olması için ikna mı etti diye insanın aklında soru işaretleri beliriyor. (Bu "soru işareti belirmesi", Türk televizyonlarında en yaygın kalıplardan biri ve düşün(meme)ce sistemimizi de ortaya koyuyor. İzleyiciler sorgulayıp meraklanmaz, adeta ilahi, gökten inme bir soru işareti belirmesi anı yaşarlar.) Ümit Bey, daha önceki hanımıyla eğer Konya'da yaşadıysa ve hanımı kayınvalidesiyle geçinemediği için kısa sürede ayrıldılarsa, Ümit Bey o zaman neden bir daha aynı şeyin olmasına müsaade ediyor? Yani Antalya'daki ev dururken, Konya'da oturmanın bir anlamı yok. Kaldı ki Sevda Hanım'ın hasta babasının Muğla'da oturduğunu düşünürsek yakınlık bakımından da daha iyi olur diye düşünüyorum. Her şeyden önce benim de bir evladım var, ("Allah bağışlasın" fısıltıları, Songül Karlı'yla Ahmet Özhan yaka gömlekler giyen yancısı da "Allah bağışlasın" diyorlar burada), teşekkür ederim, yani benim de bir evladım var, 10 yaşında ve inanın geceleri yatmadan önce hep dua ediyorum ki ileride hayırlı bir kısmeti çıksın. Fakat, ne bana muhtaç olsunlar, ne Allah korusun ben onlara muhtaç olayım. Yine de insandır, hastalığı var bunun, sıkıntıları var. Sevda Hanım'ın babası yarı felçli, hasta bir insan. Ümit Bey'in bunu düşünmesi gerek. Sevda Hanım'ın çalışması meselesine gelince; kendisi canlı, dışa dönük bir insan. Burada birbirimizi kısa sürede de olsa tanıma fırsatı bulduk ve benim gözümde gerçekten dört dörtlük bir bayan. Daha önceki taliplerinde, Yusuf Bey olsun, Selami Bey olsun, hep bunu söyledim, Sevda Hanım dört dörtlük bir bayan, çalışmayı da seviyor, o zaman çalışmasında bir sakınca olmalalı. Sevdacığım, karar senin, bizim burada diyeceğimiz şey sadece soru işaretleri..." diye başlayıp sonsuza uzanan açıklamalar, çözümlemeler, mantık oyunları, permutasyon-kombinasyonlar sunan, ne olup bittiğinin çetelesi tutan izleyiciler. İşte, reklam aralarında koşa koşa çişe gidip program başladığında koltuğa mıhlanarak dostum, böyle yaşarım. Arada da soluklanıp kendi işime bakarım).

Bu arada, bahsettiğim dönemde henüz İstanbul'a gelmemişken Bonobo konseri için biletim çoktan alınmıştı. Bu organizasyonla beni neşelendirmek için elinden geleni ardına komayan arkadaşlarımla konser günü erkenden buluştuk, bir arabaya doluştuk ve Otto Santral adındaki, daha önce hiç gitmediğim etkinlik mekanına gittik. Muhafazakar bir muhitte konuşlanmış, otoparktan mekana yürüyen alter gençlikle mahallenin geriye kalanı arasındaki kontrastın her türlü hissedildiği Otto Santral önünde önce sıraya, uzunca bekleyişin ardından da içeriye girdik, sahneyi göreceğimiz bir nokta bulduk ve ağır ağır içkimizi yudumlamaya başladık. O sırada sağımızdaki kapıdan tekinsiz, Mahmut kılıklı (tüm Mahmutlardan özür dilerim, elbette onların da Bonobo dinlemek hakkıdır da, onca alterin arasında Kurtlar Vadisi biraz alakasız kaçıyordu) adamlar, Kartal Ülkü Ocağı kılıklı adamlar, Şanzelize Pavyon'da streç mini elbisesinin içinde lambada yapan kızların memelerinin arasında para sıkıştıracak türde adamlar girmeye başladı. Çok bilet satılmadı da halk gününe mi çevirdiler etkinliği, anlayamadık. Eyüp'te Bonobo nasıl tanıtılmıştı da akın akın Mahmutlar doluşuyordu? İçeride sigara içilmesi yasakken "LAAANNN, BONOBOOO LAAAN" diye nara atarak bir yandan sigara içen bu 40-50 yaşlarında taşkın aile babalarının, dayılarının ne işi vardı? Dahası, neden kimse müdahale etmiyordu? Az sonra asimetrik kesimdeki saçlarıyla birbirinden inanılmaz derecede farklı bireylere dönüşmüş, alter trendinlerini takiple bir örnek giyinmiş, transparan bluzlarının içinde mesela koyu renk sütyenleri rahatça seçilen kızlara dayamak için bu Mahmutlar itişmeye başladıklarında ve yanlarındaki Abdullah sakallı reklamcı sevgilişleri öylece bakakaldığında da korumalar, güvenlik filan gelip de müdahale etmedi. Mahmutlar birleşip bir süre sonra "BONOBO ŞAKŞAKŞAK BONOBO ŞAKŞAKŞAK" alkışı tuttular, birbirlerine bakıp bakıp güldüler ve gözleriyle mini etekli, mini şortlu, yakası bağrı açık kızları soyarak, ellerini kumaş pantolonlarının malum bölgesine (erojennnnn) götürüp götürüp kendilerini okşadılar. Ve, beni en şaşırtanı da, adamların o kızlardan biriyle eve gideceklerine inançları tamdı. Birileri bunların kulağına fısıldıyor, "Ağbi, rakçı kızlar var, bildiğin gibi değil ha, bunlar her yola geliyor" mu diyor, ne diyorsa artık, bunlar da herkesin aldığını almaya, rakçı kızla salya sümük, tekme tokat sevişmeye gelmişti. Sevişmesek de, diyor, izlerim, mıncıklarım, dayarım, arkadan yanlışlıkla gibi yapıp kucaklarım. Eyüp Hacıyatmaz Kıraathanesi ekibi olarak bu yola baş koymuşlar bir kere. Bilet kaç paraysa kaç para, LAN! Kız gelecek yerden bilet esirgenmez. Böyle böyle onlar strateji kurarken konser başladı, itişmeler bir süre sonra şişe kırılma sesleri ve kavgalara dönüştü, şarkı aralarında yine naralar işitildi. Sonunda kan dökülmeden şarkılar bitti, kızlar pistte çılgıncasına dansetmeye ve Mahmutlar öbek öbek onları seyretmeye devam ederken Eyüp'ü terk ettik.

Eyüp'ten biraz daha kontrastı düşük bölgemize, Asmalımescit'teki Babylon'a gelelim. Babylon'da ne zaman bir etkinlik olsa, konsere birkaç dakika kala bacaklarını yengeç gibi aça aça yürüyen Mahmutların içeri girmeye başladığını görürüm. Bazen yanlarında kadın ırkını ürkütmemek, kadınlarla da iletişim kurabildiğini gösterebilmek, demonstre edebilmek amaçlı başka bir kızı getirdikleri de olur. Bu kız, aslında gruptan birine yanıktır ama gruptan o biri bunu hiç sallamıyordur. Zaten kızcağız ne konserine geldiğini filan bilmiyordur, Pazartesi günü bankada Accesorize taklidi mağazadan on tanesini bir milyona (yeni paraya göre 1 TL) aldığı bileziklerini şıkırdatarak "Beybilon'a konsere gittik" diye anlatacaktır ve ortamdaki enteresan giyinmiş gençleri detayıyla tasvir edecektir. Neyse, bu yengeçler işte, bardaysan gelip yanına tünerler, bir köşedeysen sana gözlerini dike dike giderek kıçım kıçım yaklaşırlar ve hakikaten sonsuz bir özgüvenle onlara "Ohhh, Mahmut, işte beklediğim sendin!!!!" demeni beklerler. Sen uzaklaştıkça "Naza çekiyor nihihihi, seni gidi şırfıntı" diye düşünerek, o sakız gibi bembeyaz, göbek deliğine kadar düğmeleri açılmış, o Zara'dan kaslı göstersin diye bir beden de küçük alınmış dar kesim gömlekleriyle daha da yanaşırlar. Adam bir önceki hafta Demet'in sahnesine gidiyor, kızları kepçeyle götürüyor, tabii Babylon'da onun o yeni popçu kılığına herkesin öleceğini filan sanıyor. Babylon'un zaten adı yok; senelerdir, on senelerdir "Türkçe pop gecesi! Oldies but goldies! Alternatif müzik türleri dinlemeyenlere de ikramlarımız olacak!!! Koşunnnn!!" filan partileriyle hanzo ruhların da gönlünü çelip topladığından, Demetçilerin ayağı alıştığından ve entelektüel gibi duran gençlerin bölgesine gelince onlar da entelektüelmiş gibi hissettiğinden geri kalmazlar.

Şimdi, birinci tipimizi az çok ve üç boyutlu olarak modelledik. Bu model, kapıdan geçerken içeride kadın bulma ve akşam eve götürme hevesine tutunan model. Ve ben bu modeli Amerika'daki konserlerde de, hele bar konserlerinde, hep görüyorum. Kankasıyla gelip Turan taktiğiyle saldıranları, grubu filan tanımayıp iki yana esnemekten ibaret dansıyla bir yandan kız süzdüğünü, fırsat bulursa yapışıp, yanlışlıkla eline-koluna çarpıp "Pardon! Grubu tanıyor muydunuz bağğyan"ın İngilizcesini söyleyeni hep gördüm/öylesiyle muhatap oldum. En arkada durur, bardan içki alıp az ötede arkadaş grubunun yanına ilerleyen kızın poposunu seyreder ve alkolden buğulanmış gözleriyle iri bir köpek gibi ağzının kenarından salya akıtır.

İsveç'te niye yok: Çünkü İsveçli adam o arayışı gidip kendi türünde bir barda yapar. Orada rakçı kız tuttuğuyla eve gidiyor gibi bir durum yok, herkes herkesle eve gidebiliyor ve cinselliğe doyulmuş. Amerika'da hala doyulmamış. Doyulamıyor. Türkiye'yi açıklamıyorum bile. 

İkinci tip nasıl? İkinci tip de şöyle:

Yine Türkiye'deki herhangi konserde, Amerika'da da, konsere geç gelen gruba dahil bir kategori var: Evli barklılar. Evli barklı derken, orta yaşın epey üstündeki, bembeyaz saçlı, emekli hippi tipleri diyorum. Bunlar da bir gençlik heyecanı, bir gençlik kanıdı olarak "Haydi hanım, hazırlan da yolun köşesindeki bara bir gidelim! O kadar da ölmedik! Heh heh heh!" zihniyetiyle "kotları çekip" geliyor. Hanım, biraz yaşın getirdiği "Ben sarktım ve kırıştım, orada çıtır çıtırlar olacak" endişesiyle makyaj yapıyor, saç yapıyor, omuzlara sportif dursun diye kazaklar, sweatshirtler atılıyor ve alana varılıyor. Bu çiftler konseri hep birbirlerine sarılmış vaziyette izlerler. Gençlere bakıp "Heh heh heh, gençlik de güzel şey" derler. Arada gece eve gidince olanları sinyallemek adına tutkulu öpüşmeler yaşarlar. Çünkü o kadar da ölmediler. Biz de, konseri onların arkasında izliyorsak, bu dört-beş şarkı sonra eve uzayacak ihtiyar delikanlı-gençkızları hoş görürüz.

İsveç'te niye yok: Çünkü İsveç'te insanlar yaşlarını eve kapanmanın, kendini mortgage'a sokup ömür boyu cebinde olmayanı harcamanın ve harcadığının onda birini ödemenin, dolayısıyla hayata küsmenin mazereti olarak görmüyorlar. Yaşı kaç olursa olsun kalkıp konserine, festivaline, barına gidiyorlar. O yüzden bir gençlik aşısı olarak rock bar, falan konser bütünlemesine lüzum kalmıyor. 


* Aslında bu iki tipi Tipoftheday'e yazacaktım da, elim varmadı. Orada halk için edebiyat yapıyoruz, bu kadar derine dalmayayım.

22 Ocak 2013 Salı

Başka türlü söylemek

"Kötülük olunan bir şey midir, yoksa yapılan bir şey mi?" Amerikan Sapığı'nı Fatih Özgüven çevirisinden okuyan herkes arka kapakta bu afilli cümleyi görmüştür. Ne demek istediğini düşünmeye fırsat kalmadan nasıl da aklıma çakılmış. Seneler sonra birden anlamını bulur gibi oldum.

Bana sorsan; kötülük, yapılan bir şey. Mütemadiyen olunan tek şey ise insan. Yaptıklarına göre kimi zaman iyi, kimi zaman kötü diye değerlendilirir çevresi tarafından. Kendisi değerlendiremez, çünkü kimse kendi yaptığının kötülük olduğunu kabul etmez. Etse yapmaz, yaptıysa o hareketin özünde yalnız kendi için bile olsa bir iyi niyet var demektir. Ama biz o iyiliği bilemeyiz. Bilsek bile, sonuçta kendi için istediği iyilikten baskınsa verdiği zarar, yine onu suçlarız. Dolayısıyla iyiliği de aynı şekilde, müsaadenizle, "yapılan bir şey" olarak değerlendireceğim. Yani insanın yaptığı iyiyse iyidir o an için, kötüyse kötü. Mutlak iyi veya kötü olamaz. Hoş, toplumun anladığı haliyle iyi insan olmaya öyle çok prim veren biri değilim. Arkadaş sohbetlerimde de bu tanımın beş para etmediğini gözlemlediğimden kimsenin hakkında "çok iyi insan" dediğini peşinen ciğerime sokamam. Bu bakış açısına göre iyi insan olmak çok kolaydır. Az konuşsan, konuşunca diğerleriyle uyumlu iki çift söz söylesen, biri bir şey istediğinde (sofrada tuzluk veya şekerlik) ilk sen uzatsan, hızlı yürümesen, hızlı düşünmesen, karşındakinin bilmediğin binbir kompleksinden birine yanlışlıkla değip çarpacak bir soru sormasan hemen "iyi" diye nitelendirileceksin. İyi olmanın fazladan bir olumlu yönü yok yani. Herkes, müebbetlik suç işlemiş bir katil bile, kolayca iyi görülebilir bu kıstasa bakılırsa. Kıstas bile değil, kıstassızlık. "Bir şey bulamadık kötüleyecek, bari bunu diyelim" kolaycılığı.

İyilik hakkında konuşmaya başlayınca aklıma ortaokuldan bir kız geliyor. Koridorda yürürken ezkaza birinin koluna hafifçe dokundu mu dönüp on dakika özür dilerdi. Bahsettiğim basit bir çarpma bile değil, abartmıyorum, sadece hafif bir sürtünmeden bahsediyorum. "Yok, bir şeyim yok, canım falan yanmıyor" demene aldırmaz, yine kendi iyilik şovunu tamamlamadan sınıfa dönmez, bir türlü susmazdı. Şimdi, şunu eleştireceğim acımasızca ve eleştirmeyeniniz olursa da aklından şüphe edeceğim: Böylesi ileri derece cicikuşluğun manası nedir? Manası yok. Karşısındakine eziyet ediyor kibarlık budalalığıyla.

Dönelim benim durumuma:

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxBunu dilerken, dilediğim şeyin gerçekleşmesi ihtimalinde bir başkasına kötülük getireceğini biliyorum. Fakat yine de bunu dileme huyuma hakim olamıyorum hakim bey. Yani bakın, xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx demiyorum. Fakat xxxxxxxxxxxxxxxxxx üzülürüm de diyemiyorum. Açıkçası üzülememeyi en büyük kötülük olarak görüyorum üstelik, öbürünü bir kötülük olarak bile değerlendirmiyorum.

Şimdi bu hisleri hatalı varoluşuyla içime saldığı için o insan mu kötü, yoksa ben mi? Çevresine göz göre göre zarar verdiği ve xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx için bana kalırsa kötü düşüncenin yükünü benimle paylaşması gerekiyor en azından. En azından diyorum, çünkü sorumluluğun hepten ona ait olduğu bile söylenebilir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni yıla girerayak 4 - Yerli catfish operasyonu: Fulden Uras'ın gizemli aşk hayatı

Geçenlerde MTV'yi artık müzik televizyonu gibi davranmadığı için yermiş, kurulmasının baş sebebi 24 saat müzik videosu gösterilecek bir kanal yaratılması olduğu halde, müzik adına hiçbir şey yayınlamadıklarını söylemiştim. Lüzumsuz ayrıcalıklara sahip, şımarık, pornocu misali kalın frenç manikürlü, uzun takma tırnaklı ergen kızların "Son model jip isterim!" diye histerik şekilde ağladığı şovlarla, karavanın arka tarafındaki tuvalette çocuğunu doğuran fakir yavrucakların, hem durmadan ağlayan, mutsuz bebeklerine, hem eti gevşemiş göbekleriyle kendilerine babalık ve kocalık yapacak babayiğit aradıkları şovlar kol kola girmiş, MTV dejenere gençlik arası reklamla kesesini dolduruyor diyecek gibi de olmuştum hatta, ama üşendiğimden uzatmamıştım.

Dün sinemaya gitmişiz, Avrupa filmimizi seyretmişiz, uygarlığa, bisikletlere ve güzel ormanlara, turuncu boyalı evlere, güneşli bahçelere doymuşuz. Eve geldikten sonra da kumandaya bir heves saldırmışız, bağımlı gibi aynı diyara bizi götürecek bir şey arıyoruz. Netflix, Amazon, Hulu, bakıyorum, bir şey bulamıyorum, kumanda ihalesi de bende kalmış, öyle kanalları tuşa sert basarak beşer onar attırıyorum, sonra geri dönüyorum. Salıncak gibi, hop yüzüncü kanallara fırlıyor, sonra iki basamaklılara geri dönüyorum. O sırada MTV'nin civarından geçtim, kazara birkaç saniye takılı kaldım, sonra bir daha değiştiremedim zaten. Catfish isminde bir program "oynuyor", konulu. Ve dramlı. Sunucu çocuk ve birkaç arkadaşından oluşan dinamik yapım ekibi (o kadar dinamikler ki, kendi aralarındaki enseye tokat sohbetlerini, yastık savaşlarını, böyle programın kendisiyle alakasız detayları da kısa kısa ve ara ara izliyoruz) internetten tanışıp, karşılıklı hoşlaşıp, beğenişip, uyuyana kadar telefonda konuşup da hala görüşmemiş çiftlerin gizemini çözüyor/balonunu patlatıyorlar.

Malum, internetten başlayan romantik ilişkilerin kimisi, bir tarafın yanlış bilgilerle, başkalarının fotoğraflarını kullanarak, bir dizi yalan sonucu genleşirken, kendi gerçekliğini yaratıyor. Sonra, sunucu/yapımcı Nev'in de yaşadığı üzere (bu kısma az sonra geleceğiz), alternatif gerçeğin gerçek hayatla hiç kesişmediğinin öğrenildiği an geliyor, ve balon patlıyor. Her iki taraf da zarar görüyor bu yüzleşmeden: Kandıran, kandırıyor olsa da bir süre sonra hikayesinin gerçekliğine kendi de inanmaya başladığı için ve bu hikayenin üstü çizildiğinde karşısındakini artık sonsuza kadar kaybettiği için; kandırılan, küçük düşürüldüğü, salak yerine konduğu, aslında hiç varolmayan bir insana aşk duyduğu, uzaktan uzağa evlenme teklifleri ettiği, aşk itiraflarında bulunduğu, cinsel fantaziler duyduğu ve hayalleri suya düştüğü için.

Serinin birinci sezonunu ve Nev'in başına gelen olayı belgesel olarak kaydeden aynı adlı filmi izledikten sonra genellemeyi rahatça yapacağım: Neredeyse her vakada fazla kiloları, sivilceleri, medeni durumu, cinsiyeti veya medyanın dayattığının aksine Barbie bebeğe benzemediği gerekçesiyle bu erkekler/kadınlar bazen fotomodellerin, amatör fotoğrafçıların, sanatçıların fotoğraflarını kullanarak (hatta üç vakada izlediğim kadarıyla kadınlar erkek profilleri oluşturarak) aylarca, yıllarca tutkulu yazışmalar yapıyorlar. Kandırılan taraf ufacık da olsa bir şüphe duymaya başladığından Nev'e email atıp yardım istedikten sonra birkaç günlük bir sürece giriliyor, sonunda yalanlar ortaya çıkıyor, karşılıklı tanışılıyor ve gözyaşları şoklara karışıyor. (MTV'nin websitesinden bulduğum bir bölümde başkasından çaldığı fotoğrafla erkek profili oluşturan transgender bir birey, aylarca yazıştığı kızla karşılaştıktan sonra seride ilk kez mutlu son gerçekleşti, izleyiciler - ben! ben! - gözyaşlarına boğulurken, gençler bulduklarından memnun, sevgili oldular.)

Nev'in macerasını anlatan, şu anda kendi sunduğu bu televizyon yapımının türemesine yol açan ve abisiyle bir arkadaşı tarafından çekilen belgesel film "Catfish" de üç aşağı beş yukarı aynı yoldan gidiyor, pek çok tartışmalı farkla elbette: New York'ta fotoğrafçılık yapan Nev, gazetede yayınlanmış bir fotoğrafından esinlenerek yapılmış yağlıboya bir tablo işyerine gönderildiğinde çok şaşırıyor. Resmi yapanın sekiz yaşındaki dâhi çocuk Abby olduğunu öğrenince Abby'yi motive etmek için ona tablosu yapılabilecek yeni fotoğraflarını emaille yollamaya başlıyor. Yeni tablolar ofis duvarında birikedursun, Nev, Abby'ye abilik etmeye Facebook'ta da devam ediyor. Bu esnada tabloların kargo işleri dolayısıyla annesi Angela ile de Nev zaman zaman telefonda konuştuğundan, onunla da Facebook'ta ekleşiyor. Sonra sahneye 19 yaşındaki bakire ve güzel abla Megan giriyor; Facebook'tan ikisi ekleşiyor, Nev'in antenleri işte bu sefer başka bir sebeple havaya dikiliyor. Fotoğraflardan gördüğü kadarıyla beğenip, mesajlaşmaları sonucu aşık olduğu bu genç kızın uğruna ve bir dans festivalinin fotoğraflarını çekmek bahanesiyle Abby'nin memleketi Michigan yakınlarına gidecek Nev, fırsat bu fırsat sanal damadı olduğu aileyi ziyaret etmek istiyor. Adrese gittiğinde onu büyük bir dram bekliyor: Şizofren evkadını Angela, iki spastik üvey oğlu, ekrandan bile anlaşılacak kadar zeka eksikliği olan kocası ve tabloları yaptığını iddia ettiği Abby isminde sekiz yaşında kızıyla zorluk dolu bir hayat sürerken bir yandan yağlıboya tablolar yapmaktadır. Çeşitli profillerden çaldığı fotoğraflarla Facebook'ta Megan dâhil bir düzine karakter oluşturur ve bunları Nev'e duyduğu platonik aşkı sürdürebilmek için, onun gözünde Megan'ı daha gerçekçi kılabilmek için yapar. İki cep telefonunun birinden kendisi, diğerinden kızı Megan olarak konuşarak aylarca Nev'i idare eder. Megan karakterine bürünmüş Angela'nın kendi ses kaydı olarak gönderdiği kayıtların ünlü sanatçıların kayıtlarından çalma çırpma olduğunu anlayan Nev, işi inada bindirir ve Megan maskaralığı bu genç adam bir gün arkadaşlarıyla eşikte bitene dek sürer.

Televizyon serisiyle sorunumuz yok; zira Nev'den yardım isteyenler kimi zaman gettonun göbeğinde oturan, teknolojiden pek çakmayan ve Google Images hizmetinden, Google'da doğru kelimelerle ararsan bir insana dair çoğu detayın önüne düştüğünden bihaber garibanlar: Küçük şehir insanları, çocuk-anneler, striptizciler, son umudunu internetten birini bulmaya adamış asosyaller vs. Bu yüzden onlara ne anlatıldıysa inanmışlar, kontrol etmeyi akıllarından zaten geçirmemişler ve Nev'in onlara beş dakikalık bir araştırmayla söyleyemeyeceği şey yok. Fakat belgesel bir film olduğu iddia edilen Catfish ile ilgili eleştiri çok. Şöyle ki; böyle okumuş, yazmış, donanımlı, internet üzerinde ters takla atacak, New Yorklu, dünyanın poposuna parmağını sokmuş bir insanın Michigan'nı köyünden şizofren bir evkadınının anlattıklarına inanıyor olması ve ne tesadüf ki bu işin henüz şüphe uyandırmadığı sıralardan itibaren gelişmelerin filme çekiliyor olması inandırıcılığı çoğusu için yitirmiş. Her durumda sonradan yaptıklarını gözyaşları içinde itiraf edecek Angela, bu çokbilmiş şehir oğlanları tarafından kurban seçilmiş gibi görünüyor. Sonuçta hayatını bu küçük kasabadan hiç ayrılmadan geçiren orta yaşlı bir kadının, eğitimi, oturuş kalkışıyla sınıfını çok güzel belli eden bu adama sunacağı hayatlar ne kadar çeşitliydi? Nev, kokusunu aldığı başarısız bir oyunu bilerek sürdürüp, yalancıktan inanıyormuş gibi yapıp ondan bir dram mı yarattı?

Aman, neyse ne. Şimdi bunları bir kenara bırakalım da, bizim yakaya gelelim.

Beş sene kadar önce Fulden Uras'ın en acı şekilde deneyimlediği bir catfish vakası gerçekleşmişti, bilen bilir. Videosuna sponsor ararken (hikayenin şurası da bir o kadar acıklı ya, kendine klip çekemeyecek kadar çulsuz, yapımcısız, kısaca ünsüz ünlü olma hali) internetten tanıştığı, telefonda konuşarak aşık olduğu, şu an bulamadığım bir röportajda anlattığı üzere uyurken bile karşılıklı telefonu kapatmadıkları bir duygu seli yaşadığı bu adam, her gün Uras'a yüzlerce gül gönderiyor, her fırsatta evlenme teklif ediyordu. Doğuda bir aşiretten olduğunu ve ailesinin sanatçı gelin istemediğini, bu yüzden kendisiyle tanışmaya, görüşmeye gelemediğini söyleyen adama inanan Uras, körü körüne bu işe daha da tutunup etrafta "Evleniyorum!" demeçleri veriyordu. Bu uğurda tek başına bir kına gecesi bile organize edip düğün tarihi (her nasılsa) aldı, fakat kına gecesinde arkadaşlarıyla dans ederken aldığı bir telefonla ertesi gün damadın düğüne gelemeyeceğini öğrenip yıkıldı. Sonradan kimi internet sitesi damadın kadın olduğunu, asıl bu yüzden ortaya çıkamadığını açıkladıysa da işin aslını ne ben, ne siz, hatta FUras bile asla öğrenemeyecek sanırım.

Bu arada sanal kandırıkçılığın adı neden "catfish" oluyormuş diyenlere, belgeselin sonunda Angela'nın kocası yarım aklıyla şu hikayeyi anlatıyor, oradan geliyor:

"They used to tank cod from Alaska all the way to China. They’d keep them in vats in the ship. By the time the codfish reached China the flesh was mush and tasteless. So this guy came up with this idea that if you put these cods in these big vats, put some catfish in with them. And the catfish would keep the cod agile. And there are those people who are catfish in life. And they keep you on your toes, they keep you guessin’ they keep you thinkin’ they keep you fresh. And I thank god for the catfish, because we would be dull and boring if we didn’t have somebody nipping at our fin."

Yarım akılla da olsa, ağızdan çıkınca tam tartan bir söz. Tabii bu adam olan biteni hiç bilmediği için ne bağlamda söylediğini ayrıca ve hep merak edeceğim.

18 Aralık 2012 Salı

Yeni yıla girerayak 3 - Kazıkçı Amca

Anı anlatmayı çok seviyorum, blogda da sürekli yaptığımı gördüğünüz üzere. İşin en büyüleyici kısmı, anlattıkça hafızanın giderek berraklaşması, hatırladığını bilmediğin detayları bile önüne çıkarıp koyması. Kendinden haklı olarak etkileneceğin, aklının kapasitesinden hayretlere düşeceğin bir durum. Üstelik kendi sesinin üstüne binip şimdiki zamandan soyutlanmak da cabası. O yüzden arkadaşlarıma bir şey anlatmadan önce, hele de anlatacağım şey uzun, güzel bir anıysa ve karşımdakinin bana dikkat kesildiğini görebiliyorsam heyecanımı bastırarak zevki geciktirmeye çalışır, lafı başka yerlerden dolandırır, anının etrafında gezinirim. Artık ne kadar dayanabilirsem. Şimdi bu kadar dayanabildim mesela. (Bir paragraf.)

Geçenlerde karşılıklı talk show pozisyonumuzu almış, L şeklinde yerleştirdiğimiz iki koltuğun birinin ucunda ben, diğerinin ucunda Serhan oturuyorken, hiç hatırlamıyorum nereden, ama konu bir şekilde bir yerden ilkokul döneminden bir hatıram olan Kazıkçı Amca'ya geldi. Ne zamandır Tuncel Kurtiz'inkine epey benzeyen yüzü aklıma takılıyordu, uygun bir sohbet olana kadar hazırlanayım diye çeşitli detayları ayaküstü gözden geçiriyordum onunla ilgili. O yüzden pimi çekilmiş el bombası gibi, başladım anlatmaya. Şimdi de size anlatayım, haydi (iki paragraf):

İlkokulum Nurettin Teksan, daha önce bahsetmişimdir belki, çok güzel bir devlet okuluydu. Velilerin çocuklarını sokmak için kendilerini paraladığını bizzat annemden biliyorum. Bir tanıdığın Kalamış'taki evi ikamet gösterilerek kaydımın yapılmasından sonra, uzunca süre bavulumun ansızın toplanıp, o uzaktan tanıdık kadının evine gönderilme ihtimalim olduğunu sanmıştım, bu mesele aklımı çok kurcalamıştı. Bir de ne biçim sorgu-sual devletiysek, el kadar halimle beni sorguya çekeceklermiş gibi annemin kapı arkalarında "Ev adresini sorarlarsa bak şu adresi diyeceksin, tamam mı Elmoşçuğum" diye örgütlediğini çok net hatırlarım.

Okul, kalburüstü denecek muhitin göbeğindeydi; Marina'ya, dolayısıyla yatlara, katlara, hatta seneler sonra açılacak ve camdan bir piramit şeklinde tasarlanmış binasıyla, üst katı atari salonu, alt katı şimdiki anlamıyla olmasa da alışveriş merkezi gibi çeşitli mağazaların yanyana kondurulması ile düzenlenmiş, food court'u falan olan Piramit eğlence merkezine oldukça yakındı. Birinci sınıfa başladığım sene henüz Piramit açılmamıştı gerçi, ama okula gideni sokağa dönmeden, köşedeki Can Kırtasiye sapasağlam yerindeydi ve bu kırtasiyede aşırı fahiş fiyatlarla Avrupa'dan, Amerika'dan gelme kırtasiye ürünleri, hayatımda hiç görmediğim oyuncaklar filan satılırdı. Fakat okulda geçirdiğim beş sene boyunca Can Kırtasiye'ye belki toplam 10 kere gitmiş, gittiğimde de çıkartma defterim için çıkartmalar, belki bir silgi, o tür ufak şeyler almışımdır. Bunun sebebi sadece orta sınıfa mensup bir ailenin kucağında büyümüş olmam değil, bir de annemin bu konuda biraz katı bir tutum izlemesidir. Daha önce detaylı şekilde bundan bahsettiğim için, şimdi  esas mevzuya geliyorum.

Beslenme saatinde ve teneffüslerde herkes, o zaman bile aklımın almadığı bir coşkuyla bahçeye fırlar, kızlar ve erkekler kurulmuş oyuncak gibi ayrı köşelere ilerler ve bambaşka oyunlara dalarak toplama, çıkarmadan yorgun düşmüş taze beyinlerini dinlendirirlerdi. Birinci sınıfın ilk haftası, boy pos olarak yaşıma göre hiç de küçük bir çocuk olmamama rağmen, böyle bir kargaşada merdivenlerde takılıp düştüğümü ve birileri fark edene kadar düştüğüm yerde içi miflonlu yüzlerce çocuk çizmesi tarafından çiğnendiğimi ve bu esnada merdivenin öbür ucundan bahçe kapısına oluk oluk akan çocuk nehrini kartal gibi izleyen müdür muavinine uzanarak cılız, kesinlikle duyulmayacak bir sesle "Amca... mca... ne olur yardım edin" dediğimi ve kendimi sonsuz çaresiz hissettiğimi hatırlarım (henüz "örtmenim" dönemim bile başlamamış, ay yazık bana be).

Her neyse, teneffüs ve bahçeden diyorduk, şimdi merdivenlerden bahsetmenin alemi yok.

Bahçede, bir köşede konusu nazlı nazlı merdivenleri atlamak olan bir takım kız işi oyunlar oynanır, diğer köşede ezilmiş içecek kutularının top farz edildiği maçlar edilirken bir anda hepimizin "Mama vakti!" diye seslenilmiş köpek yavruları gibi dikkat kesildikleri bir an gelirdi, ve Kazıkçı Amca köşeden görünürdü. Bir çubuğun etrafına doladığı, üst üste yerleştirdiği çeşitli oyuncak ve şekerler renkleriyle sokağa can gelirdi bir anda: Pamuk şeker, emzik şeker, ağızda patlayan, bileğe takılan bir lastiğe dizilmiş ortası delik renkli şekerler, parçası çekilince pervanesi dönen oyuncaklar, çatapatlı ve yuvarlak toplar fırlatan silahlar, ucunda plastik bir süs bulunan kolyeler, çıkartmalar, sol tarafı çizgili, sağı kareli kağıttan ödev defterleri, parmağın ilk boğumu kadar bir küçük poşete koyulmuş renkli kolonyalar, daha neler neler. Bir anda toplaşan yığınla çocuk, içeri girmesinin ve hatta sokakta yürümesinin okul müdürü tarafından yasaklandığı Kazıkçı Amca'ya parmaklıklardan uzanır, göz koydukları bu şeylerden birini almak için, avuçlarındaki terden ılınmış haliyle buruş kırış kağıt paraları uzatırlardı. Kazıkçı Amca hata yapmamaya özen göstererek küçük avuçlardan nasırlı, koca ellerine bırakılan parayı önce cebine atar, sonra çubuğunu omzundan hafifçe indirerek istenen oyuncağı/şekeri takılı olduğu çengelden kurtarıp yüzünü unutmadan çocuğa geri verirdi. Böyle böyle, çocukların gönlü oldukça kalabalık dağılır, herkes bir yanda yeni oyuncaklarını havaya fırlatır, küçük kolonyalarıyla avuçlarına bayağı ve ağır bir koku akıtır, şekerini emer, sürpriz yumurtaları ikiye kırarken, zille beraber hepsi ceplere sokulur ve sınıflara çıkıldığının aksine ağır ağır, yaslı yaslı girilirdi.

Fakat işler hep bu kadar pürüzsüz ilerlemiyordu elbette.

Bazı günler müdür, Kazıkçı Amca'nın (düşününce bu ad ona, ertesi günü bile görmeyen kalitesizlikte şeyler sattığından çocuksu bir güdüyle yakıştırılmıştı galiba. Aslında Can Kırtasiye'nin sokak girişini süslediği bir okulda okuyan çocuklar olarak bu adamın sattığı hiçbir şeyin fiyatının fahiş olmadığını biliyorduk) geleceğini öğrenen, sokağa girdiğini gören müdür, işinden gücünden vakit ayırıp yüksek parmaklıklı okul kapısını hademeye emredip açtırarak sokağa çıkar, Kazıkçı Amca'yı ılık paraları elinde tıpa gibi kalmış onlarca çocuğun önünde bir temiz paylardı; sattığı yiyeceklerin sağlığa zararlı, hatta zehirli olduğunu söylerdi, adamın bunları satmaktan, bu çocukların parasını almaktan utanıp utanmadığını sorardı. Adam kepini yüzüne doğru utanmışçasına iyice indirir, karşısında tane tane, güzel bir Türkçe'yle süslü laflar konuşan, gösterişli takım elbisesinin ve omzundaki görünmeyen rütbelerinin hakkını veren bu kudretli adamın yanında küçüldükçe küçülürdü (halbuki aslında müdürün en az iki katıydı). Bu sırada az evvel ondan bir şeyler satın almak için birbirini ezen çocuklar hain hain gülmeye, parmaklarıyla adamı göstererek "Kazıkçı amca! Kaçmasın, tutun! Kazıkçısın sen!" diye bağırmaya, neşeyle müdürü destekleyen tezahürat yapmaya başlarlardı. Bu ani değişim, bu kaypaklık her seferinde beni tekrar tekrar şaşırtır ve üzerdi. Kazıkçı Amca'nın da ağırına gitmiş olmalıydı ki, bu azarlardan sonra birkaç gün okulun sokağına hiç uğramazdı. Yan gözle onun şeker pembe, kırmızı çubuğunu bekleyen gözler, beklediğiyle kalırlardı. Sonra geldiğinde, yine itiş kakış, yine aynı şey.

 İşte, ben insanoğlunun uçsuz bucaksız hainliğini genç yaşımda bu sebeple çözmüşümdür.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Wicked ki ne biçim

İki önceki yazımda Amerika'da tanıştığımız Türklere hazır giydirmişken ve tam konu oraya gelmişken, biraz da madalyonun öbür yüzünden bahsedelim ve güzel insanlar tanımış olmanın mutluluğuyla rahatlayalım:

Önceden istisnai hoşsohbetliklerini, candanlıklarını, hatta Washington'da evlerinde kaldığımızı ballandıra ballandıra anlattığım Senem-Erhan çiftini hatırlar(mı)sınız(?). İşte, geçtiğimiz ay Şükran Günü vesilesiyle toplanıp iki günlüğüne Albany'deki yeni evlerinde onları ziyarete gittik ve takip eden günlerde bizi gül gibi ağırlayan Senem sayesinde şöminenin önünde kısık ateşte pişerken bir yandan semirdik. Gecenin körüne kadar abur cubur, taze demlenmiş çay ve 90'lar playlistim eşliğinde kağıt da oynadık, buralarda ilanını çokça gördüğüm müzikal Wicked'i de (Proctor's'ta) seyrettik. Hem kendi kültürümüzü yaşadık, hem muasır medeniyet seviyesini yani. Ama konuyu çok dağıtmayacağım, Proctor's'ta, Wicked'in fuayesinde kalalım müsaadenizle.

Bir sebeple tiyatronun içindeki hediyelik eşya standların arasında dolandığımız sırada yakası açık bluzlarından esnemiş, renkli sütyen askıları görünen, ağzı burnu terden ıpıslak, derisi gergin ve parlak, saç dipleri yağlı iki ergen kızın, standın üstüne çıkmış, tüm fırlamalığıyla oyuncuların imzaladığı posteri falanca dernek hayrına yüz küsür dolara satmaya çalışan çocuğa doyurulamaz iştahla bakışını gördüm. Sadece "gördüm" deyip geçmek küçümsemek olur, o an o iştaha kalınca bir kancayla asıldım kaldım. Zaman tüneli beni içine çekip yuttu sanki; tükürüp yere fırlattığında 14 yaşında, Ören'de teyzemin yazlığına çok yakın bir otelin barında, Limon Bar'da, iki birayla sarhoş olmuş genç başımı Tuğçe'nin omuzuna yaslamıştım. Otel binasının taşlık yola bakan, manzarasız tarafında, üstü camla kapatılmış sera benzeri dar bölmeye kurulmuş barda, güneşte kalmaktan morarmış geçkin Alman çift haricinde sadece ikimiz vardık. Bu yüzden bizden birkaç adım uzakta durup kim fotoğrafımızı çekti hatırlamıyorum, ama o fotoğraf hala evde, eski bir ayakkabı kutusunun içinde, sararmış yapraklı, orta yerine adımın yerleştirildiği kalplerle süslenmiş çocukluk aşkı mektuplarının yanında durur. Gözlerim kapalı, erkek traşı kesilmiş ve jöleyle saçları dikilmiş başımı arkaya atmışım. Tuğçe de ayrı sarhoş. Benim gibi kendinden geçmemiş de, gözlerini sarhoş olmadığını kanıtlamak istercesine koca koca açarak zar zor, adeta okul kapısının arkasına kırmızı örtü asıp önünde öğretmen not defterleri için fotoğraf çektikleri zamanki gibi yapmacık bir temiz çocuk ifadesiyle gülümsemiş. Bu serinin devamı, balkonda konken oynayan annemler görmesin diye kıyıya çekilmiş eski bir sandalın arkasına uzanıp sigara içtikten sonra ahşap şezlonglara uzanıp gözlerimi kapatarak, güneşte fazla kalmaktan kararmış parmaklarımla yaptığım barış işaretinin flaşla yıkandığı ve merdivenlerde sokak köpeğine sarıldığımız fotoğraflarla devam ediyor. O tatil hep öyle. Yağmurlu akşamüstlerinde bile sevgiliye kavuşur gibi hevesle denize koşuyoruz, her gün turşumuz kurulana kadar suda kalıyoruz, derimiz gerginlikten yırtılana kadar güneşleniyoruz, hayalini kurduğumuz erkeklerden uzun uzun bahsediyoruz, birbirimize sırtımızı dönüp defterlere hızlı hızlı yazılar yazıyoruz, müzik gruplarını aramızda bölüştürüyoruz, vücudumuzun bir parçasıymış gibi kulaklıklarımızı hep üstümüzde taşıyoruz, dünyanın en yaz(l)ık şarkılarını her gece tekrar tekrar çalan grupları izlemeye yaz(l)ık barlara gidiyoruz, yanımıza oturan, sigaramızı yakan insanlarla tanışıyoruz, istifimizi ve façamızı bozmadan aşık olmaya çabalıyoruz, daha neler neler. İşte bu Limon bar, yazlık günleri boyunca gittiğimiz barlardan en kompaktı Limon bar, gündüzleri Rose çay bahçesinde (sonradan club oldu) tavla oynayan, havuza kıçüstü bombalama atlayan, plajda mısır yiyip dişlerinin arasında kalanları kumlu tırnaklarla çıkarmaya çabalayan, bir yandan kitaplardan öğrendiği acılara kendi deneyimiymişçesine içlenen iki yarı-çocuk-yarı-ergeni iştahlandırıyor. Çünkü barda her akşam akustik gitarıyla genç bir çocuk çalıyor. Biz de o çocuğa yanığız. Diyelim. Ucundan. Her gün gidiyorsak boşuna değil. Gündüz havuzda yüzer veya bilardo oynarken tedirginliğimiz ondan. Ya çıkıverirse şuradaki kapıdan? O ihtimal, o çocuğun bizi görme ihtimali, hatta aslında o da değil, o çocuğun bizi, bizim onu gördüğümüz gibi görmesi ihtimali var ya... İşte o yakıyor, güneş filan değil. Çok değil, bir yaz sonra kimi taş yerine oturmuş, hayallerin büyük kısmı yarım yamalak da olsa yaşanmış olacak, ama o an sabır yok. O an sadece o an var, hep o an var. Bir saniye sonrası bile çok, çok geç.

Fuayedeki kızların gözünden fışkıran şeyi, bir sebzenin hücrelerine yerleştirsen tazelikten çıtırdar. Ortadan kırmaya yeltenince tazelikten, tazeliğini utanmazca yaşamaktan çatırt diye parçalanırcasına kükreyerek ikiye ayrılan sebzeler vardır ya, yeşil fasulye mesela. İşte, tazelik o boyuttaydı. Ben o kızların gözünde kükreyen yeşil fasulyeyi gördüm.

İnsan belli yaşa kadar gözlemliyor var ya, sonrası hep otomatik pilot. Sonrası hep teyit. Dedemin dediği gibi: Yaşlılık bir bok değil.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Gavurnır

Boston'da tanıştığım, burada tanıştığıma şaşılacak denli düzgün bir kızcağızın son dakika davetiyle kalktık bir akşam, Türk organizasyonuna gittik, onu anlatmış mıydım? Kesinlikle anlatmadım. Anlatmadım; çünkü Boston'daki ilk senem kişisel sebepler yüzünden blogda kayıp. Bakıyorum, pürheves gittiğimiz New York'taki günden fotoğraflarımızı bile koymamışım. Hiçbir şey yazmamışım. Bir demir perde inmiş ben ile blog arasına. Genel şeylerden bahsetmişim, geçiştirmişim.

Bu arada, olmaz ya, bloga yolu yanlışlıkla düşen Amerika sevdalılarından özür diliyorum peşinen. Peşinen de olmuyor gerçi, iki senedir anasına avradına sövdük buraların. Sorun burayı sevenlerde değil, bende de değil. Sorun da yok aslında, bir tercih meselesi daha ziyade. Bir de, arkadaş, hep mi aynı model insana denk geliriz burada! Birkaç on defa gözlemledim, emin olacak kadar gözlemlediğime kanaat getirdikten sonra Serhan'a açtım meseleyi: Sokakta yürürken yanımızdan ne zaman Türkçe konuşan bir insanevladı geçse, muhakkak ki paranın lafını ediyor. "Sen ondan 3500 doları al, en güzel arabayı altına çekersin" diyor mesela, veya "Laan, parayı basıp bana market açsana (aynen böyle, kocasına dönüp)" diyor, "Taksidi ödedikten sonra elinde kalanı da bir temiz yersin" diyor", "borç" diyor, "harç" diyor, "kira" diyor, başka bir laf yok. Başta Serhan abarttığımı düşünür gibi gözlerini devirerek güldü. Güldü ama, takip eden günlerde bizzat kendisi aynı şeyi birkaç insanda yakalayınca o gözleri devirdiği yerden toplayıp koca koca açarak (ki yorgun ve uykusuzken iki leblebiden de küçük olurlar) bana yüzde yüz katıldı. İkiyüzde ikiyüz doğru bu yüzden dediğim, Amerika'da yaşayanınız denesin, bakın, göreceksiniz. Haklıysam, sonuçları bana da bildirin. Hatalıysam da hiç ses etmeyin, aman diyeyim o muhitten taşınmayın, aynı kaldırımları paylaştığınız ve paradan bahsetmeyen Türk/Türkiyeli komşularınıza sımsıkı sıkı sıkı sarılın.

Neyse.

Bu bahsettiğim gece, Bir Şey Bakanlığı, Bir Şey'i tanıtmak amacıyla mı, yok, hah, dur tamam hatırladım, Türk milletinin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere nasıl kucak açtığı ve onlara birer naylon pasaport mu düzenlediği ve böylece ülkemize sokup onları bağrına bastığıyla ilgili bir belgesel gösteriliyor Harvard'ın görkemli bir salonunda. Hazırlandık gittik, maksat muhabbet. Serhan işten gelecekti, ben o sırada işsizim diye doğrudan gittim. Kapının önünde gergin sigara içenleri atlatıp gülle gibi kapıyı iterek girdim. İçeride, Güllüoğlu'ydu yanılmıyorsam, öyle bir firma stand kurmuş, birtakım promosyonlu mallar (baklava??) dağıtıyor. Ben o baklavalardan yiyemedim. Kalmamıştı, veyahut insanlar başına üşüşmüştü ve bu kadar insanın bir dilim kuru baklavanın ısrarla peşine düşmesi asabımı bozmuştu, hatırlamıyorum. Kocaman yapının girişinde, Amerika'da tutunduğu için kendini diğer Türklerden üstün gören, fakat ortamdaki herkes aynı statüyü paylaştığı için bu üstünlüğü yeterince tadamayan ve dolayısıyla huzursuzlanıp çevresindekilere düşmancıl bakışlar atan yüzlerce kalifiye mi kalifiye, krem dö la krem gurbetçi Türk vatandaşlarıyla beraber dikildiğimi ve salona alınmayı beklediğimi, bu esnada Serhan'ı aynı dakikanın farklı saniyelerinde arayıp "Neredesin? Gel beni kurtar!" diye yalvarmak için avucumu küçük bir kuşun üstünü örter gibi telefonun üstüne büktüğümü ve telefonuma fısıltıyla bağırdığımı hatırlıyorum.

Serhan geç kaldı tabii.

Derken bizim evin yakınındaki pizzacıda, kasada çalışan çocuğu gördüm. Çekingen adımlarla, tereddütte kalmış gibi duraksayarak ağır ağır yanıma geldi. Saygılı, mahçup gülümseyişini yerleştirmiş yine ağzına. Başka bir sosyal ortamda görmenin yabancılaşmasıyla önce tanımadım, sonra adını hatırlayamadığımdan yarım yamalak bir samimiyetle "Aa, n'aber?" diye lafa girerken salonun kapısı açıldı, koltuklara yönlendirildik. Etkinliğin başlamasına yakın siyah paltosu, beresiyle kapıda şaşkın şaşkın etrafa bakınan Serhan'ı görünce rahatladım. Gülmeye, hem de olur olmaz ve yüksek sesle ve uygunsuz bir neşeyle gülmeye başladım. Oturduktan hemen sonra ışıklar kapandı, sahneye belli ki Harvard'da önemli başarılara imza atmış bir kardeşimiz çıktı ve etkinliği İngilizce sunmaya başladı. Etrafıma bakınıyorum, bir tepki bekliyorum, ama yok; alan razı satan razı. Silme Türk kaynayan, bir elin parmağını geçmeyecek sayıda Türk dostunun (bu Türk dostu lafı da "Çoğusu sevmiyor, işte bu da böyle istisna bir insandır, sever bizi" gibisinden, hakaret gibi) saçmasapan bir merakla geldiği bu toplantı, böylece İngilizce üzerine kuruldu. Durumun bize çok yakıştığını düşünüyordum bir yandan; konuştuğu lafa şişine şişine İngilizce serpiştiren, kıra döke kurduğu cümlelerin iki kelimesinden birini İngilizce söyleyen, ilk fırsatta anadilinden utanan bir milletin evlatları, her fırsatta Facebook'ta bayrak açanlar filan, cumhuriyet, özgürlük kutlayan, taklar kuranlar, böyle İngiliz mandası olmuşuzcasına kendi kendilerine İngilizce organizasyon edecek tabii. Yakışırrr!

Derken belgesele geçmeden önce sebebi belirsiz bir ödül töreni başladı. Ay, bunlar Bu Büyük Organizasyonu Düzenlemeleri Münasebeti ile birbirlerine kırmızı kurdela takmak için yarışmaz mı? Gören de bulunduğumuz nefis akustikli salonu eliyle inşa etti, gösterilen filmi kendi kamerasıyla çekti filan sanacak. Mekanı ayarlayıp içeri birbirine sonsuz haset duyan yüzlerce insan doldurup, üstüne bir de Güllüoğlu'ndan şekerlenmiş şerbetiyle baklava dağıttığın için bravo canım kardeşim! Aaa, bana bravo dediğiniz için asıl size bravo! Filan. Ortamlar böyle bir saçmalıkla kavruluyor. Yalnız, teşekkür faslı Türkçe. Belki de onu Türk dostlarının anlaması icap etmiyor, ondan. "Fenkyu", "Aaa, itz asıl may plejır" falan denmedi aslında orada, büyük ayıp oldu. Milletimizi yanlış tanıttık, ülkemize turist gelmeyecek bak yine. "Türkler İngilizce plaket vermeyi bilmiyor" diyecekler. "Dı plekıt" diyecekler. Tüh. Bir çuval baklava şey oldu.

Sonra sahneye bu ödül safsatası esnasında bir adam daha çıktı. O adama ben "C adam" diye bir isim taktım ve sonradan defalarca taklidini yaptım. İsimden de anlayacağınız gibi, ödül almanın mahçubiyetiyle aynen bir C şekline bürünmüş, kolları ve bacakları bedeninin önünde, eğile büğüle gelip plaketlerden birini alan, bu esnada da "Yeau, yeau, ne zahmet ettiniz yeau" diye teşekkür üstüne teşekkür eden, ama aslında zaten plaket filan hak edecek bir iş yapmamış, ve hak etmediğini bilmekle "Ya yaptıysam?? Vay be, aferin bana!" sevinci karışımı yüz ifadesi ile bir sağa, bir sola bakınan bir adamcağız.

Bunlar nereden aklıma geldi, şimdi onu açıklayayım:

Geçen Saturday Night Live'ı izliyorken bir de baktık New Jersey valisi Chris Christie bir skeçte canla başla oynuyor. Heyecandan hayli tutuk tabii, gözlerini prompterdan bir saniyecik olsun ayırmadan nefes nefese rol kesiyor. Belli ki feci hevesi de var, o heves ve heyecan ağzını sulandırıyor, sık sık şapırtılı laflar ediyor. Ama sonuçta niyet güzel. Bununla Karagöz Hacivat misali atışan diğer roldeki çocuk da hiç öyle el pençe divan değil, rolü ne gerektirirse o şekilde davranıyor. Program biter bitmez hakiki Türkişi bir refleksle hemmen Bizde olsa . . . (bu noktaların arasını bilhassa açıyorum, anlayana!!! ısrarındaki köşe yazarı misali) temalı anlamsız fikir jimnastiğine giriştik. İşte karşılarınızda "Bizde olsa":

"Başganım, başganım, çog güzel oynadınız başganım. İnanılmazsınız. Adeta oyuncu olmalıymışsınız. En çok ben güldüm başganım."

"Eee, bir şeyler yabdık, değil mi? Eh eh eh"

"Yok başganım, valim, inanır mısınız bir an kendim oynadığımı unuttum, sizi seyre daldım."

"Genşken tabii, bizim de bu yönde bir tagım çalışmalarımız, tiyatro ekiblerimiz olmuşdur."

"Valla keşke, başganım, siz vali olmasaydınız da..."

"Ne diyorsun yahu sen?" (hınzır gülüş, etraftaki basın mensuplarına hınzır gülüşler atış, "Bakın şimdi nasıl tutuşacak it" dercesine)

"Yok valim, yani.. " (cayır cayır tutuşmuş vaziyette çevresine bakınıyor, parmaklarını büzmüş, bir şey izah eder gibi öne uzanmış) "Siz oyuncu doğmuşsunuz, bu sizin içinizdeki gizli yetenek..." (ilkokul seviyesinde anlatırsam popişi kurtarır mıyım, diye çabalar)

"Yok, ben anladım seni, eh eh eh." (korkma ulan, anladık şakanı, demek istiyor) "Sen beni yerimden etmeye çalışıyorsun. Değil mi arkadaşlar?" (basına dönerek)

"Vöeayyehehehe" (Basından yükselen ses)

"Valim, futboldu hani gizli yeteneğiniz?" (Böyle gerzek ve zevzek muhabir çıkacak illa ki)

"Şimdi o... şimdi o..." (gülüşmeler, vali şu an siyaset harici bir konuda övülmeye, ilgi odağında olmaya rahat bir koltuğa yayılır gibi yayılıyor) "Sen orayı hiç karıştırma, eh eh eh. Geçen maçta sakatlandık, biliyor musun, hanım çok kızdı."

"Valim, o zaman sizi de programın kadrosuna dahil ettik, her zaman bekleriz." (hala lafı çevirecek, gönül aldığını pot kırmadığını teyit edecek ya)

"Şimdi çocuklar..." (aniden yüz ifadesini ciddileştiriyor, "Çoluk çocukla enseye tokat olmayayım" kaygısıyla) "Vaktiyle biz bunları hobi olarak yaptık, çeşitli ödüllerimiz, sertifikalarımız bu konuda mevcut. Artık bizim tek görevimiz, vatanımıza, milletimize, hemşehrilerimize en güzel şekilde, layığıyla hizmet etmek, hizmette kusur etmemek. Bu oyuncu lafı, biliyorsunuz, siyasette sıkça telaffuz edilir ve hep de maalesef kötü manada telaffuz edilir. Biz oyuncu değiliz, çok şükür, ama oyun nasıl oynanır, iyi biliriz. Daha doğrusu, oyunu, yalnız sahneye yakıştırırız. Oyunun yeri meclis değildir, halkın önünde öyle kıvırtılmaz." (Basın mensupları, bilhassa politikadan çakmayanlar, magazin muhabirleri falan bu noktada cep telefonlarıyla oynuyor. Valinin yanındaki oyuncu da önüne bakarak sözlerin her birine katılır gibi ve büyük ciddiyet içinde başını sallıyor. Akşam "Lavuğa bak, gelmiş beş dakika rol kesti diye Şekspir döktürdü sanıyor" diyecek arkadaşlarına rakı sofrasında. Yine de cep telefonunda kendi kolunu büküp karşıdan çektiği fotoğrafları duracak, eşe dosta bayramda göstermelik).

Ya... Nereden nereye...

Oyun hamurundan olmayan omurga görelim diyenler de "başganım"sız Saturday Night Live videosuna buyursun (HTML sapıtınca böyle kocakafa haliyle koydum, kusuruma bakmayın):


6 Ağustos 2012 Pazartesi

İlk yerli kadın hoarderlarımızdan Refika Dinçoğlu

Anneannemin vefatından sonraydı, yazdı, İstanbul'daydım. Şehir içinde arkadaşlarımla görüşerek tatilimi geçiriyordum, bir yandan da İsveç'teyken erteleyip durduğum dişçi ziyaretlerimin acısı çıkıyordu. Seneler süren başarısız kanal tedavileri sonucu iki dişimi çekmiş ve beni genç yaşta implant çivilerine mahkum etmiş emektar dişçim Sadri Korlu'yu henüz terk etmiştim, radikal bir kararla rahmetli anneannemin evine hayli yakın muayenehanesi bulunan başka bir dişçide soluğu almıştım. Tabii Sadri'den alışmamışız, bu seferki dişçi, sağ olsun, benim başka kanal tedavilerimi, çürüklerimi hop hop diye kısa sürede bitirip geçiyordu. Ben de elimden geldiğince anneannemin evinin çapına girmeden, olmadık yollardan dolanarak evime dönüyordum. O sırada bu blogda, taslakta duran bir yazıda anlattığım üzere, bir gün dolanmayıp anneannemin evinin yakınından geçerek halk arasında Minibüs Caddesi olarak tabir edilen caddeye yürümeye karar verdim. Sonrasını yazarın ağzından dinleyelim mi?
Dişçi çıkışı Kızıltoprak'ta yürüyorum. İstasyonun orada, "Briç kulübünü geçtikten sonraki alt geçitten gideyim, oradan Kuyubaşı'na doğru dümdüz yürürüm" dedim. Geçitten çıkar çıkmaz, ayağım alışkanlıktan sağa doğru ilerlemeye başladı. Kulağımdaki müzik öyle çok da hüzünlü değildi, atlatırım diye düşündüm. Apartmanın önüne kadar gideyim, şöyle bir bakarım, geçerim. Yaklaştıkça güneş gözlüklerimin arkasından, usul usul ağlamaya başlamışım. Dışarıya doğru bir ağlıyorsam, içe doğru beş ağlıyorum. Gözümden çifter çifter yaşlar yuvarlanıyor, hıçkırıklarımı duyan saatlerdir nefessiz ağlamışım sanacak. Apartman bahçesine açılan  kapının önüne geldim. Kapı, hala apartman bahçesine açılıyor da, artık başka bir apartmanın bahçesine açılıyor sanki. İçeri girip yürümeye başladım. Ayağımın altındaki taşlarda vaktiyle ilk adımlarımı attım, üç tekerlekli bisiklete bindim, ip atladım, paten de kaydım. Sanki hayatım film şeridi gibi ayağımın altından geçiyor. Kafamı kaldırdım, beşinci kata baktım. Saksıdaki çiçeklerin balkon demirlerinden taşan kısmı aynı. Sanki hiçbir şey değişmemiş. Halbuki merdivenlerden çıktım, ziline bir baktım ki, zilde yazan isim değişmiş. Sanki anneannem hiç o evde hiç yaşamamış, hiç ölmemiş. 
Hikaye burada bitse, "Yine Elmoş'un anneanne hasreti tutmuş, bize dert yanıyor" deyip geçeceksiniz. Maalesef bu öykü öyle romantika, tüller ve güller eşliğinde bitmedi. Ya da, sadece anneannemle ilgili bir anı olarak kalmadı diyeyim.

Önce arkaplan oluşturması açısından biraz bilgi verelim:

Anneannemin dedem ve çocuklarından şehir dışında üniversite okumayacak kadar küçük olanlarıyla beraber Gökdelen Apartmanı'na taşındığı 70'lerin başında tanış olduğu üst komşu Refika, taşralı halleri yüzünden geniş ve köklü ailemizin zararsız, sevilen bir üyesi ile türlü huyları yüzünden bir türlü tam olarak sevilmeyen uzak akrabası olmak arasında senelerce gidip geldi. Eve ensede sımsıkı topuz yapılmış sarı saçları, her parmağında ayrı renkte koca taşlı yüzükleriyle paşa karıları, üstlerinde ipekli gömlekleri, şık makyajları ve ağır parfümleriyle bu 12 katlı apartmanın en üst katında oturan komşular konken oynamaya veya çay içmeye geldiğinde ya bir köşede oturur ve sessizce konuşulanları dinler, ya da kılıksızlığı yüzünden davete hiç icabet etmezdi. Zaten ağzı laf da yapmıyor, yaptığında da üstünü örtmeye çalıştığı şivesi aradan kaçıveriyordu. Kaçmasın diye özenmekle de iş bitmiyordu sonra; bu kez kendi kendine uydurduğu sözde şehirli kibarlıklarla çevresindekilerin dikkatini hepten üstüne çekiyordu.

Fakirlik içinde büyürken ve hayli gençken varlıklı bir tüccarla evlenip Adana'dan İstanbul'a gelmişti. Evliliği boyunca bir türlü çocukları olmamış, kocası erkenden hastalık sonucu vefat edince koskoca evin içinde yapayalnız kalmıştı. Nedense memleketine dönmeyi hiç düşünmüyor, anneannemin varlığı haricinde sosyalleşmek istediğinde uzak mı uzak akrabalarıyla Fenerbahçe Orduevi'ne çay içmeye gidiyordu. Belki Feneryolu'nda deniz gören bir apartman dairesinin simgelediği zenginlik hoşuna gidiyor, gururunu okşuyordu, ondan gurbette olmayı önemsemiyordu. Hem sonra evin salonunda asılı fotoğraftan biliyorum; kimsecikler o derece modern değilken harada kömür karası bir atın başını sevebildiği,  kocasıyla beraber pantolon ve kovboy şapkası giydiği bir hayat yaşıyordu buralarda bir zamanlar.

Gelgelelim, eşi Önder Bey'in ölümünün ardından hayatının anlamını yitirmişti bu kadın. Alt komşusu anneannem de taşındıktan birkaç yıl sonra tıpkı kendisi gibi kocasını erken yaşta kaybetmişti, ama evinin her odasında değil mi ki birileri uyuyordu, en azından yalnız değildi. Evlatları, abileri, kardeşleri, yengeleri, görümceleri vardı. İlerleyen yıllarda gelinleri, damatları, torunları, yeğenleri olacaktı. Bayramlarda kazanlar dolusu yemek servis edilecek misafirler ve çocukları neşe içerisinde evin altını üstüne getirirken, Refika odalarını Alamancı kız kardeşinin yolladığı naylon çorap, elektrikli mikser, çeşitli ebatlarda kutu kutu çikolatalar, dikiş dergileri ve patronları, kumaşlar, paketinde nevresim takımları, geç kalmış, çok geç kalmış oyuncak bebekler, renkli şişelerin içinde kolonyalar, mendil ve peçete setleri, çantalar, şemsiyeler, rulo halinde duvara yaslanmış halılar, tabaklar ve bardaklar, bir dev buzdolabı, son model televizyon ile doldurmaya başlamıştı. Genellikle Refika ona misafir geldiğinden anneannem bile uzun süre durumun farkına varmadı; sürekli kapalı duran bu kapıların ve halısız, yürürken tozu havalanan parkelerin ne anlama geldiğini sormayı düşünmedi bile. Yanlışlıkla açık bırakılmış bir kapının yanından geçip gerçeği keşfettiği zamanı takip eden bir misafirliğe gidişimizde  Refika'yı ilerleyen senelerde sürekli hale gelecek şekilde dostça azarlayıp beni de durumun vehametine tanık koşmuştu. O ana dek tavana kadar düzensizce eşya dolu bir oda görmemiştim. Evimizde annem ve evinde anneannem her gün her şeyi silip süpürecek kadar titizdiler. Çok küçükken bile üstümdekini çıkarınca katlamayı, yere düşen ekmek kırıntılarını toplamayı, yatağın örtüsünün düzeltilmesi gerektiğini, kayan halıların duvarla düzgün bir paralel oluşturulana dek ayakla itilerek düzeltilmesi gerektiğini hep biliyordum. Dolayısıyla, gördüğüm manzara bana göre bile yetişkin dünyasına yakışmıyor ve öğrendiğim her şeyle çelişiyorsa da, tuhaf bir inadı yansıttığından bir yandan inanılmaz ilginç geliyordu. Tüm odalarını benzer yığıntılarla dekore etmiş Refika, ambalajında duran türlü ihtiyaçlarına kesinlikle el sürmüyor, hışırdayan paketleri uzun sazlıklarla dolu sığ bir gölde yürüyerek ilerleyen botanikçi gibi özenle itiştirerek odanın bir köşesinde hapis kalmış divana kıvrılıp uyuyordu. Biraz boy attığımız ve aklımızın erdiği yıllara geldiğimizde Adana'dan gelmiş yeğenleri ile oyun oynarken tozdan kararmış duvarlarına kara tahta gibi yazı yazdığımızı görüp bizi azarladığını hatırlarım, ve o yeğenlere İstanbul'daki bu lüks eve geldikleri gün evin alafranga tuvaletini yasaklandığını da (evde bir alafranga, bir de alaturka tuvalet bulunuyordu ve anneannem kendi evindeki alaturka tuvaleti kapattırarak erzak ambarına çevirmişti).

Derken seneler sonra anneannemin çıkışlarına dayanamayıp son kullanma tarihi geçmemiş birkaç şeyi kullanmaya başladı Refika. Örneğin dev televizyon sonunda oturma odasına kurulmuştu. Fakat kumandanın üstündeki naylonu geçtim, televizyonun üstündeki naylon izlenirken bile çıkartılmıyordu, bir saatten uzun açık kalınca eskiyeceği için televizyonun saat başı kapatılması gerekiyordu falan filan. Son bıraktığımda, evindeki sebze meyveyi yemeyen, üstelik çürüyünce de çöpe atmayan Refika'ya anneannem pişirdiği yemeklerden çıkarıp zorla yedirmeye başlamıştı. Yine dolabın arkalarına atıp saklamasın diye bir de başında durup Refika'nın yemesini bekliyordu. Şimdi düşününce ne komik geliyor; birdenbire onlarca kilo verip hasta düşen kadına çok yakında ölecek gözüyle bakıyorduk. Kader, asıl anneannemin içini kurt gibi kemiren bir hastalık varmış da, önce o ölecekmiş meğer. Gökdelen Apartmanı'na taşındığını balkondan gördüğü anneannemin evinden nerede/kim olduğunu hatırlamaz bir vaziyette, hastaneye gitmek üzere son kez sedyelerle çıkartılacağını ve evin kısa sürede elden çıkartılacağını da görecekmiş Refika meğer.

Şimdi, bu kadar bilginin ardından, ana konuya dönelim.

Yukarıda yuva yapmış paragrafta bahsettiğim gün anneannemin zilini çalamadım belki, ama Refika'nın ziline bastım. O sırada aklımdan çok acayip düşünceler, içimden çok farklı hisler geçiyordu. Teselli arıyordum. Anneannemden bir parça, eski günlerden yakalayabileceğim bir ayrıntı arıyordum. Tüm bunları Hollywood film klişesi "Yahudi büyükannesinin toplama kampındaki ölümünden önce yaşadıklarının peşine düşen yaman ve semirgen Amerikan torun"a dönüşmeden yapmak istiyordum mümkünse. Tek istediğim Refika'nın balkon taşlarını seyretmekti. Ya da önünde en son anneannemle beraber durduğum turuncu mutfak karolarına bakmak istiyordum. Anneannemi bulmak, henüz ölmemiş olduğu bir detayda yakalamak istiyordum. Bu plana göre Refika, hayatımızın çoğu karesinde olduğu gibi figüranı oynayacaktı, veya kim bilir, beni kucaklayışındaki sıcaklığa göre belki anneannemin kendisine dönüşecekti.

Beşinci katı, anneannemin katını geçtim, altıya vardım. Kapıyı çaldım. 13 numara. Hiçbir zaman kimseyi beklemeyen Refika'nın tedirgin sesi içeriden geldi:: "Kim ooo?" "Benim Refika teyze" dedim. Kendimi tanıttım. Kapı açıldı. Ben de o sırada çözülmüşüm. Artık basbaya ağlıyorum. Ayıp olmayacağını biliyorum. Karşımdaki kadının senelerce başıma kakar gibi, sonradan öğrenmeye çalıştığı bir şefkat tonuna bürünerek söylediği gibi, doğumumu bildiğini, anneannesinin hastanede "Ölür bu, boşuna eve götürmeyin" denilen ve sürekli üşüdüğü için ağlayan prematüre bebek Elmoş'u ısınsın diye evin mutfağında ekmek kızartma makinasının önünde pamuğa sararak piliç gibi çevirdiğine Refika'nın tanık olduğunu hep biliyorum. Yıllar öncesinde mutfak masasında üçümüz oturmuş, bu iki yaşlı kadın ben bir şeyler atıştırayım diye bana eşlik ederken bir yandan bunları bir milyonuncu kere anlattıklarında tüm ergenliğimle gözlerimi devirdiğimi de biliyorum. Gözlerimi devirmeyeceğim şekilde o zamana geri dönmek, yine bıçkın ergen olmak ve yine anneanneme kavuşmak istiyorum. Ve bunları Refika'nın anlayacağını umuyorum o an.

Beni içeriye buyur etti. Ağlamama hiçbir tepki vermedi. Sevindim. Mühim bir misafir gibi beni baş köşeye oturttu. Otururken buyur edilmediğim bir başka üçlü koltuğun üstünde kapıyı çaldığım sırada elinden bıraktığı belli olan siyah beyaz bir fotoğraf yığını gördüm, içim cız etti. Herkes geçmişini arıyor, kimse bugünden mutlu değil ve bu gerçek tasdiklendi gibi oldu o an. Daha da hüzünlendim. Eski moda, baloncuk kabartmalı su bardaklarında sakinleşmem için bir bardak su getirdi. Mutfakta burnumu silmem için bir türlü temiz kağıt peçete bulamamıştı, dağınıklığı için özür diledi. Sakinleştim biraz. Anneannemin evine yeni taşınanlardan bahsetti, onlardan hiç haz etmediğinden. Aniden hızla dedikodu yapmaya girişti, halbuki hiç hazır değildim. Henüz yüzüne bile doğru düzgün bakmamış, halini süzmemiştim. O laf üstüne laf anlatadursun, karşımdaki kadının gerçekten kim olduğunu canıgönülden anlamak isteğiyle dolup Refika'ya uzun uzun bakmaya başladım. Haziran ayında ayağında kalın yün çoraplar, dikişleri sökülmeye başlamış deri bir erkek terliği. Üstünde hayli bol, boğazlı bir erkek kazağı. Uzun etekliğinin içinde yün tayt. Derken ne olduğunu anlamadan eli yün çorabına gitti düşüncelerimle meşgulken ben. Sanırım her zamanki gibi hastalıklarından, ilgisizlikten yakınıyordu ve durumunun vehametine dair kanıtlar sunmak istiyordu. Çorabın çıkmasıyla beraber yerdeki tozların yanına konacak deri parçacıkları havada uçuştu. Şimdi de deri hastalıkları onu rahat bırakmıyordu.

Ne umduğumu, ne bulduğumu düşündüm kısacık bir süre. Kadıncağıza acıdım, ama içimden bir kahkaha atmak da geliyordu. Dökülen topuk derileri ve yeni komşu dedikodularıymış demek payıma düşen, dedim. Hakkım buydu. Hayatının onlarca senesini yakın akrabalarının hiçbirini birkaç haftadan uzun süre görmeden geçirmiş, çocuğu olmadığından bir gıdım anaçlık içinde yeşermemiş, kimseden şefkat görmemiş ve kimseye gösterememiş bir kadından sen ne hadle, ne bekliyorsun? Kimi, nerede arıyorsun? Kısacık bir süre daha oturdum. Refika anneannemin miras meseleleriyle ilgili keman taksime girince hepten rahatsız oldum. Ve olan bitenin saçmalığına yakışır bir uygunsuzlukla teşekkür edip apar topar Gökdelen Apartmanı'ndan son kez ayrıldım.

* Yazıda geçen tüm isimler (Gökdelen Apartmanı ve muhit adları hariç), elbette değişirilmiştir.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Recep Ağbey

Bizim işyeri binasının arka taraflarında bir yere birkaç hafta önce birkaç çadır kuruldu. Bunların Cirque du Soleil'in Totem gösterisinin gerçekleştirildiği çadırlar olduğunu öğrendiğim andan itibaren gidip görelim diye tutturdum. Sonunda görece makul bir fiyata biletler aldık, kavuran sıcakların tam ortasında, şehrin güneyinde kalan endüstriyel alana doğru trene, yine trene ve otobüse bindik. Nihayet birbirine avlularla bağlanmış çadır kompleksinin içine buyur edildik ve diğer heveslilerle beraber gösteri çadırına geçeceğimiz anı beklemeye başladık. Saati de öyle güzel seçmişiz ki, tam gün ortası. Çoluğunun çocuğunun elinden tutan, "Allah aşkına birkaç saatliğine şu maymun iştahlı, şu şımarık çocukları biri benim yerime sustursun. Yok susturamıyorsa, bu acıyı benimle beraber yüzlercesi paylaşsın" diye koştur koştur gelmiş. Beklediğimiz "lounge" çadırının içinde gösteriye bir saate yakın zaman kala tüm süperultramega boy patlamış mısırlar sadece eller ve ağızlar boş durmasın diye yenmiş, tek bir kovaya boşaltılsa bir okyanus edecek dev kokakolalar içilmiş. "Sıradakiiiii!" der gibi, "Haydi beni eyleyin" der gibi, "Başka bir şey yemeyeceksek, bari o zaman güldürün" der gibi tatminsiz bakışlar yüzlere yerleşmiş. Kimisinde o kadar bilinç bile yok, bittikçe habire gidip yiyecek-içecek yeni bir şey alıyor. Gözü boşta kaldığından bir yandan "Keşke laptopı getirseydim, dizi izlerdik şimdi" diye üzülüyor.

Sıcaktan yerimizde duramaz olunca yazlık yerde sahil boyunu, köşeyi bucağı gezmeden huzuru bulamayan sandalet içine beyaz soket çorap giymiş dede gibi çadırı turlamaya başladık. İçinde turne bilgileri, dansçıların, akrobatların fotoğrafları olan ve sayfa doldurabilmek için fotoğrafların arasına onar santimlik boşluk bırakılmış, yazıları koca koca, sert kapaklı kitaplar, satılık maskeler, logolu tişörtler, bereler, hatıra kalemleri, takvimler, not defterleri, ajandalar, CD'ler, posterler. Her bir ürünün başına karınca gibi üşüşmüş en az dört kişilik aileler. Yedi-sekiz yaşlarındaki oğlunu ve kızını süpermarket arabası gibi itiştirip çekiştiren, mutsuzluğu yüzüne yılışık bir gülümsemeyle kazınmış, adeta iğdiş edilmiş bir adam ve menopozlu görünümlü, cinnet geçirmeye birkaç saniye yakınlıkta duran karısı. Ya karaciğeri iflas ettiğinden ya da cruise gemisinde maruz kalınan doğaüstü ve sürekli dik açıyla vuran güneşten dolayı morarmış bir yüzle, açık yaka bağırlarıyla sevimsiz bir çift. İki ergen kızla (biri kendi kızı, diğeri kızının en yakın arkadaşı) gelmiş hüzünlü, dul baba. Gösteriş fırsatını kaçırmayıp 45 derece havada ful makyaj yapıp en yüksek topuklu ayakkabılarını giyerek, yanlarında basketbol heveslisi oğlan çocuğu gibi duran bol tişört-diz altı şort giymiş sevgilileriyle gelen ve şov arasında sevgilileriyle iştahla öpüşecek 20 yaşlarında tipik Amerikan kızları. Bir örnek ince çerçeve gözlük takmış, birbirine kardeş kadar benzeyen Fransız çiftle oturmayı kalkmayı bilen adam yüzlü, annelerinin elinden tutmayan çocukları. Pretzel, mısır, kokakola standının arkasından bıyık altı gülüşüyle bu kitleyi süzen görevliler. Prefabrik tuvaletlerin altısını sırt sırta dayamakla oluşturulmuş tuvalet alanı. Ve elbette içeride nabız düşmesin diye giderek yükselen bir müzik sesi.

Yelkovan 12'nin üstüne gelince biletimizde yazan kapılarından ana çadıra yavaş yavaş doluşmaya başladık. Her giren beklentinin coşkusuyla bir an kendini büyüleyecek bir şey görmüş gibi şaşırıp, cep telefonuna saldırıyor. Çek çekebilirsen; içeride ışık müsait değil, zaten izin de verilmiyor. Ama olsun, karlı-tozlu-buzlu, sonradan hiçbir şey anlaşılmayacak anlamsız fotoğraflar çekildi. Manzara desen, çadıra destek veren birkaç direk, tam ortada üstü örtüyle kaplı iskele, az sonra içinden neler neler çıkacağı kestirilemeyen insan boyundaki sazlık maketi, sahneye dökülen multivizyon rampası ve herhalde 200-300'e yakın, yere sabitlenmiş tribün koltuğundan ibaret. Ellerinde biletleriyle izleyiciler, turist olarak geldikleri bir memleketi gezer gibi yüzlerinde merakla karışık memnun bir ifadeyle koltuk sıralarında kendi numaralarını arıyorlar. Derken kargaşa çözülür gibi olduğunda, yanımıza birkaç kişi geldi oturdu. Aramızda nece konuştuğumuzu da ihraç ettiğimiz diziler sayesinde anlamışlar, Türkçe'yi sökmüşler, iki kızdan biri lafımı bölüp memleketini belirttikten sonra (Suudi Arabistan) Türkiye'den olduğumu teyit etti. Sonra Kıvanç Tatlıtuğ gibi sarışınmavigözlüdalyan erkeklerin cirit attığı memleketten gelmiş olağanüstü şanslı bir kadını ekran dışında görmenin heyecanıyla en rahatsız edici şekilde beni süzmeye başladı. Ben de hiçbir zaman doğuramayacağım bir Japon çocuğu olduğu için ön sıradaki ufaklığı süzüyordum. Ufaklık da hemen çaprazımdaki Çinli kıza, sırf annesine benziyor diye şaşkın şaşkın bakıyordu. Böyle bir göz tıkınması ve birkaç duyuruyu takiben şov başladı. Disko topunun insan şekline bürünmüşünü canlandıran akrobat, çadırın tepesinden sürprizli bir şekilde sahneye indi, üstü örtülü kafes açıldı, dansçılar danslarına ve kafesin tellerine tutunarak akrobasiye başladılar. Arkasından iki sarı kanarya misali giyinmiş, yerden birkaç on metre yükseklikteki salıncakta danseden çift, bitince de Uzakdoğu motifli tek tekerlekli bisiklet gösterisi geldi. Müzik ve ışık değiştikçe sahneye yeni bir ekip çıkmasını artık benimsediğimizden, davulların ritmi hızlandığında dikkat verdiğimizi kanıtlamak ister gibi vücutlarımızı dikleştirerek alev desenli dar bluzlar ve deri pantolonlar giymiş adamların sağlı sollu sahneyi kuşatmasını, en ufak tefek grup elemanının üst üste monte edilmiş sırıklara tırmanmasından ve belinden çelik halatla bağlı olduğu çadırın tepesine doğru yükselmesinden ibaret, zevksiz şovlarını izlemeye başladık. İşte, o sırada benim için şovun sıradanlığını ortadan kaldıracak bir detay keşfettim: Kod adı Recep Ağbey.

Kim bilir gerçek adı Mezon Franse olan Recep Ağbey, grubun en yaşlısı ve göbeklisiydi. Alnının iki tarafından seyrelmeye başlamış koyu renk saçları, Suudi Arabistanlı kızların sandığının aksine Kıvanç Tatlıtuğ'a oranla daha Türk sayılacak tipiyle derhal diğerlerinden ayırd ediliyordu. Kenarda koca göbeğiyle durup hiçbir şey yapmadığı halde "Yine şovun büyüğünü biz yaptık, iyi yorulduk ha, helal olsun bize!" diye içinden geçirir gibi, ekibinin en dinamik ekip ve yaptıklarının şovun en büyük numarası olduğunu sanar gibi bir duruşu vardı. Gözlerimi ondan alabildiğim an, dönüp Serhan'a baktım. Kısacık bir sürede durumu ikimizin de aynı yerinden kavradığımızı anlamaya yetecek kadar göz göze geldik ve gülmeye başladık. Recep ağbey sahnenin bir orasında, bir burasında yama gibi, leke gibi durmaya ve hiçbir şey yapmamaya devam ederken yarı bükülmüş vaziyette insanı nefessiz bırakacak bir kahkahaya tutulmuştuk. Biz yüksek sesle Recep Ağbey'in hallerini, tavırlarını tasvir etmekte yarışırken, Totem şovundaki tüm dansçılar veda danslarını yapmak üzere sahneye doluştular. En arkada kalan Recep ağbey yine grubuna ve diğer dansçılara yüzünü dönmüş, tıpkı lisenin son gününde kep töreni karambolünde ilgi odağı olmaktan mahçup olan ama bir yandan gördüğü ilginin haklı bir ilgi olduğuna inanarak kabaran gencin arkadaşlarıyla bu anı paylaşma çabasına benzer şekilde, kısacık da olsa onlarla göz göze gelmeye ve bakışlarıyla "Yahu, amma alkışladılar! Amma büyük işlere imza attık yine! Yahu! Haha, bak hala alkışlıyorlar! Ayağa da kalktılar! Ti! Yau, durun! Tamam, iyiydik, kabul! İyi de değil, yine fişek gibiydik, fişek! Çok şükür! Hepimizin (ama en çok benim) başarısı (başarım) bu!" demeye çalışıyor gibiydi.

Adı "Totem" değil, "Recep ağbey'in kendini kah dev aynasında, kah amikroskobik bir varlık olarak görmesi ve çevresinden beklediği sonsuz onay" olsaydı, ben sana diyeyim, o şov kapalı gişe oynardı.

10 Temmuz 2012 Salı

Kuzu kapama (ya da "Böyle olur pedofilin düğünü")

Amerika'da en korkutucu, en az çocuğunu ağzına patates cipsi tepiştirmek suretiyle besleyen anneler kadar korkutucu boyuttaki fakirlik, sosyal adaletsizlik, suç oranı gibi beter şeylerden bir tanesi reality showların çokluğu ve hatta reality showların bazı kanal akışlarının tümünü oluşturması. Türkiye'de ne kadar tutarsa tutsun, hiç şüphem yok Amerika başkasının ne yaptığını izlemeyi bizden çok farklı ve çok daha tutkulu şekilde seviyor. Halbuki biz başkası üstünden de kendimizi ifade etmeyi seviyoruz. Çünkü onlarca senedir kendimizi ifade etmektense, bizi ifade edecek adamı seçmenin marifet olduğunu öğrendik. Bu yüzden de kuru kuru reality showları izlemeyi sevmiyor, oy vererek, telefon açarak, kontör atarak üzerinden sesimizi duyurabileceğimiz, altında kamplaşabileceğimiz türde yarışmalı reality showlara ve yarışmalara ilgi gösteriyoruz. Pasif agresyonumuzu mazeret sunmadan sergileyeceğimiz bir mecra bu bizim için. Biri sözcümüz olsun, onu sevmek bir şeylerin sıfatı haline gelsin, onu sevenler birtakım erdemleri savunuyor olarak görülsün, vesaire. Bireyselleşmeyi banka reklamı haricinde duymamış ve bir türlü içselleştirememiş bir toplumun saçına başına anca böyle tarak uygun düşüyor. Reality show yoksa da taranıp dursun işte dizileriyle. Ali Kaptan'la, Bakkal Veli'yle hesaplaşsın. Sonra Türkiye'yi Çevreleyen Denizlerde Çalışan Emektar Kaptanlar Derneği dava açsın senaristlere, bakkallar birleşip "Bizi para üstü olarak bozuk çıkmayınca sakız verdiğimiz için kötü gösteriyorlar" diye RTÜK'e falanca diziyi şikayet etsin. Gerçekle kurguyu ayırmayı bilemeyene reality show olmuş olmamış ne fark edecek? Adam televizyonda ne görse gerçek sanıyor zaten ("Gerçeğe açılan pencere" falan diye satınca, belki bir kısım halk da pencere olduğuna ikna oldu televizyonun. Camdan sokağı izler gibi samimiyetle izlediğinin gerçekliğine inanır oldu, bilemiyorum - Bu parantez içinde yazdığım şeyin neredeyse aynını, camdan sokagi izler gibi televizyon izleme hikayesini yakın zamanda Orhan Pamuk'un Öteki Renkler kitabında gördüm ve dehşete kapıldım, ama silmiyorum). Ne görse üstüne alınıyor, üzülüyor, hassas duyguları inciniyor. O yüzden reality show'un gerçekliği yansıtma misyonunu henüz kavrayamadık. Halbuki Amerika'da en çıplak ve çarpık haliyle gerçeği yansıttığı zannı oluşturduğu sürece inanılmaz pazarı var. Yengeç gemisinde üç kuruşa çalışan garibanından tut, keyiflerine bakmaları haricinde ne iş yaptıkları kestirilemeyen koca popo kardeşlere kadar herkes televizyonda. Halk, kendini izlemek istiyor. Ya da, kendinin de bir gün çıkabilme ihtimali olduğu bir televizyonu izlemek istiyor diyeyim daha doğrusu. 

Bu furyada korkunç bir şeyi, Toddlers and Tiaras isimli reality show'u keşfettim. Öyle bir şov ki, olmaz olsun. Birkaç dakikadan uzun süre bakmak zorunda kalınca içimde sevecenlik ve umut adına yeşermiş ne varsa solup gidiyor. Annelerin dört-beş yaşındaki çocuklarının dokunmaya kıyılmayacak saçlarını röfleleyip buklelere sarması, bebek kirpiklerini rimelin balçığıyla sıvayarak onlara en şuh bakışları öğretmesi ve iştahla kızlarını çocuk güzellik yarışmalarına sokması kanımı donduruyor.

Barbie bebek, buz revüsü yıldızı Svetlana, tek bir kolu beyaz balina buyuklugune erismeden onceki Sibel Can ve pavyon şarkıcısı Mehtap karışımı, saçmasapan frapanlıkta bir estetik anlayışı. Bayramda aile büyüklerinden bir tanesi yanağını fazlaca sıktı diye ağlama yaşındasın daha yahu!

Mideleri kaldırıyor, izleyen her nasıl izliyorsa izliyor, ama hep çokgüzelaferinbravo tepkileri yok tabii. Geçenlerde gözü kararmış annelerden biri Amerika'ya bile çok geldi: Türkiye'de "Özel bir Kadın" adıyla bilinen, Julia Roberts'in en kibar şekilde söylemek gerekirse bir seks işçisini canlandırdığı ve sonunda da onurunu hiçe sayarak emeğini kiralayan bir beyefendiyle romantizme yelken açmasını konu alan filme öykünüp kızını deri çizme, mini etek ve jarse bluzla sevimli ve minik bir seks işçisine çeviren anne, Amerika'da bile tepki gördü. Dejenereysek o kadar da degiliz hesabı. Demek dejenerasyonun da bir limiti var.

Küçük kuzenim küfür etmeyi çat pat öğrendiğinde nereden duyduysa ve aklına nasıl yattıysa "Horozpu!" demişti bir keresinde kendi kendine coşkuyla bağırarak, hiç unutmam 

Tüm bunların işaret ettigi üzre, devir pedofilin devri hakikaten. Bedavaya sınırsız malzeme, bir yere bir şey yüklemeden, gizli saklı işlere girmeden ne çok izleyecek seçenek buluyordur bunlar. Adamlara her gün bayram. Üstelik standartları kabul edilip ve normal görülüyor giderek. Çocukların popüler kültüre feda edilmesini falan demiyorum bile üstelik. CNN haberlerini duzenli olarak takip etmeye bir seferinde azim ettim ve (buradan sonrası her şeyi bir komplo olarak gören anane tonlamasıyla okunacak) tüm hafta erkek çocuklarına tecavüz eden Amerikan futbolu koçunun davası, kızını kemerle dövdüğü webcam'e takılan yüksek yargıç baba, İngiltere'den geldiği icin aksanıyla ve haliyle-duruşuyla dalga geçen arkadaşlarının alayına dayanamayıp intihar eden ergen ve daha nice zavallı bebek, çocuk ve genç istismarına dair haberlerle tüm haftanın doldurulduğunu fark ettim. Kanlı çatışmaları üst üste yığılmış ceset görüntülerini tekrar tekrar yayınlayarak halkın gözünde normalize etmenin bir başka türü bu. Normale dönmek için reklam aralarında başka kanallara baktığımda ya erkenden ve korunmasız girdikleri ilişkilerin sonucunda bahtsız çocuklar doğuran 16'lıkların karavanlardaki salkım saçak white trash yaşamlarını, ya şehrin diğer ucunda 16. yaş gününde hediye olarak limuzin istedigi icin çığlık çığlığa ortada dolanan, Svarovski tasla kapli telefonundan görüştüğü babasının ağzına kakişleyen, yarım metrelik frenç mi frenç manikürlü takma tırnaklarını bu üzüntüye dayanamayarak kemiren kızlar gördum. Başka kanala geçtigimde de bu Toddlers and Tiaras bebekleri, kaşları ağdalanırken ve takma kirpikleri gözlerine yerleştirilirken açlıklarını bastıracak bir paket bisküvi getirmedikleri için annelerine küfrediyorlardi. 

Bir de son olarak, konuyu kapatmadan hemen önce bir diğer ekstrem örnekten, anne mağduru bir Kınalı Yapıncak'tan daha bahsetmezsem olmaz. Solaryum delisi annesiyle beraber el ele piliç çevirme gibi kavruk renk almak için solaryuma giren kızcağız, annesiyle manşetlerdeydi geçen ay. Okulda arkadaşlarına masum bir hava atmak için anneciğiyle kızarmaya gittiklerini söyleyince ve çocukta güneş yanıkları tespit edilince annesi tutuklandı, sonra "ben solaryumdayken o kenarda bekliyor, vallahi içeri girmiyor" deyince kadın aklandı diyeceğim de, fotoğrafta görüldüğü üzere ak demeye dilim varmıyor.

    Gel de Sosyal Hizmetler'e inanma. Nüfus cüzdanimda inanç hanesine yazdıracağım, o derece

Bazen marketten kızarmış tavuk alırken görür insan, tavuk standında en arkada tüm gün sıcakta durmaktan iyice pişip sonunda daha fazla dayanamayarak hazin şekilde yanmış olanlar "gün bitse de çöpe gitsek" diye bekler hani, aklıma o geldi. Olur da aynı uçakta yolculuk ederken uçak çakılsa, sağ kalanlar açlıktan birbirimizi kesip yiyecek hale gelsek ve bu kadın benim payıma düşse açıkçası biraz üzülürdüm. "Hey, medium well dedik, değil mi?" diye gökyüzüne bakıp tanrıya sitem ediyormuşçasına mimiklerle Amerikan işi şakalar yapardım ve anlardınız ki o an ruhumu birleşik devletlere birleştirmişim.

Neyse, upuzun bir lafın kısası, tüm bu saydığım olaylar vesilesiyle de aklıma galiba iki sene önce Radikal İki'ye gönderdiğim, ve türlü talihsizliklerden maalesef yayınlanamayan bir yazım geldi. Hatta daha önceden de gelmişti, bir türlü ne şekilde ısıtıp sunacağımı bilememiştim. Bir de şimdi burada vitrinde yazmalı ablaların gözleme hamuru açtığı amatör bir işletmeyiz, öyle birden krem brüle ikram etmek gibi kaçmasın, sizi düzgün imlâmla ve tren gibi cümlelerimle yormayayım dedim. Sonra durdum, "ne diyorum allahaşkına?" diye kendime sorup bir gülmeye başlamışım ki, sormayın gitsin.

Meraklısına, yine eskilerden.



Yaş 15, yolun yarısı eder

Dört duvar arasında uygarca yaşama yeteneğini ölçen yarışmaların, reklam arasında küslerin karşılıklı göbek attığı gelin kaynana savaşlarının ardından reality showların büyük kısmının kurgu olduğunu farketmemiz ve “kameralara oynamak” deyiminin gündelik dilde dolaşıma girmesiyle, gördüğümüzün gerçekliğini sorgulayabildiğimize kanaat getirip artık izlemez olduğumuzdan mıdır; başladığımız yere dönüp yetenek yarışmalarına kucak açtık. Bu millet, puan vermeyi, parmak sallayıp sevmemekle tehdit etmeyi iyi biliyor, belki ondan. Fazla samimi olmadan, yarışmacıların hayat hikayelerindeki dramatik ayrıntılara takılmadan sözde profesyonel bir şekilde sözde demokratik bir sürece katılacak, seçecek starını. Pop star, alaturka star, türkü star, roman star derken, başka ne tür bir alt kategori açılabilir diye düşünüyorduk ki, Fox TV'nin ergen starlar yaratma vaadinde “Yaş 15” yarışması imdadımıza yetişti. 

Görsel tasvirini yapmak gerekirse; sözleri “annem annem” ikilemesinden ibaret jenerik müziğinde hissettirildiği gibi annesinin kucağından sahneye düşüvermiş, derilerinin altında süren hormon gelgitleri yüzünden hayatlarında en kötü göründükleri dönemi yaşarken sahneye iliştirilmiş bir düzine kız yüksek topukların üstünde, mini eteklerinin içinde, bacaklarına odaklanmış kameraya doğru yürüyor. Vücutlarında filizlenmiş kadınlık adına ne varsa, yetişkin dünyasının görmek istediği gibi danslarında savruluyor. Her biri, payetli giysilerinin içinde planlanmışcasına ayrı karakter. Makro açılımlara sahne olan kültür mozaiği Türkiye'ye yaraşır mikro açılım: Kürt kızı Jinda ve Kazak asıllı Alina, Karadeniz’in gülü Özlem, Mardinli Medya ve İzmirli Duru ile göstermelik bir çeşitlilik. Fox TV'nin Yaş 15 şarkı yarışmasındaki kızlar, futbol tabiriyle altyapıdan yetişirken, otuzlarında zengin bir koca bulmalarıyla tamamlanacak kariyerlerine başlamak, manken/şarkıcı/oyuncu Bermuda Şeytan Üçgeni’nde bir an önce kaybolmak için göğüs ölçülerinden daha aceleci şekilde büyüyorlar. Fakat Yaş 15'in giriştiği amme hizmeti, sadece Türkiye'deki şöhret sektöründe değişimi vurgulamıyor, yeni dünyanın şöhret anlayışı da zaten aynı eğilimi gösteriyor. 

Seksenlere dair yarasa kollar, parlak taytlar ve vatkalarla eş gülünçlükte anımsanan çocuk sanatçılar, acımasız şov dünyasının baştan/yaştan kaybetmiş geçici cüceleri, olayların kırılma noktasında kameraya bakmadan şarkılar söyleyecekleri duygusal filmlerin baş rolünü süsler. Henüz kırlaşmamış saçlarıyla Emrah, bebeksi yüzünde endişeli bir bakış, annesi ve kız kardeşine kol kanat germek için yeminler eder; Ceylan erkenden permalattığı saçlarıyla henüz estetiksiz, Yeşilçam'ın emektar oyuncularının omuzlarında yükselirken bazen öksüz, bazen yetim, ama hep acılı bir kızcağızdır. Filmlerin, klip kavramı henüz keşfedilmediğinden, çocuk starların hüzünlü şarkılarını halka dinletmek için çekildiği bu yıllarda Ceylan ve Emrah gibi nicesinin plak kapaklarında sahne isimlerinden hemen önce yer alan “küçük” şerhi, yetişkin dünyasında eksikliklerini, istisnai mevkilerini işaretler adeta. Boylarından ve yaşlarından büyük işlerin peşinde olduklarının karinesidir bu; dinleyicilere/seyircilere ne duyacakları ve görecekleri, dolayısıyla ne beklemesi gerektiği önceden haber verilmektedir. Çocuk sayesinde eğlenmek o zamanların anlayışına göre, seyirci sahnedekinin hukuken ve biyolojik olarak yeniyetme olduğunu kabul ettiği ölçüde mümkündür. Ayrıca ün, çocuk yıldız için koşuluyla beraber gelmektedir: Ayırt edici yorumuyla müzik piyasasında bir yer kazanır da, takip eden senelerde sesi ergenlik süzgecinden başarıyla geçerse, belki bir gün küçük” sıfatı isminin önünden düşecek ve şöhreti tescillenecektir. Rütbe, lineer biçimde zamanla kazanılacak; asıl ödül yetişkinlikte alınacaktır. 

Halbuki doksanlı yıllar dönemi en güzel özetleyen sıfatı süperliğiyle kapımızı çalıp, parodileştirilen karakteristik özellikleriyle rüküş seksenleri devirdiğinde, bu incelikli ahlak da silikleşti. Barbie bebekler bile bu değişim rüzgarına dayanamayıp köklü prestijlerini, leopar desenli çorapları ve topuklu botlarıyla agresif bir cinsellik kusan Bratz bebeklere devrederken, eş zamanlı olarak pop müzikteki kadın yıldızlarının yaşları giderek küçülmeye, ödüllendirme zihniyeti tersine işlemeye başladı. Küçük yaşlardan başarıyla ve ünle tanışan bu çocuklar, minyatür travmalarla süsledikleri yorucu seneleri arkada bırakırken, yirmilerine geldiklerinde kendilerine uygun ve saygın bir yer bulamadılar, takdir göremediler. En yakın örneğini Britney Spears'ın çocuksu sorumsuzluğu ve yetişkinlikle başedemeyip geçirdiği cinnette gözlemlediğimiz bu durum, çocuk starların bizzat annelerinin menejerliğinde başladıkları ün yolculuğunun, sonradan düştükleri bağımlılık çukurlarından yine annelerinin menejerliğinde çekilip çıkartılmasıyla nihayete erdiğini gösteriyor. Üstelik şarkı sözlerinde vaadettiklerine bakılırsa en masum tabirle cüretkar sayılabilecek bu kızlar, gerçek hayatta idol bildikleri Madonna'nın özgür cinsel anlayışının aksine bekaretlerinin mevcudiyetinde ısrar etmiş, muhafazakarla frapanlığın kesiştiği boş kümede hercailikleri sebebiyle kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirememişlerdi.

Günümüzün post-Britney eğlence anlayışındaysa şöyle bir durum göze çarpıyor; hız çağının hızıyla beraber sürtünme de artıyor, yıldızlar daha çabuk parlayıp, daha erken sönüyor. O halde ürünün raf ömrünü uzatmak için tek yol, ergen yaşlardan itibaren onu piyasaya sunmak. Kameraların önünde büyütmektense, zaten en baştan bir kadınmışcasına. Sıfır bedenliklerini koruyarak, çocuk yaşta diyetlerine dikkat ederek. Miley Cyrus'la örneklendirilebilecek bu pazarlama taktiğinde çocuklar 15'inde de kadınsı, olgun, görmüş geçirmiş bir albeniye sahip; oynadığı rollerin aksine çocuk olarak değil, kadın olarak değerlendiriliyor. Facebook ve Twitter sayfalarına yükleyip hayranlarıyla paylaşmakta sakınca görmediği çıplak fotoğraflarındaki teşhircilikleri de, Britney'deki çelişkili muhafazakarlığı kapının önüne koyup, kendilerine biçilen erken kadınlığı nasıl içselleştirdiklerinin en açık kanıtı. İşte bu kuşağın Türk temsilcileri, Yerli Miley Cyrus olmak için sıraya dizilmiş Yaş 15 yarışmacıları, haftaiçleri azimle derslerine çalışıp  hocalarının not defterlerinde, haftasonları Türk milletinin huzurunda detone şarkılar okuyup hasbelkader bir araya gelmiş yamalı bir jürinin puan listesinde değerlendirilmeye güdümlü. Kızlarıyla uyumlu renkte tuvaletleri, fönlü saçlarıyla sahneye davet edileceğinin bilincinde anneleri de bu inişli çıkışlı yolculuk için hazırlıklı; kızlarının fen matematik puanlarından bir şey kaybetmeksizin sadece haftasonları buz pateni dersi almak kadar kolayca bu işin altından kalkacağından şüphe duymuyorlar. Evladı Seren Serengil'i erken gelen ün yüzünden abartılı makyajların ve Türk sanat müziğinin yaşı geçkin solistleri için hazırlanmış  tuvaletlerin girdabında kaybetmiş Nevin Serengil'in oldukça manalı jüriliği haricinde diğer jüri üyelerinin formattan bihabermişcesine, kapıdan geçerken uğramışcasına “çocuk böyle makyaj yapmaz, böyle etek giymez, çocuk dediğin bu şarkıyı söylemez” yorumlarıyla çapraz sorgulanan bu kızların ergenliği, her hafta tezat beklentilerle biraz daha törpüleniyor. Modern şöhret pastasının Türkiye diliminde de, yeni ergenleri kırpıp yıldız, eski yıldızları kırpıp bayat dedikodu yapıyorlar. 


""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

P.S. Bu yazıyı hazırlarken çok acayip bir haber aldım Twitter'da. İşin peşine düşünce seneler önceki tatlı bir göz yanılması olarak adlandırılıp geçiştirilecek Yaş 15'e bebişli rakip çıktığını öğrendim.




O mide kaldırıcı derecede fıstık yeşili kostümün içinde gerdan kıran kızın adının Berna gibi bir yetişkin ismi olduğuna neden hiç şaşırmadım, ben de bilmiyorum. Hem bak, Sibel Can estetiği falan diye fotoğraf altında giydiriyordum da, boş atıp dolu tuttum yine. Haydi yine iyiyim.

24 Haziran 2012 Pazar

İnsaniyet

Hayatta kimseye iş buyurmayı sevmem. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, sonucu muğlak, başarısı subjektif ve garantisiz işler için kapılarına gitmişsem hiç iş buyuramam, ayıp gelir. Her yerimden belli olur bu durum. Bazısında doğuştan o "karizma" mı diyeyim, o var; emri verdiğinde ağzında yamuk durmuyor. Bende o konuşma balonu hava kaçırıp kendiliğinden söner. Belki o yüzden senelerdir tanıdığım yerlere gider, saçımı kötü kesseler de, alelacele kenarlardan taşan ojeler sürseler de, ihtimamın onda birini göstermeseler de sabırla koltukta beklerim. Sonra sonuçtan memnun olmasam bile sesimi çıkarmam. Eziklikten değil, haşa. Çok şükür çaçaronlukta altın madalyamızı duvara astık. Amerika'da ev sahibimi bile (elbette ki haklı) şikayetlerimle daraltacak, neredeyse "Yine o mu arıyor? Öldü deyin!" diye sekreterine kaş göz edecek seviyeye getirdim, misal. Neden, çünkü sözleşmemizin konusu belli. Bana kışın kaloriferi yanan, komşuların gecenin bir yarısı gürültü yapmadığı, borularının su sızdırmadığı bir ev teslim etmek zorunda. Ondan ne bekleyeceğim son derece net yani. O yüzden hakkımın yendiğini anladığım an, paldır kültür lafım ağzımdan taşıyor. Telefonla da ararım, ofisi yakındaysa da giderim, aldığım üründe sorun çıksın o ülkenin tüketici kanununu Google Translate'ten (ve elbette ki İsveççe'den) çevirip müşteri hizmetlerini ters köşeye yatırırım o biçim.

Ama öbürü bir başka. Çünkü, ne bileyim, sanki koşulsuz bir kabulleniş var. Koltuğa otururken "Sen elinden geleni yap, olur mu?" diye rica etmişim sessizce, karşımdaki de "tabii tabii" diye kendince bu işi yüklenmiş. Ve bir buçuk saat sonra aynada göreceğim üzere, o arı kovanı gibi topuzu oturtmuş başıma. Kendince yaptığının en güzel topuz olduğuna inanıyor veyahut işine öylesi geliyor. Şimdi işine öyle geldiği ihtimaline yaslanıp, "Muammer abi, bu saç olmadı. Boz sen bunu, bir daha yıka, kurutup fönle. Sıradaki onca insanı kenara bırak, hele tekrardan bir topuz yap bana" diyemiyorum. Ya Muammer abi sevdiyse, diye düşünüyorum. Gidip onun estetik anlayışına laf etmenin alemi yok. Adamı Paris'te saç akademisine göndermedik ki, alt tarafı mahallede camları içeride saçını fönleten kadınlar1 göstermesin diye koyu filmle kaplanmış, temiz bir dükkan işletiyor. Müşteriden fırsat kalır kalmaz kapının önünde soluklanmak için sigarasını içiyor. Kadınların saçlarına alışkanlık ve ustalıkla dokunurken aklı bambaşka yerlerde, saç boyalarının üstündeki dolaba monte edilmiş LCD ekran televizyondan aynaya yansıyan gündüz programlarını izliyor. "N'aber?" diyordu eskiden, avukat çıktıktan, yurtdışına yerleşip kendi ayaklarım üstünde durmaya falan başladığımdan beri özenle mesafeyi koruyarak "Nasılsın?" diyor. "İyiyim Muammer abi" diyorum. Ne içeceğim sorulunca yan taraftaki müşterinin soya sütlü decaf frapuçinosunun yanında bir de ben zahmet vermeyeyim diye "Su alayım" diyorum (o suyu bile getirirken dökerler, susuzluktan içim yansa da "bir bardak daha getirsene Muratcığım" diyemem tüm gün yerden saç süpüren zavallı çocuğa iş buyurmuş olmayayım diye, ağzım içeri bükülür Kurbağa Kermit gibi). Ha yani, durumlar böyle. Hele İsveç'te taşındığımdan, ve sonrasında Boston'a tayinimiz çıktığından beri zaten böyle iş buyurmalık bir halim yok. Irgat gibi kendi tırnağımı kesiyor, boyuyor, saçlarımı çeşitli ve marifetli düzleştiriciler ve kıvırtörlerle şekillendiriyorum. Bakım işlerinin pahalı olduğunu falancadan duymuşum, sonra varlığını adeta unutmuşum ve bu pahalılığı hiç sorgulamamışım. Pahalıysa gitmeyiz, demişim. O kadar. Daha dün annemizin kollarında yaşarken giderdik. Artık kendi kolumuzda, kanadımızdayız.

O gün işyerinde kızlarla mevzusu geçince evin orada açılan yeni güzellik salonu aklıma düştü. Akşam, eve dönerken trende kıpırdanmaya başladım. Birdenbire. "Gitsem var ya, ne biçim..." derken buldum kendimi. E gitsem ya, dedim sonra. Kafamı her konuda güncelledim, paramı kazanıp gönlümce harcıyorum da, bu konu para harcanmayacak bir özel kategori olarak kapalı kalmış adeta. İndim trenden, girdim tiril tiril güzellik salonuna. Yeniliğinden gözlerim kamaştı. Bir de o gün 40 dereceydi hava, içerideki klimayla karşı karşıya gelince o sevincim... Gözyaşlarım terime karıştı. O sırada Taylandlı seksi kızlardan biri beni masajlı pedikür koltuklarına doğru buyur etti. Oturdum. Masaj kumandasını uzattı, sıkı sıkı tuttum. Koltuğun içindeki topçuklar döne döne sırtımı yumrukladılar, tıpkı gıdısından sevilen bir kedi gibi gözlerimi kapadım. Bir yandan ayaklarımı nefis kokan tazyikli suya soktular, bir güzel yıkadılar. Sonra pedikür faslı başladı. Elimdeki dergiye yarım gözle bakarak peeling yapılan, kremle ovulan, tırnak kenarları hafif hafif temizlenen, törpülenen ayaklarımı ve birer damla ojeyle şipşak boyanan minicik ayak parmaklarımı seyrettim. Yavaş yavaş havaya girdiğimden, giderek gün sonu iş çıkışı hilkat halimden sıyrıldım, kendimi içimden türlü keyif nidaları mırıldanırken buldum. Sonra sıra ellerime geçti, o köle-efendi duruşu bozuldu (ne mutlu ki), tahtımdan indim ve mermer bir masaya yönlendirildim. Burada bizdeki gibi değil, malum, masada karşılıklı oturuyorsun manikürcünle, ellerini o üstünde ince ince çalışırken masanın üstündeki bir yastıkta dinlendiriyorsun. O sırada kapı camlarını (yine içerisi görünmesin diye) mozaikli bir filmle kaplayan gariban genç usta yanımızdan geçip elindekileri bırakmak için banyoya doğru seyirtti. Onun adına bir sevindim, bir sevindim. Onlarca meme çatalı, sonsuz frikik veren bacaklar, bakımlı kadınlar falan, en güzel çalışma yeri bu olsa gerek. Belki ondan, yarım metrekarelik alanı bir saattir nedense bir türlü bitiremiyordu.

Ben çocuğa sırtı dönük pozisyonda oturmuşum, karşımadaki manikürcü kız ellerim dolu diye dergi okuyamadığımdan anlamsızlaşan sessizliği kırmak için "Kiliseye çevirdiler ortamı, iyi mi" diye lafa girdi birden. İngilizcesi hiç fena değil, diye düşündüm. Ama ne demek istediğini hemen anlayamadım. "Efendim" diye sorarken cama kaplanan mozaikli filmi kastettiğini farkedip, "...yoo, güzel aslında" diye ekledim. Donuk, neredeyse kendi kendine sayıklar gibi "Bir tek bana mı kilise gibi geliyor acaba? Tek ben mi öyle görüyorum? Nasıl oluyor da başkaları beğeniyor" diye cevap beklemeksizin sözüne devam etti. "Heh-heh" diye gevrek gülümseyerek geçiştirip, lafı uzatmasın diye dünyanın en önemli işini seyrediyormuşumcasına ahenkle törpülenen tırnaklarımı seyretmeye başladım. Bir yandan da kızı bozdum mu acaba diye inceden üzülüyordum ki "Dövmenin anlamı ne" diye çabasız, arsız bir samimiyetle sordu yine hop diye. "Anneannem için yaptırmıştım. Birkaç sene önce vefat etti de. Doğum yılı, 1933". "Benim de dövmelerim var, bak" deyip elini gösterdi. Üstünde ince bir bilezik gibi dolanan "Faithful". Kıza, işyerinde neredeyse plaj kıyafetiyle gezen haline, seksi duruşuna bakınca bıçkın manitasına yaranmak için "sadık" anlamında yaptırmış olabileceğini düşündüm. Sonra güzel günlerin geleceğine inancından yaptırmış olabileceği aklıma geldi. O sırada diğer kolunda, etli kısmın hemen üstündeki "Destiny" dövmesini gösterdi, açıkladı da: "Kızımın adı". Derhal kafamın içindeki yazı masasına oturup senaryoyu yazmaya başladım: Alyanssız ellerine (evli olmadığını da söylemişti), köpek havlaması melodisiyle çalan telefonundan sürekli arayan erkek arkadaşına, Destiny adındaki evlilik dışı bebeğine bakılırsa genç yaşta hamile kaldı. Dindar ailesi (cam kaplanan filmden aklına düşüp içini sıkan kilise) bebeği aldırmasına izin vermeyince de mecburen çocuğu doğurdu. Kader deyip geçtiler, o kadar ki kıza "Destiny" adını koydular.

Herkes hakkında her şeyi hemen bildiğini sanmak nasıl da kolay.

Sonuçta çeşitli masalara oturmaların, tırnak kurutulmak için yapılmış küçük vantilatörlerin, ultraviole ışıklarla aydınlatılmış bölmelerin ve parafin banyolarının ardından eli-ayağı insana dönmüş vaziyette, güzellik salonlarında verilen incecik sünger terlikleri ayak tabanlarımda sabitlemeye çalışarak, seke seke eve doğru yürümeye başladım. Yol üstünde, gençlerin sarhoşken eğlence olsun diye ters çevirdikleri, çitlere zincirlenmiş bir bisiklet, çalınmamış arka tekerleğiyle hüzün içerisinde yere bakıyordu.