Merikada hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merikada hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2013 Salı

Şaşı bak şaşır



Solaryum turuncusu Selinlerin kolunda görmeye alıştığımız oranj Céline. 
"Four plainclothes cops accused a black woman of credit card fraud after the Brooklyn mom bought a $2,500 designer bag from Barneys. (...) Kayla Phillips, 21, a nursing student from Canarsie, told the Daily News she had long coveted the orange suede Céline bag. Armed with a cash infusion from a tax return, she took her Bank of America debit card and headed to the Madison Ave. flagship store on Feb. 28. Phillips made the purchase without incident but says she was surrounded by cops just three blocks away, at the Lexington Ave. and 59th St. subway station. The cops started peppering her with questions and demanding to see her ID.
The 5 p.m. confrontation was eerily similar to a clash between cops and 19-year-old Trayon Christian, who filed a discrimination suit this week accusing Barneys and the NYPD of racially profiling him. Christian, who is black, alleged he was followed into the street by undercover cops and accused of fraud after he used his debit card to buy a $349 Ferragamo belt at Barneys on April 29."

Barneys'in ırkçılığıyla ilgili ayrıca oturup yazmak gerek de, onu bir yana koyayım, anladığım kadarıyla kimse "Vergi iadesinden gelen paraya güvenip ve ATM kartını kuşanıp hemşirelik öğrencisi bir kız ne diye 2,500 dolarlık çanta alıyor? Bu nasıl düzen! Kredi ve Yurtlar Kurumu'nun aydan aya yatırdığı 100 lirayı çektiğin Ziraat Card'ın ön gözünde durduğu yırtık cüzdan için mı alıyorsun ulan Céline çantayı? " veya "Öğrenci halinle gariban anandan harçlık olarak tırtıkladığın kuruşlardan biriken 350 doları ne diye kemere gömüyorsun güzel evladım?" diye sormuyor ya işte, ben asıl o kafaların hastasıyım. Öyle başa böyle kemer. Jiletçi Müslüm bandanası gibi, o yavrunun başına bu kemeri sıkı sıkı takacaksın. 


28 Kasım 2012 Çarşamba

Gavurnır

Boston'da tanıştığım, burada tanıştığıma şaşılacak denli düzgün bir kızcağızın son dakika davetiyle kalktık bir akşam, Türk organizasyonuna gittik, onu anlatmış mıydım? Kesinlikle anlatmadım. Anlatmadım; çünkü Boston'daki ilk senem kişisel sebepler yüzünden blogda kayıp. Bakıyorum, pürheves gittiğimiz New York'taki günden fotoğraflarımızı bile koymamışım. Hiçbir şey yazmamışım. Bir demir perde inmiş ben ile blog arasına. Genel şeylerden bahsetmişim, geçiştirmişim.

Bu arada, olmaz ya, bloga yolu yanlışlıkla düşen Amerika sevdalılarından özür diliyorum peşinen. Peşinen de olmuyor gerçi, iki senedir anasına avradına sövdük buraların. Sorun burayı sevenlerde değil, bende de değil. Sorun da yok aslında, bir tercih meselesi daha ziyade. Bir de, arkadaş, hep mi aynı model insana denk geliriz burada! Birkaç on defa gözlemledim, emin olacak kadar gözlemlediğime kanaat getirdikten sonra Serhan'a açtım meseleyi: Sokakta yürürken yanımızdan ne zaman Türkçe konuşan bir insanevladı geçse, muhakkak ki paranın lafını ediyor. "Sen ondan 3500 doları al, en güzel arabayı altına çekersin" diyor mesela, veya "Laan, parayı basıp bana market açsana (aynen böyle, kocasına dönüp)" diyor, "Taksidi ödedikten sonra elinde kalanı da bir temiz yersin" diyor", "borç" diyor, "harç" diyor, "kira" diyor, başka bir laf yok. Başta Serhan abarttığımı düşünür gibi gözlerini devirerek güldü. Güldü ama, takip eden günlerde bizzat kendisi aynı şeyi birkaç insanda yakalayınca o gözleri devirdiği yerden toplayıp koca koca açarak (ki yorgun ve uykusuzken iki leblebiden de küçük olurlar) bana yüzde yüz katıldı. İkiyüzde ikiyüz doğru bu yüzden dediğim, Amerika'da yaşayanınız denesin, bakın, göreceksiniz. Haklıysam, sonuçları bana da bildirin. Hatalıysam da hiç ses etmeyin, aman diyeyim o muhitten taşınmayın, aynı kaldırımları paylaştığınız ve paradan bahsetmeyen Türk/Türkiyeli komşularınıza sımsıkı sıkı sıkı sarılın.

Neyse.

Bu bahsettiğim gece, Bir Şey Bakanlığı, Bir Şey'i tanıtmak amacıyla mı, yok, hah, dur tamam hatırladım, Türk milletinin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere nasıl kucak açtığı ve onlara birer naylon pasaport mu düzenlediği ve böylece ülkemize sokup onları bağrına bastığıyla ilgili bir belgesel gösteriliyor Harvard'ın görkemli bir salonunda. Hazırlandık gittik, maksat muhabbet. Serhan işten gelecekti, ben o sırada işsizim diye doğrudan gittim. Kapının önünde gergin sigara içenleri atlatıp gülle gibi kapıyı iterek girdim. İçeride, Güllüoğlu'ydu yanılmıyorsam, öyle bir firma stand kurmuş, birtakım promosyonlu mallar (baklava??) dağıtıyor. Ben o baklavalardan yiyemedim. Kalmamıştı, veyahut insanlar başına üşüşmüştü ve bu kadar insanın bir dilim kuru baklavanın ısrarla peşine düşmesi asabımı bozmuştu, hatırlamıyorum. Kocaman yapının girişinde, Amerika'da tutunduğu için kendini diğer Türklerden üstün gören, fakat ortamdaki herkes aynı statüyü paylaştığı için bu üstünlüğü yeterince tadamayan ve dolayısıyla huzursuzlanıp çevresindekilere düşmancıl bakışlar atan yüzlerce kalifiye mi kalifiye, krem dö la krem gurbetçi Türk vatandaşlarıyla beraber dikildiğimi ve salona alınmayı beklediğimi, bu esnada Serhan'ı aynı dakikanın farklı saniyelerinde arayıp "Neredesin? Gel beni kurtar!" diye yalvarmak için avucumu küçük bir kuşun üstünü örter gibi telefonun üstüne büktüğümü ve telefonuma fısıltıyla bağırdığımı hatırlıyorum.

Serhan geç kaldı tabii.

Derken bizim evin yakınındaki pizzacıda, kasada çalışan çocuğu gördüm. Çekingen adımlarla, tereddütte kalmış gibi duraksayarak ağır ağır yanıma geldi. Saygılı, mahçup gülümseyişini yerleştirmiş yine ağzına. Başka bir sosyal ortamda görmenin yabancılaşmasıyla önce tanımadım, sonra adını hatırlayamadığımdan yarım yamalak bir samimiyetle "Aa, n'aber?" diye lafa girerken salonun kapısı açıldı, koltuklara yönlendirildik. Etkinliğin başlamasına yakın siyah paltosu, beresiyle kapıda şaşkın şaşkın etrafa bakınan Serhan'ı görünce rahatladım. Gülmeye, hem de olur olmaz ve yüksek sesle ve uygunsuz bir neşeyle gülmeye başladım. Oturduktan hemen sonra ışıklar kapandı, sahneye belli ki Harvard'da önemli başarılara imza atmış bir kardeşimiz çıktı ve etkinliği İngilizce sunmaya başladı. Etrafıma bakınıyorum, bir tepki bekliyorum, ama yok; alan razı satan razı. Silme Türk kaynayan, bir elin parmağını geçmeyecek sayıda Türk dostunun (bu Türk dostu lafı da "Çoğusu sevmiyor, işte bu da böyle istisna bir insandır, sever bizi" gibisinden, hakaret gibi) saçmasapan bir merakla geldiği bu toplantı, böylece İngilizce üzerine kuruldu. Durumun bize çok yakıştığını düşünüyordum bir yandan; konuştuğu lafa şişine şişine İngilizce serpiştiren, kıra döke kurduğu cümlelerin iki kelimesinden birini İngilizce söyleyen, ilk fırsatta anadilinden utanan bir milletin evlatları, her fırsatta Facebook'ta bayrak açanlar filan, cumhuriyet, özgürlük kutlayan, taklar kuranlar, böyle İngiliz mandası olmuşuzcasına kendi kendilerine İngilizce organizasyon edecek tabii. Yakışırrr!

Derken belgesele geçmeden önce sebebi belirsiz bir ödül töreni başladı. Ay, bunlar Bu Büyük Organizasyonu Düzenlemeleri Münasebeti ile birbirlerine kırmızı kurdela takmak için yarışmaz mı? Gören de bulunduğumuz nefis akustikli salonu eliyle inşa etti, gösterilen filmi kendi kamerasıyla çekti filan sanacak. Mekanı ayarlayıp içeri birbirine sonsuz haset duyan yüzlerce insan doldurup, üstüne bir de Güllüoğlu'ndan şekerlenmiş şerbetiyle baklava dağıttığın için bravo canım kardeşim! Aaa, bana bravo dediğiniz için asıl size bravo! Filan. Ortamlar böyle bir saçmalıkla kavruluyor. Yalnız, teşekkür faslı Türkçe. Belki de onu Türk dostlarının anlaması icap etmiyor, ondan. "Fenkyu", "Aaa, itz asıl may plejır" falan denmedi aslında orada, büyük ayıp oldu. Milletimizi yanlış tanıttık, ülkemize turist gelmeyecek bak yine. "Türkler İngilizce plaket vermeyi bilmiyor" diyecekler. "Dı plekıt" diyecekler. Tüh. Bir çuval baklava şey oldu.

Sonra sahneye bu ödül safsatası esnasında bir adam daha çıktı. O adama ben "C adam" diye bir isim taktım ve sonradan defalarca taklidini yaptım. İsimden de anlayacağınız gibi, ödül almanın mahçubiyetiyle aynen bir C şekline bürünmüş, kolları ve bacakları bedeninin önünde, eğile büğüle gelip plaketlerden birini alan, bu esnada da "Yeau, yeau, ne zahmet ettiniz yeau" diye teşekkür üstüne teşekkür eden, ama aslında zaten plaket filan hak edecek bir iş yapmamış, ve hak etmediğini bilmekle "Ya yaptıysam?? Vay be, aferin bana!" sevinci karışımı yüz ifadesi ile bir sağa, bir sola bakınan bir adamcağız.

Bunlar nereden aklıma geldi, şimdi onu açıklayayım:

Geçen Saturday Night Live'ı izliyorken bir de baktık New Jersey valisi Chris Christie bir skeçte canla başla oynuyor. Heyecandan hayli tutuk tabii, gözlerini prompterdan bir saniyecik olsun ayırmadan nefes nefese rol kesiyor. Belli ki feci hevesi de var, o heves ve heyecan ağzını sulandırıyor, sık sık şapırtılı laflar ediyor. Ama sonuçta niyet güzel. Bununla Karagöz Hacivat misali atışan diğer roldeki çocuk da hiç öyle el pençe divan değil, rolü ne gerektirirse o şekilde davranıyor. Program biter bitmez hakiki Türkişi bir refleksle hemmen Bizde olsa . . . (bu noktaların arasını bilhassa açıyorum, anlayana!!! ısrarındaki köşe yazarı misali) temalı anlamsız fikir jimnastiğine giriştik. İşte karşılarınızda "Bizde olsa":

"Başganım, başganım, çog güzel oynadınız başganım. İnanılmazsınız. Adeta oyuncu olmalıymışsınız. En çok ben güldüm başganım."

"Eee, bir şeyler yabdık, değil mi? Eh eh eh"

"Yok başganım, valim, inanır mısınız bir an kendim oynadığımı unuttum, sizi seyre daldım."

"Genşken tabii, bizim de bu yönde bir tagım çalışmalarımız, tiyatro ekiblerimiz olmuşdur."

"Valla keşke, başganım, siz vali olmasaydınız da..."

"Ne diyorsun yahu sen?" (hınzır gülüş, etraftaki basın mensuplarına hınzır gülüşler atış, "Bakın şimdi nasıl tutuşacak it" dercesine)

"Yok valim, yani.. " (cayır cayır tutuşmuş vaziyette çevresine bakınıyor, parmaklarını büzmüş, bir şey izah eder gibi öne uzanmış) "Siz oyuncu doğmuşsunuz, bu sizin içinizdeki gizli yetenek..." (ilkokul seviyesinde anlatırsam popişi kurtarır mıyım, diye çabalar)

"Yok, ben anladım seni, eh eh eh." (korkma ulan, anladık şakanı, demek istiyor) "Sen beni yerimden etmeye çalışıyorsun. Değil mi arkadaşlar?" (basına dönerek)

"Vöeayyehehehe" (Basından yükselen ses)

"Valim, futboldu hani gizli yeteneğiniz?" (Böyle gerzek ve zevzek muhabir çıkacak illa ki)

"Şimdi o... şimdi o..." (gülüşmeler, vali şu an siyaset harici bir konuda övülmeye, ilgi odağında olmaya rahat bir koltuğa yayılır gibi yayılıyor) "Sen orayı hiç karıştırma, eh eh eh. Geçen maçta sakatlandık, biliyor musun, hanım çok kızdı."

"Valim, o zaman sizi de programın kadrosuna dahil ettik, her zaman bekleriz." (hala lafı çevirecek, gönül aldığını pot kırmadığını teyit edecek ya)

"Şimdi çocuklar..." (aniden yüz ifadesini ciddileştiriyor, "Çoluk çocukla enseye tokat olmayayım" kaygısıyla) "Vaktiyle biz bunları hobi olarak yaptık, çeşitli ödüllerimiz, sertifikalarımız bu konuda mevcut. Artık bizim tek görevimiz, vatanımıza, milletimize, hemşehrilerimize en güzel şekilde, layığıyla hizmet etmek, hizmette kusur etmemek. Bu oyuncu lafı, biliyorsunuz, siyasette sıkça telaffuz edilir ve hep de maalesef kötü manada telaffuz edilir. Biz oyuncu değiliz, çok şükür, ama oyun nasıl oynanır, iyi biliriz. Daha doğrusu, oyunu, yalnız sahneye yakıştırırız. Oyunun yeri meclis değildir, halkın önünde öyle kıvırtılmaz." (Basın mensupları, bilhassa politikadan çakmayanlar, magazin muhabirleri falan bu noktada cep telefonlarıyla oynuyor. Valinin yanındaki oyuncu da önüne bakarak sözlerin her birine katılır gibi ve büyük ciddiyet içinde başını sallıyor. Akşam "Lavuğa bak, gelmiş beş dakika rol kesti diye Şekspir döktürdü sanıyor" diyecek arkadaşlarına rakı sofrasında. Yine de cep telefonunda kendi kolunu büküp karşıdan çektiği fotoğrafları duracak, eşe dosta bayramda göstermelik).

Ya... Nereden nereye...

Oyun hamurundan olmayan omurga görelim diyenler de "başganım"sız Saturday Night Live videosuna buyursun (HTML sapıtınca böyle kocakafa haliyle koydum, kusuruma bakmayın):


1 Eylül 2011 Perşembe

İhtiyar meclisi

Bu kış birden fark ettim ve derhal Serhan'a söyledim: Mahallede tek bir çocuk yok. Ne de sahibi tarafından gezdirilen bir köpek var. Sebebi açık; genç muhitte oturuyoruz. Çocuktur, köpektir, böyle sorumluluklar buraya büyük gelir. Kağıttan olmayan temiz tabaklar, tencere yemeği, dolapta çürümemiş, taptaze meyveler, yastıklarının altına cips kaçmamış koltuklar ve perdeli pencereler de. 18-22 yaş aralığında bir diyar. Arada sırada üçüncü dünya ülkelerinden doktora öğrencileri ve çökük omuzlarını görmesem, insanlığın altın devri geldi, herkes sonsuza kadar genç kalacak sanacağım. Haftasonu Perşembe'den itibaren Pazartesi sabahına dek parti, sokak köşelerinde hiç kapanmayan barlar, yüzbinlerce flip flop, milyarlarca şortlu kız ve kaprili oğlan. İnsan kendini ihtiyarlamış hissediyor. Bereket, minyon bir insanım, 29'u görmüş olsam da çok tuhaf kaçmıyorum dışarıdan bakınca. "Old fart'a bak, gencecik mahallemizin yaş ortalamasını yükseltiyor" diyemezler.

Pazar sabahı krep için sütün bittiğini farkettik. Markete giderken bir de baktık, hani felaket filmlerinde ertesi gün insanlar yıkıntıların arasından ağır ağır ufka doğru yürürler ya, aynen onun gibi her apartmanın kapısının önünde en az beş-altı genç, yüzleri içkiden yeşermiş vaziyette, metro durağına doğru yürüyor. Bu yığının içinde kaç onbin one night stand'in ertesi günü var, biliyor musunuz? Miniminnacık elbiselere, sabahın 9'undaki o apostrofa dönmüş topuklara ve akmış rimellere bakarak kolayca hesaplanabilir. İnsanların gerçek aşkı ararken sarf ettikleri enerjiyi bir santralde toplasalar, dünyanın birkaç binyıllık enerjisi elde edilirdi. Milyonlarca insan gözlerine kilometrelerce kalem çektiler bugün, topuklarını üst üste koyunca Ay'ın çevresinde iki tur dönülebilecek kadar ayakkabı satıldı, milyar litrelerce alkol tüketildi konuşabilmek için, binbir pozlar kesildi, umursamazlığa sözde övgüler düzülerek aslında birine ihtiyaç duymanın acizliğine nice örtülü türkü yakıldı. Belki bir gün gençliğin kıçına bir sayaç takarlar da, tüm bunların ne kadar enerji kaybına, dolayısıyla ne kadar besin israfına yol açtığı anlaşılır. O kız o muzu yemesin, o akşam o çocukla büyük aşka başlamayacaksa. O kız Altınbaşak yesin, kimsenin yemek istemediği brokoliden yesin, ne bileyim. Kaynakları doğru tüketmek gerekiyor, değil mi ya?

Sabah şekerlerine geri dönelim;

Kaldırımda arkalarından yürüdüğümüz kaç sarhoş genç kaldırıma gözleriyle tutunursa sağ salim eve varabileceğini düşünüyor kim bilir, oh, saymakla bitmez. Sesler boru boru çıkıyor, ertesi gün çatalı tabir edilen, içkinin ses tellerini cayır cayır yakmasından kaynaklı. O leşlik hali, aman, düşman başına. O beton kafa, ne kadar banyo yapsan yumuşamaz. Göz kapakları yarıdan fazla açılınca, ışık beyne sızıyor diye mi ne, bir anda çıldırasıya bir baş ağrısı tutar. Bile bile sonraki hafta yine içersin. "Bir daha içmeyeceğim" dediğinin beş gün sonrasında yine içersin. Kafan öyle çalışır o sıralarda. İçinde olduğun anla öyle senkronize olmuşsundur, çizgilerin içini taşırmadan öyle dolduruyorsundur ki, kusursuzdur her şey. Sonraki günü teferruat görürsün.

Gençliğe özlem konu başlığı altında Serhan'a dönüp "Gönül Yazar'ın bir lafı varmış: Kız olaydım da, telekız olaydım" dedim. Güldü. "Youth is wasted on the young" dedi. Güldüm.