veri fani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
veri fani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2013 Salı

"Tolga'yla tanıştığımızdan beri, önceden gülmediğim kadar çok güldüm."

Böyle çok kuru oldu, baştan alalım: 

 "Candostum Tolga'yla tanıştığımızda beri, daha gözünün parlamasından geleceğini anladığım espirilerine kimseninkilere gülmediğim kadar çok gülerim. Gülmekten başımın dönüp sarhoş gibi yalpaladığım anlar gelir. Nefesim kesilir. HAHAHAhaihihihiyyyyyyyy diye sessizce tıslamaya döner birkaç dakika sonra kahkahalarım ve ikiye bükülür, mümkünse bir yana yatar, öylece ağzım gergin, olduğum yerde titrerim. Fakat Tolga doymaz. Bu kadar gülmem onu daha kışkırtır. Üstümde aynı sözün daha da geliştirilmiş versiyonlarını bir kırbaç gibi şaklatır. Ellerimi kaldırıp susmasını işaret ederim, "Sus, biraz dinlenip tekrar güleyim, yoksa kaynayıp gidecek sözün" anlamına gelir bu, bir ekonomi içerir, ama o dinlemez. Devam eder. Devam ederken de yüzü aynı ciddiyette, kararlılıkladır, hiç gülmez. Aksine, daha agresif, emreden bir tona bürünmüştür. Mahvolmamı istiyordur. Mahvolurum. Öksürene kadar, kıpkızarana kadar bu işkence devam eder. 

En özlediğim, Tolga'nın benim için en vazgeçilmez hareketlerinden biri "yanan adam". Şu an elimde bir kopyası bulunmayan, kim bilir hangi bilgisayarın kasasında yitip gitmiş bir dökümanda kurallarını sıraladığım animasyon kanunumuza göre, "yanan adam" türü hareketler bedenin bir alet gibi kullanılması ile icra edildiğinden aletli animasyon grubuna girer.

Şimdi;

Bambaşka bir şey ararken kendi blogumun Şubat 2009 postları arasında gördüğüm mini-absürd mü absürd-öyküm gözümde yukarıda bahsettiğim tatlı hatıraları canlandırdı. Televizyonlarını sonradan açan izleyicilerimiz, Tolga ve bu yazıyı gözünün önünde isteyen kendim için buraya paste ediveriyorum:

Yanan adamın isyanı:
Karısını, işini ve lösemili çocuğunu kaybeden Varol Tabak, TBMM önünde kendini benzin dökerek yaktı. Bu esnada gözlerindeki kontak lensleri de tutuşan Tabak, "Buradan tüm oftalmolojistleri duyarlı olmaya davet ediyorum." dedi. Bir gözüne yeşil, diğerine mavi lens takıp van kedisi olarak geçimini sağladığı öğrenilen Tabak, "Türkiye İran ol-ma-ya-caaak!" sloganıyla gösterisini tamamlamasının ardından "Davos'ta hakkımızı yediler, 3 puan bizim olacaktı! İnbe hakem!" yazılı pankartıyla Atatürk heykelinin üzerinde gazetecilere poz verdi.
     

4 Ekim 2010 Pazartesi

Nein, Davut! (Showbizden sorulur.)

Bizimkiler isimli diziyi hiç sevmedim. İlk başlarında, kimbilir, belki. Sonra, hiç. Hiç tatlı hatırası yok bende. Puslu, gri Pazar günlerini ve salonun ortasına açtığı ütü masasında önümüzdeki haftanın gömleklerini, köşeli ve fakat asla ucu dantelli olmayan, zevkli önlük yakalarını keder içinde ütüleyen annemin o genç ve güzel halini hatırlamak bile içimi ısıtmıyor. O son dakika ödevleri, halının üstüne göbeküstü uzanıp dirsekler arası televizyon ışığında ödev yapmalar falan.. Bu tespitler zaten "Ailem ve Ben", "Bebişim ve Tontişim" dergilerine bile düşmüştür, hiç girmiyim.

Cumartesi günü dost meclisinde şişe biraya Cemil diye hitap etmemiz vesilesiyle Bizimkiler'i anımsadık da, akılda kalan detayları listeledikçe bazı derinliksiz karakterler iyice battı gözüme. Düşününce herkesin hikayesini az çok biliyoruz bilmesine, fakat apar topar renk olsun diye eklenen o gurbetçi ailesini misal, bir karikatürden farksız hatırlıyorum. "Nein, Davut!" diye ünleyen, cefakarlığı Türk ama aslen Alman Ulrike, org dersi aldığı Sabri Bey'in geçkin eşi Ayla'ya platonik bir aşk duyan Pembo kılıklı oğlu ve araba tamircisi mi her ne ise işçi tulumuyla serbest meslek erbablığı eden kocası. Bir de bunların yanında çıraklık eden bir gariban kuzen veyahut akraba. Ne biçimdi.

Meselemiz o değil ama. Mesele başka. Meseleye bir isimle teğet geçiyoruz.

Davut Güloğlu belli eğimde durduğunda kasları daha gösterişli çıkıyor fotoğraflarda, galiba. Biri kulağına böyle bir şey fısıldamış olsa gerek. Denk gelip sağda solda gördüğüm albüm afişlerinde mütemadiyen koştuğu dikkatimi çekmişti. Son albüm kartonetinde koşma işine bir son verip tempolu yürüyüşe geçse de, eğimi bozmuyor ve şalvarıyla gelenekseli, dekoltesiyle metroseksüelliği selamlıyor.

Bir de Karadeniz'in Ricky Martin'i diyorlardı ya bu adama... Ricky Martin gay olduğunu açıklayınca (bu konudan çok emin değilim, biseksüelliğini de olabilir) mikrofonları uzatmış bizim cingöz (a.k.a. acar) muhabirler. "Ricky gay çıkınca siz de mi gay sayıldınız, ne diyorsunuz?" gibi binbeşyüz IQ gerektiren sorular sormuşlar. O da "onun değil, asıl Beckham'ın şubesiyim" gibi bir cevap vermiş. "İşalla o (Beckham'ı kastediyor) da böyle bir (geyli meyli) açıklama yapmaz da, bizi rezil etmez ehiehiehi" diye de eklemiş. Şu nefis şakaları okuyunca da, ne hikmetse, aklıma "Çocuklar Duymasın" dizisinden Fısfıs İsmail geldi. O da part time ambulans şoförü, part time kötü oyuncu, full time Karadenizli bir arkadaşımızdı, şovbizden.

Günün kombini: Davut'u Kılıç Günü isimli dizide naneli ağız spreyi rolünde görmeyi mesela, ne çok isterim.

8 Kasım 2009 Pazar

Tey Key


Yanlışlıkla buldum da, yahu... Yahu... Lise matamatik hocası gibi kifayetsiz "yahu"lamaya başladım. Ben bu Kamer Taradağlı'dan fena utanıyorum. Vallahi. Bu adamla ilgili iki defa yazıya başladım, gazım kaçtı. Bitiremedim HOCAM. Öyle bir kompileks, öyle bir saçmalık yumağı ki; nereden tutsan elinde kalıyor. Amarıkan yapımı bir filmde oynadı diye ortalığı yıktıydı ya, eks aşkı Denise Acquia da var, bi de öbür kısa saçlı kız. Adını bilemedim. Afişte bir çocuk korosu, herkesin rolü eşit. Hepsi sırayla konuşuyor. Kamerciğim de Teksıstommiks aksanıyla konuşuyor. Bu kepaze kadronun içinde. Pis oynadığı yetmiyor, bir de çöküp kalkıyor. Hollywood yapımında oynadık biz, diyordur içinden. Oy ne güzel kuşmuşam. El de bana hayran, ben de bana hayran. "Ferhunde Hanımlar"da Nevzat'ın nişanlısını oynar da bölüm başı iki cümle ederken, kim bilebilirdi ki böyle dünya çapında şey olacağımı.

Ferhunde Hanımlar döneminden şu alttaki fotoğraf Tamer Karadağlı'nın lise yıllık fotoğrafı gibi geliyor bugünkü kırçıllı gri duruşunun yanında. Kravatı yana kaymış yakasının üstünde başka yöne bakan yüzü, seneler sonraki hayat şartlarından habersiz, kaygısız dalgacı gülüşü ağzında. Benek benek sivilceli, ağzı burnu şişmiş ergenlikten, fotoğrafçının arkasında ona el kol eden kankalarına laf yetiştirirken gözler yarı kapalı. Bir sene boyunca 12 hocanın not defterinde öyle, o dalgacıdavut bakışla mühürlenecek. Teneffüste birbirini duvar köşesinde bacak arasından mıncıklamalarla, karambolle tehdit ederler ya, aynen öyle bir bakış. OLUM, ananıs. Dur bir ananıs. OLUM, iki dakka akıllı olun LAN.

19 Şubat 2009 Perşembe

Noktası-virgülü değişmeden Sacitaslan.com'dan:
Clive Owen'ı “The International”ın Türkiye'deki çekimleri sırasında en çok şaşırtan, Kapalıçarşı'daki çekimlerinde elinde silahla koşmasına kimsenin tepki vermemesi olmuş...
“Oraya set kurmak mümkün değildi. Çok kalabalıktı. Yanıma, benden uzakta duran bir güvenlik görevlisi, elime de bir silah verdiler. Elimde silah koşturuyordum. Millet film çekildiğinden haberdar değildi. Endişeyle bakanlar oluyordu ama bir Allah'ın kulu da müdahale etmedi. Böyle bir şeyin Londra veya Milano'da olduğunu düşünemiyorum.”
Owen, açıklamaların ardından çalan telefonunu açarak "yengecim, yemek hazırsa uğrayalım Salim'le. Beş dakika yiyip çıkıcaz. Eniştem dükkanda mı?" şeklinde konuştukta sonra, koltuğunun yanına koyduğu Migros poşetini alıp, muhabirimize "haydi kal sağlıcakla" diyerek mekanı terk etti.

17 Şubat 2009 Salı

Zuahuahuahua

Eskiden IRC'de böyle model adamlar vardı. Nicklerin arkasına saklanır, aynı Amerikan filmlerindeki hain, ayrımcı lise gençleri gibi (ki hepsi zaten lise öğrencisiydi) yeni gelenleri aşağılamalar, efendime söyleyeyim ezmeler, kanal ortasında küçük düşürmeler, hakaret etmeler.. Uhuuuu-uh, ne istersen. Saymakla bitmez.
Kavrama yabancı olanlara açıklayayım;
Bir monitörde sürekli akan kelimeler, kimin ne konuştuğu, kimle konuştuğu, kime hitap ettiği anlaşılamayan bir ortam. O zamanlar "iplemeyen" adam olmak epey moda tabi. Needless to say. Her zaman prim yapan bir tavır. Ağır ol, molla desinler hesabı. Ağır oldukça biz de onları bir bok sanıyoruz. Abi, abla yaşındalar. Bunu biliyoruz. ULAN, bildiğin lise çocukları işte. Çoğu pipisinden akıtamadığını içselleştirip sivilce olarak döküyor. Sonra bir de kanal buluşmaları. AA, meraba ben şey. Nickim de çılgın-punkie-görl. Öyle mi, ben de nicki-yemişim-sana-bişey-olmasın. İnternette ne çok konuştuk, ne çok paylaştık. Ammmman ya-reb-bbiiiii!!! 15 senelik ömrü anlata anlata bitiremedik. Ne yaşadıysak artık. 12'ye kadarki dönemi salla zaten. Sonrası epey yoğun geçmiş olsa gerekti, kanaatimizce. Anlat babam anlat. Sabbahlara kadar. Ayşegül de bilir. Neyse işte, bu doyasıya kendimizi ifşa etme manyaklığına kapılmışken, kanalın über çirkin, en abaz tipleri serto çıkardı. Höst möst çekerdi. Kedi gibi, alanlarını işaretlemek için başka gençleri tepelerdi. Bakar mısın? Sonradan onlar da ekşisözlük yazarı oldular da, sayelerinde eserlerinden mahrum kalmıyoruz. Her konu üzerinde ne düşündüklerini, ne yiyip ne içtiklerini, kimle yattıklarını da ne konserlerine gittiklerini öğrenebiliyoruz. Bu arkadaşlara ortak blog oldu Ekşi işte.
İşte, tam bu günlerde koca harflerle, caps locka locka gülmeler meşhurdu. Kız olduğumdan başıma bir şey gelmedi, erkeklerin arasındaki bu sohbetler bize pek değmedi. Ama olur olmaz ZUAHAHAH'larmış, MUAHAHAHA'larmış, ahueahueahue'lermiş, bunları çokça gördük.
Nerden nereye, akıl dediğin bir kaygan sabun. Elde tutulmuyor.
Şimdi sizlerle kısa bir öykümü paylaşacağım. Tamamen el emeğim, göz nurum. Bizzat, gülmek için tasarladım. Güldüm ve güldürdüm.
Yanan adamın isyanı:
Karısını, işini ve lösemili çocuğunu kaybeden Varol Tabak, TBMM önünde kendini benzin dökerek yaktı. Bu esnada gözlerindeki kontak lensleri de tutuşan Tabak, "Buradan tüm oftalmolojistleri duyarlı olmaya davet ediyorum." dedi. Bir gözüne yeşil, diğerine mavi lens takıp van kedisi olarak geçimini sağladığı öğrenilen Tabak, "Türkiye İran ol-ma-ya-caaak!" sloganıyla gösterisini tamamlamasının ardından "Davos'ta hakkımızı yediler, 3 puan bizim olacaktı! İnbe hakem!" yazılı pankartıyla Atatürk heykelinin üzerinde gazetecilere poz verdi.
OKUDUĞUMUZU ANLADIK MI? CEVAP VERELİM
1) Yukarıdaki cümlelerin tümündeki ofansif ifadeleri bulup işaretleyiniz.
2) Haydi kalın sağlıcakla.

6 Şubat 2009 Cuma

Fiktif değil, alın teri

İndir. (I mean, aşkını daha daha indir.)

- Hadi sandal, Mustafa Sandal, bize bi şarkı okuyacak mısın?
- Söyliyim tabi abi, olur.
- Ne okuycaksın?
- Son albümden "Pazara kadar"ı söyliyelim abi.
- Ne pazarı bu Musti, Salı Pazarı mı? (iğrenç ibo gülüşü hayal edelim mi tam burda)(biricik halkımız kendi salyasında boğuluyor gülerken tam bu esnada)(kıç kıça parantezler)
- Ahaahaa, abi alemsin hadi o zaman hep beraber söyleyelim mi?


Şu çılgın elitler. Biz.
Gözlerinin yağını yiyeyim Serhan.
Bu diyalog İbo Show'da hiç gerçekleşmedi. Ama bizimkine teğet geçip duran başka bir kozmosta kaçınılmazdı. Serhan da tutup yakaladı, üşenmedi, bana yazıp gönderdi. Ben de böyle gerçeküstü gerçekliğine hayran olup, defalarca okudum. Defalarca okudum. Son albümden.

6 Ocak 2009 Salı

HARUN SÜPER ama koko yakmış harunu


Fotoğrafta Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi'den kat be kat güzel değil mi? Elini vicdanına koy.
(20:33) Behiç:
kenan muhtesem
(20:33) Elmos:
yerim ben bunun bu hallerini cillop gibi cillop

harun super asil behicim
(20:34) Elmos:
harun kolcagin eski halleri var ya

(20:45) Behiç:
giremedin mi bi ise kralini tanimazsin sen
(20:45) Elmos:
yok canim ne isi yahu
(20:46) Elmos:
3 kurusluk adamlara agam pasam mi cekeyim, kafede mi calisayim
(20:46) Behiç:
yok mu turk, doner falan sat
(20:47) Behiç:
harun cok klasik yine harika

en azindan kendi icinde tutarli
(20:47) Behiç:
kenan gibi her telden degil,abisinin sintinisayzirini kurcalarken yapmis gibi tum albumu
(20:47) Elmos:
AHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAH
(20:47) Behiç:
surekli midi degistiriyor

(20:48) Elmos:
AHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAH HAYVANAT BAHÇESİNE DÖNDÜM BURADA
(20:48) Behiç:
(20:48) Elmos:
ANIRIYORUM, KİŞNİYORUM SAYENDE BEHİCİM AHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAH
(20:48) Behiç:
BENDE KLAVYEYİ KIRIYORDUM DEMİN GÜLERKEN AHAHAHAHAH
(20:48) Elmos:
HARUN SÜPER ama koko yakmış harunu
(20:49) Behiç:
hatırlıyor musun bir ara sürekli sezen aksu nezaretten cikariyordu bunu
(20:49) Elmos:
AHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHA

(20:49) Behiç:
GOZUMDEN YAS GELDI SEREFSIZIM
(20:49) Elmos:
DEME YAHU sezen de kokocambocu fenamena


Kah Behiç'e oldscool Kenan Doğulu yolladım. Kah milattan önce Harun Kolçak. 90'lar üzerine uzmanlığım sürüyor.

12 Aralık 2008 Cuma

Bona notte kamarade

"Ciğerim içerde bir Arap şeyhi var, vallahi psikopatın allahı. Yedi bitirdi beni, FELLAH, öldüm bittim. Bak İtalyanca'yı da bitirdik, 7 dil oldu toplamda. Necmi, nasılsın canım benim."

Önceki günden beri 8:20'de başlayan şu repliği belki bir milyar kere izleyip, o "fellah-öldüm bittim"lerdeki ağız peltekliğine, o abartmacılığa, o gözleri pörtletmeciliğe bayıldım, o her cümlenin bir diğerinden bağımsızlığına kahkaha ata ata, anıra anıra güldüm. Kim izlese "aaa amcam, aaa dayım" diyor. Anlaşılan her ailede bir Samim var.

24 Ekim 2008 Cuma

Çıkar at acıları/Giy yeni cicileri

Bunlarda ar-namus kalmamış anacım! (Türk Atasözü)
Gülcan ve ablası Şencan günün ilk saatlerine kadar Chılgın Clup'ta eğlendiler! (Fotolar thelocal.se'den)

"... Her şeyi unutturur/Stockholm geceleri.." Cant Anrıyar

"İsveçli kızların hastasıyım" temalı Facebook gruplarındaki ağzısalyalı arkadaşlara hitaben burada ufak bir parantez açayım:

STOCKHOLM GECELERİNDE İŞTE BÖYLE EĞLENİYORUZ BEYBE!

23 Eylül 2008 Salı

Ramazan'da bloga ara vermek caiz midir Hocam?

Resimdeki ünlü: Şener Şen
Ben bu resmin gördüğüm andan itibaren aşığıyım desem, yine abartıyor diyeceksiniz.
Bıktım ULAN bu tip sorulardan. O caiz midir bu caiz midir. Ramazan dedim mi pide ve kokokolo şişesini yanyana koymuş, fonda minareli reklamlar, güllaç isimli Türklerden beklenmeyecek hafiflikte sütlü tatlı ve saçmasapan caizmidirsoruları akla geliyor. Ülkemden uzaktayım diye buralarda pideydi, kokokoloydu göremedim, unuttum Ramazan'ın varlığını. Sağda solda okudum, hoca kısmına üzüldüm yine. Al sana benden "o olur mu hocam, bu olur mu hocam" sorularına toptan çözüm:

Diyanet İşleri web sitesine bir güzel bot sistemi yerleştirsin. Bilmeyen arkadaşlar için bot, sen bişey deyince bişey diye hemencecik cevap verip insana karşısında insan varmışcasına şeyettiriyor. Bu tanımımdan anlamadığınız üzere, şu kadarını Wikipedia'dan şeyedeyim:
A chatterbot (or chatbot) is a type of conversational agent, a computer program designed to simulate an intelligent conversation with one or more human users via auditory or textual methods. In other words, a chatterbot is a computer program with artificial intelligence to talk to people through voices or typed words. Though many appear to be intelligently interpreting the human input prior to providing a response, most chatterbots simply scan for keywords within the input and pull a reply with the most matching keywords or the most similar wording pattern from a local database. Chatterbots may also be referred to as talk bots, chat bots, or chatterboxes.

Evet. Bunlardan yerleştirsin, inananlar, müminler de internet kafeden deeyaNETishlerie.dev (gov yerine TDK uyumlu uzatma yaptım, nası BEYENDİNİZ Mİ?) adresinden çatır çutur sorsun. Aklına ne gelirse sorsun. Türk insanının sormakta beis görmediği tek konu Ramazan'da yediği/ içtiği, yattığı/yuttuğu. Tutma orucu madem öyle ARKADAŞ. Bir oruç için beynimizi yiyorsun, o da oruç bozmuyor mu ULAN? Beynimizi yiyorlar hocam. Onlarınki sayılmasın. BANENE, BANENE.

Bu arada Ramazan'daki meyve-sebze fiyatı, lokum-hurma fiyatı, zam üstüne zam fiyatı haberlerine soundtrack edilmiş "Üsküdar'a gider iken" gibi ve "Süt Kardeşler" tarzı eskiosmanlışeyindegeçen komedi filmi müzikleri veya bir takım dini çağrışımlı müzikler, ilahiler de beni çok bayıyor. Şu anda burdayım diye duymuyorum/baymıyor. Bundan fevkalade hoşnutum. Coştum öğlen öğlen. Klavyeyi kıracak gibi bastıra bastıra yazıyorum, kütüphanedekiler uyuz olmuştur biraz sakinleşeyim.

Şimdi de çeşitli görsel öğelerle bu tertemiz sayfayı süslüyorum.

Ajda Pekkan, yakın zamanda Audio Bullys'in remixlediği Nancy Sinatra "Bang Bang"ini meğersem superduperfluent biçimde söylemiş bundan milyar sene önce. E o zaman şarkı patlayınca niye bunu keşfedip mini haber yapamadı Atv, hadi olmadı ShowTV? Kabarık saçlı boktan muhabirleri "eşşeğin kuyruğunu çekince ne tepki veriyor" haberi mi yapıyordu o esnada? Hadi olmadı Özel Hat, Mega Magazin, Uçan Kuş, bunlar bi şokhaber yapamadılar mı? Ajda Pekkan nasıl bunlar nemalanamaz? Tarkan'ın, Kenan Doğulu'nun yurtdışına açılmak için pert İngilizceleriyle, Seinfeld'deki Hintli Babu İngilizceleriyle single yaptığı bir dönemde, bu şarkı nasıl kıymetlenmedi? Edirneden Ardahan'a lokal diceyler, isimlerini İngilizce harflerle süsleyip kendilerine sahne adı yapmış arkadaşlar neden "Bang Bang" i bulup, Yerli Audio Bullys olmadı? Kafa yok sizde kafa.

9 Eylül 2008 Salı

Bayat Hanımeller bisküvi yerken

Ordu ne derse desin, Akrep Nalan "penye blüzde" post modern desenlerden vazgeçmiyor.

Akrep Nalan çalıyor fonda. Halikarnas'ta geçen yaz rastladım sana/Ne güzel bir geceydi o, sanki bir rüya/Şimdi sensiz bembeyaz Bodrum akşamında/Danseder gibiyim sanki kollarında dedikçe Akrep Nalan'la onenitestand yapacak erkeği gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Kilolu diye ölsün mü? Ölmesin. Bişey mi dedik? Yaşamasa söylemez böyle bir şarkı herhalde. Halikarnas'ta balıkları lüpletirken üçer-beşer hatta ve hatta onbeşer (yemin ederim gözümde elleri ağzı yağlı canlandırabiliyorum) bir salonbeyefendisi yanına yaklaşıyor, Pavarotti cüssesinde. Tanışıp masaya oturuyor, beraber lüpletmeye başlıyorlar. Sonra üstüne bir güveçte helva, oh. Üstüne lokumlu Türk kahvesi. Ağızla alınabilecek zevklerin büyük kısmı bittikten sonra gövdel zevklere geliyor sıra. Hazmı tamamlayıp beyaz boyalı bir eve doğru yollanıyorlar. Arnavut kaldırımları nefeslerini tıkıyor ara ara. Duvara yaslanıp soluklanmak için molalar veriyorlar. Şakaklarından şişmanadam teri akıyor. Akrep Nalan, gözlüğünü kulak arkasından tutup hafifçe kaldırarak çerçevenin altındaki damlaları selpaklıyor. Azimliler. Bu gece obezler kazanacak.

Tertemiz beyaz çarşaflı odaya giriyorlar, önce yatağa oturup ayakkabılarını kenara koyuyorlar. Sonra salonbeyefendisi uzanıp Akrep Nalan'ın dipleri terden sırılsıklam, erkek kesimli saçlarını okşamaya başlıyor. Akrep Nalan, Özal gözlüklerinin arkasındaki gözlerini sımsıkı kapatmış, "ben de insanım, benim de aşka ihtiyacım var" gibi öylece çaresiz uzatmış dudaklarını. Beyefendi bu isteğe karşılık veriyor. Pozisyon açısından çok renkli olmayan bu candan seksin sonunda Akrep Nalan yarı buruk banyoya giriyor. Yatağa geri döndüğünde üzerinde kusurlarını gizleyen batik bir gecelik var. Olsun. Ben onun sesini çok seviyorum. Onun bu albümünü evire çevire dinlediğimiz o yaz tatilini de çok iyi hatırlıyorum. Sevgiyi, aşkı, çalan şarkının sözlerinin anlamını o zamanlar çok bilmesek de içimizi titretir, bilmediğimiz şehirlerarası yol ağaçlarına, tepelerine, güneş batışlarına anlam katardı. Henüz walkman bir vücut uzvumuz ve anneye karşı gelmek milli marşımız değildi, nereye koyacağımızı bilmediğimiz koskoca el ayaklarımızla ergenlik de kapıya dayanmamıştı, hatırlatırım.

5 Eylül 2008 Cuma

Deniz Arcak - Saçmasapan İspanyol.mp3

Behiç'ten bir emekli orgeneral pozu geliyor. Rahat, HAZROL! Emrindeyiz paşam!

Ülkemi Huddinge'den en güzel şekilde temsil etmek isterim. Huddinge Türk olsun!
Kronolojik sıraya göre olaylar şöyle cereyan etti:
Serhan bana burada bakkal işleten iki tipe taktığı isimlerden bahsetti.
Hayır, bundan evvel Serhan'ın Stockholm'e gelişi ve Huddinge'ye yerleşmesi var.
Sonra Serhan muhitini gezerken bir bakkal/market kırmasına rastladı. Kasada oturan adamı (ki ona ARAP ismini taktı) inceledi, ardından markette çalışan ve her model kıza bakışlarıyla sarkan, saçlarını geriye yatırmış adamı (kızlara her seferinde farklı tonlama/vurguya selam verdiğinden ona da isveççe hello anlamına gelen HEJSAN ismini taktı) farketti. Sonra bunları bana anlattı. Ben de aklımın kenarına yazdım. Günlük diyaloglarımızda falanca ürünü nereden bulabileceğimi kendisine sorduğumda "Arap'ta vardır" demesiyle Arap kelimesini isimleştirdik. O Arap'a bazen de Saddam diyor gerçi. Ben Arap demekle yetiniyorum. Ayy, ne ayıp. İnsanları şeyiyle yargılıyorlar. Yargılarım, ne var? Gülüyoruz işte şurada, ne diye insanhaklarıavrupamahkemesi kesiliyorsun?
Neyse, geçen gün uyandım ki burnuma buram burak sucuklu yumurta kokusu geliyor. Delirecek gibi oldum, gözüm döndü, biyerlerim şişti. Hemen Esen'i aradım. Duygularımı, düşüncelerimi onunla paylaştım. Esen gelirken eşşşekyükü bir bavul getirmişti, taksicinin bagaja bindirip indirirken iflahı kesilmişti hatta. İsveççe "abla sen naptın yahu, bunun içine adam mı öldürüp koydun" diyecek gibi oldu, dilin engellerine takıldı.
O koca bavulun içinde meğersem çeşit çeşit peyniridir, sucuğudur, kafam kadar lokumudur, aklını başından alacak nesneler varmış. Esen de ben "sucuklu yumurtaınnnhhhh" şeklinde inlerken sabah kahvaltısına davet etti. İyi de ben Årstaberg'e gidesiye heves kalır mı adamda? On dilim sucuk için (şair bu kıtada kangala sesleniyor) bir otobüs üstüne beş durak da trene değer mi?
Kalktım Arap'a indim. Helal et reyonunda ufak bir gezintiye çıktım. Efepaşa Güven Dilimli Sucuk isimli ürünün önünde bir süre düşündüm, düşünmedim, elime alıp kasadan geçtiğim gibi evde sucuklu yumurta haline getirdim. Sonra da happırı huppuru yedim.
Bak şimdi, bu sabahki manzaraya bak:
Sabah gümpat sesleri içinde kapının kırık posta girişinden bir zarf atılıyor. O zarf, en güzel zarf. Üstündeki eğri büğrü yazıda adresim, yollayanın ismi falan. Aa bir bakıyorum Behiç'in attığı 90'lar CDsi. İki güne gelmiş. Geçen gün bahsederken "bana da çekip yollasana" demiştim, ofisboyun forsundan mıdır nedir, şak demiş gelmiş.
Listede neler yok ki. Bir kaç ismi örnek olsun diye sayıyorum:
Akın, Akrep Nalan, Cartel (ful albüm, oy) Cemali, Çelik, Deniz Arcak, Fatih Erkoç, Gönül Gül, Grup Vitamin, Hakan Peker, İlhan İrem, Oya Bora, Sibel Alaş, Ufuk Bigay, Umay Umay, Ünlü..
Ben de bunları sırasıyla açıyorum, bir elim sucukta, yumurtada, bir elim winampte sonraki dinleyeceğim şarkının üzerinde duran cursorda. 90'ları baharatlı zevklere soundtrack ettim, ekmeğimi banıp banıp yiyorum beybe.

1 Eylül 2008 Pazartesi

The Butterfly Effect

Resim aralarındaki boşluğu sıfırlamak her zaman kısmet olmuyor, bu seferlik toplu anlatım metoduyla resimaltı yazmalı: (1)Kelebek evinden bir görünüm, salkım saçak bir takım bitki ve balık türleri (2)Haga Park içinde Esen literally yeşil sahalarda (3)Kafam büyüklüğünde orkidelerle hatıra fotoğrafı (4)Esen, yarım metrelik japon balıklarıyla hasbıhal ederken (5)Pembe ve egzantrik çiçekli bir ağacın altında Yakari gülüşler/duruşlar (6)Koca kelebek, parkın içinde onlara bank olsun diye konuşlandırılmış plastik çiçek demetlerinden birinde dinlenirken (7)Aynı kelebeğin bir akrabasıyla kadrajda ben
80 kronu verince sandık ki ormanların kralı olacağız. Bir başka sefer diye umuyorum.

Esen'le geçtiğimiz Cumartesi kelebek evine gittik. Tanıtımına bakarsak baya dallı güllü, çiçekli botanikli bir ortam olacaktı, geçtiğimiz bahar içimde filizlenmeye başlayan doğa aşkım da körüklenecekti. Yanıma not defterimi bile almıştım. Gördüğüm enteresan çiçek/böcek türlerinin isimlerini yazıp akşam da resimleyecektim.
Gelgelelim ortam beklediğimizden hayli farklı çıktı. Kelebek evinden aklımda neler kaldığını sıralamam gerekirse :
1) Gigantic japon balıkları ve parmak emdikleri gerçeği
2) Koca benekli kelebek (her fotoğraf karesinde çıkmak için bir oraya bir buraya uçtu durdu. Ne kadar kameralara oynuyormuşsun, hayretmişsin ARKADAŞ!)
3) Göbeği yere yakın küçük bir kuş türü
4) Türleri koruyabilmek için içerdeki havayı nemli +27 derecede tutmalarından kaynaklı kamera buğulanmaları. İçime giydiğim t-shirtteki buğulanmaları ise anlatmıyorum.
5) Kelebek evinin kafesinde leziz görünüp yarısı kadar leziz olmayan yemekler (Havuçlu kek enfesti though. )
Bu envanterden anlaşıldığı üzre botanikçilerin hastası olacağı türler vardıysa ve biz esgeçtiysek bile, halka hitap edecek şaşırtıcı, etçil büyük çiçekler olsun, elini sürünce kapanan nazlı çiçekler olsun, parmakla dürtünce "Ananıı-ıı!" diyerek yana kaykılacak, Show Haber'in zaman doldurmak için kullanacağı ŞOK!ŞOK!ŞOK! bitki türleri yoktu. Botanikçiler için botanik yapan bu halka uzak anlayışı kınıyorum.
Kelebek evinin de arazisinde bulunduğu, yeşille mavinin buluştuğu ve sağlı sollu ağaçlarıyla büyüleyici Haga Park gerçeği ise yadsınamaz. Bu ülkenin sırtı yere gelmez, ben söyleyeyim. İsveç insanı bu yeşille kucaklaştıkça bir ikiyüz yıl daha savaştan, stresten uzak yaşar. En yüksek intihar oranı İsveç'te diyenlere de tokat gibi bir link yazıyorum, sabah akşam osbir numaraya baksınlar.
Türkiye listede yok diye sevinemedim, hayat koşturmacasında intihar etmeye vakit/fırsat mı kalıyor ki anacım. HA? Bekliyorlar ki kendiliğimizden ölelim. İntihar hevesi bile bırakmıyorlar adamda.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Salya Sümük Co.

Dövmeci, dövme yapmak değil de sahiden dövmek üzerine çalışmış bir arkadaş çıktı. Tükkanın arkasından bir çıkışı var, "ne diye geldin" diye bakan gözlerle. Geldiysem geldim ULAN, sana hesap mı vericez? Verdik nitekim. "Şeyettirmeye geldik, ne kadardı" dedim. Utangaç ellerim, print edilmiş örnek dövme motiflerini gösterirken ben de boyut, renk vesaire tarif ediyordum. 1500 kron mu dedi yoksa küfür mü etti, tam bilmiyorum. 1500 kron diyerek de küfür etmiş olabilir tabi. Kapına asmışsın Stockholm Inkbash festival afişini. Bu haftasonu festivalde gelip bulmam mı seni, promosyonla aynı dövmeyi 150 krona yaptırmam mı? Yaptırmam. Gururum var. Yolun arka tarafında kalan Amoralameksikana çakma dövmecisine yaptırırım da sana yaptırmam. Ondan sonra da enfeksiyon dolu bir hayata merhaba. Kollarım ağaç adama bağlar artık. Ay ne ayıp, bir de espiri yapıyor, günah adama. Espiri değil, gerçek. Sen meksikalı dövmecinin dükkanını gördün de mi konuşuyorsun?
Bu arada paul4lover'dan cevap gelmiş, 3000EURO (büyük harfler paul'e ait) kira istiyor. Sitenin formatı gereği 3000 kron gibi algılanıyordu, ona inat EURO DA EURO. 3000 kron 600 milyon ediyordu, bu 6 milyar ediyor. Koç'un Sabancı'nın yiğeni olsam yine vermem o parayı. Huddinge'de kraliyet sarayı alırsın o paraya. Hoş, kral burada oturur mu? Oturur. Cultural diversity görmek istediği sabahlarda, perdeyi açıp fake tan olmadan da esmer insan görmek ister bazen insanın canı, olabilir.
Şimdi onu geç de, Blur'ün Caravan diye bir şarkısı varmış. Ben bu şarkıyı alıp kalbime stereo şekilde gömüyorum. Damon'ın klasını konuşturduğu, yıkıcı bir şarkı olmuş. İçerlediğim kadar da sevdim. Beni böyle üzmesine rağmen çok sevdim. Bir şey elinden gelmeyince, kanepeye uzanıp içli içli içlenme şarkısı. Aman, ne bileyim, gözlerim nokta kadar kalmış zaten. Kirpiklerim sümükle birbirine yapışmış gibi uyandım sabah, dün öyle çok ağlamışım. Ağlamışım diyorsam, gözüme toz kaçmış. Sen anla.

17 Ağustos 2008 Pazar

Swedish pedestrians receive secret message from God


Hiç bozmadan thelocal.se'den naklen:

Anyone living in Sweden or the Nordic countries will almost certainly have seen the image of a hand pointing upwards to encourage pedestrians to press the button before crossing the road. Prisma Teknik AB, the Swedish company behind the pedestrian signals, has now admitted that the hand is meant as a hidden symbol for God. In fact, the company says it has never made any secret of the fact. "We want to show that there is only one way to reach God and that is up and through Jesus", CEO Jan Lund told The Local.

Prisma Teknik AB is a family-run business based in the southern Swedish county of Småland an area with a reputation as Sweden's bible belt. CEO Jan Lund told The Local that the company's signals point the way to God in 17 countries including Ireland, Austria, Denmark, Norway, Iceland, Finland, Belgium, Israel, and the US among others. Prisma Teknik's hand points upwards, much in the way that many religious icons or pictures of Jesus have done through the ages. Lund told The Local that this was entirely intentional.

Oh yeah. Şimdi şu haber Sabah gazetesi internet sitesinde olsaydı ne gibi yorumlar konacaktı, bakalım:
RecepKırıkçı - İstanbul: (O iğrenç mavi var ya, inimitable.)
BÖYLE BİR ŞEY TÜRKİYE DE OLSA YER YERİNDEN OYNAR, AKP HÜKÜMETİ SUÇLU OLURDU. GÖRÜN İŞ DE AVRUPA DİYE YÜCELTTİKLERİNİZİ. ONLAR BİZDEN DAHA DİNLERİNE SAHİP ÇIKIYORLAR, BU OSMANLI ZAMANIN DA BİLE BÖYLEYDİ. ÇOK GEÇ KALMADAN DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKMAK GEREK, TÜRBAN DI BAŞÖRTÜSÜY DÜ, BUNLAR YANLIŞ ŞEYLER. BENİM EŞİMDE BAŞÖRTÜ TAKIYOR.
AyhanGök - İstanbul:
Bu tip haberlerle Türk halkı hazırlanıyor, arkasında değişik planlar olduğunu düşünüyorum. Her gün gazetenin aynı köşesinde hep Avrupa'daki dini aktiviteler yer alıyor. Bir anlamda Avrupa'nın dine yönelişinin işaret edilmesiyle Türkiye'nin tepkisi yumuşatılmaya çalışıyor. Büyük harfle de yazsanız, bu haklı olduğunuzu göstermez. Türkiye buraya devrim ve inklaplar eşliğinde gelmiştir, bunlardan en önemlisi de hiç şüphesiz Laiklik'tir.
Saygılarımla.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Skippy (Sikipi) : The Magnificient Bastard




Bak Sikipi, senle külahları değişmemize çok az kaldı, bilesin.

Ben Skippy'ye havalı havalı Skipiy demiyorum da basbaya Sikipi diyorum. Tüm havasını indiriyorum, kırolaştırıyorum. Bu Sikipi'den Serhan'ın kahvaltılık dolabında var. Günün büyük kısmında bu Sikipi'yle aynı evi paylaşıyoruz. Aklımdan bir an olsun çıkmıyor; krokanları, tatlı-tuzlu tadı, kremasının tarafsızlığı, fıstığın kuru kuru boğazda kalan aroması.. Oh Sikipi, yaktın beni. Her gün kahvaltıda çatalımın ucuyla azıcık alıyordum senden, artık büyük kraterler açar oldum kavanozda. Keşke senin kaşıkla yendiğin, mide yakmadığın ve kilo yapmadığın günler gelse. Hemen ben İsveç'teyken hatta. Ah Sikipi, sana olan aşkım hiç bitmeyecek. Sarıl bana, işte böyle.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Megamorfoz nedir? (Bölüm I)

Kucağımda son model minifırın laptopım, değineceğim konulardan bir ve en önemli tanesi eve gelirken gözlemlediğim nüfusun fiziksel değişimi. Bildiğiniz üzere, Stockholm'ün nadide göçmen bölgelerinden Huddinge'de, Serhan'ın evinde konuk oyuncu olarak ikamet etmekteyim. Peki, şunu biliyor musunuz ki ben her gün yakışıklı çocuklar, güzel kızlar görmemekteyim. Çünkü şehirde güneye yaklaştıkça, evrim teorisi tersine doğru işliyor ve o yakışıklıçocuklargüzelkızlar, güney bölgelerde yerini çorak araziye bırakıyor. Bilmiyorsunuz. O zaman öğreneceksiniz.

İlk faz: Stockholm T-Centralen'den yola çıkış. Erkeklerdeki İskandinav hatları oldukça belirgin, saçlar bakımlı, tam boyunda. Siyah süveterinin sadeliği göz alıcı. Ne yapsa, yere sümkürse yine de baştacı edilecek, biçimli burun ve dudaklara sahip, anlamlı gözlerle bakan, Avrupalı bir erkek. Teşekkürler, Jakob Cedergren, bizi kendine hayran bıraktığın için(over and over again).















İkinci Faz: 3 durak sonra Stuvsta'ya varış. Trende sayıca artan erkeklerde omuzlar daralmış, göbek çıkmış. Tende koyu buğday, hatta esmere varan renk değişimi. Burun gagavanlaşmış. Kravat bağlayıştaki baştan savmalık, o yakanın zaten ter koktuğunun habercisi. Türk kökeni ağır basmaya başlıyor.















Son faz: Huddinge. Huddinge nüfusunun 3/4'ünde ağır basan yoğun kıllanma, açıkça gözlenebiliyor. Kaşlarda tekkaş modası, üst dudağın tepesinde acımasız, fırça bıyıklar. Arap yarımadasının afrosu denecek, Türk standartlarında minibüsçü şeklinde tabir edilen Kara Şimşek David Hasselhoff'u bir saç. Bölge erkeklerinin şaşmaz tercihi çizgili gömlek, ayakta da ütüden ve oturup kalkmalardan popo kısmı parlamış, sütlü kahve, koyu kahve, deve tabanı renklerinde, illa ki kahverengi skalada kumaş pantolon.