romantizma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantizma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bayan Armut

Birkaç gündür hep aynı rüya. Yok, birkaç gün değil, İstanbul'a geldim geleli aynı rüya. Ayakkabılarımı çıkarıp uygun bir yerde tertiplice bırakıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Stokholm'deymişim, ama nedense hiç benzetemiyorum. Soğuktan ayaklarımı büze büze, kah bir trenle bilmediğim istasyonlarda inip eve ulaşmaya çalışıyorum, kah dün geceki gibi Fransa üzerinden yürüyerek karlarla kaplı Stokholm'e varmak için çabalıyorum. Hiçbir yer tanıdık değil, hiçbir tren gerçek hayatta bindiklerime benzemiyor. Sürekli bir evini arama hissi, kör gözüm parmağına mesajlar. Azıcık gizemli bir şey göreydim de, "ne demek istiyor bilinçaltım acabaa" diye bilipdebilmezdengelip nazlansaydım. Belki ayakkabıyı çıkarma mevzuunu allayıp pullayabilirim, ama ona da mecalim yok.

Bir haneyi terk edince, tıpkı iyileşmeye çalışan yaranın giderek görünmez hale gelen kabuğu gibi, ev de küçülüyor sanki. İçinde sana yer kalmıyor artık. İşte, buyur, odam olduğu gibi duruyor. Ama içine sığamıyorum. Salonda da hep misafirim. Koltukların ucuna oturmuş, bir tur daha çay konmasını bekleyen. Ne biçim iş? Evim Stokholm'de kaldı, anahtarını çevirince bana açılan bir yer yok artık. Hiçbir yerde bulunmak içime sinmiyor, gece uyku uyunmuyor. Gece uyku uyumak, buzdolabını açıp neredeyse erimiş marulların arasında kendi aldığın peyniri, kendi pişirdiğin reçeli bulmak gibisi yok. Şimdi her şey var da, o iç huzuru yok. Dolapta sütlü tatlılar, elli çeşit peynirler, sonraki gece mutlu olmam için önceden hazırlanmış, çalışan anne zeytinyağlıları falan... Güzel yani, güzel bir manzara. Her güzel manzara gibi insanda düğün makyajı hissi uyandırıyor. Er geç rimel akacak, ıslak pamukla hatırasını temizlemek icap edecek.

Acaba böyle bir ruh hali de evsizliğin, homelesslığın tanımına giriyor mu? "Homesick hissediyorum" diye ağıt yakacak bir ev bile yok. Armut gibi kaldım ortada.

28 Eylül 2010 Salı

Atam, hüzündeyiz.

26 saat sonra gidiyor oluşumun hatrına, hazır laf açılmış, ucundan konuya girilmişken biraz daha "gidiyorum, bütün aşklar yüreğimde" bandıralım mı? Halbuki yerli yerimde duracak olsam, eşyalarım neredeyse birbirinin içine montelenmiş vaziyette her renk ve boy valizlerde bambaşka dolaplara varmayı bekliyor olmasalar, neler neler anlatacaktım. Whitest Boy Alive konseri anlatacaktım mesela. Konserden ziyade, hareketli şarkılarının heyecanıyla hop hop zıplarken, azıcık zıpladığıma bile büyük utandığımı anlatacaktım. Eşek yaşıma gelip de hala hop hop diye zıplayarak hüzne gülüp geçmenin utancı, arkadaşlarla denizde şakalaşırken yandan gelip sinsice patlayan ani bir dalga gibi yüzümü dövdü. Saçın düzensiz tutamlar halinde yüzüne yapışır, ağız ve burnundan aynı anda su yutarsın ya... Tuzlu sudan genzin acı acılaşır, diğer yandan yüzecek nefes, hem de derman kalmamıştır. Aynen öyle. İkinci-üçüncü şarkıdan sonra sırtım kamburlaştı bu yüzden, yüreciğim ağır çekti de sakinleyip soluklandım. Sevilen insanların konserleri bir yaşam kaynağıdır halbuki. Nefessiz yolculuk edilen, tüpsüz dalış yapılmış kalabalık bir otobüste birinin uzanıp açtığı daracık bir camdır. En azından o var diye sevinmektir. O cam da olmayabilirdi ve şu an üzerime ince bir çizgi halinde ilerleyen temiz hava (en azından dışarıdan gelmenin hatrı olduğundan temiz denebilecek hava) olduğu yerde kalabilirdi. Halbuki kaderinde çoğusu nikotinin iziyle Rorschach testine çevrilmiş ciğerlere dolmak varmış. Ne yapalım.

Bu konserde de hissettim: En ön sırada olmaktan giderek çekiniyorum. Yakından görsem daha güzel dinleyeceğim sanki diye sahneye yaklaştıkça ihtimali doğan o tek taraflı sözde göz kontağından başta, çekiniyorum. Çalarken spotların kör ettiği gözlerle yarım yamalak seyircilere baktığında bir sanatçı, sanki gerçekten ciğerimi okuyormuş gibi panikliyorum. Film festivaline Alain Delon gelecek dediler bir sene, vakti gelmediği halde saç boyamı bile erkenden yaptırmıştım hatrına. Alain Delon, renk açıcılar yüzünden zehir kokan taze saç boyama, o düğün pastası gibi kat kat inen fırfırlı eteğime mi bakacaktı sanki... Zaten gelmedi. Yaşlılığın yol açtığı bir bunalıma girmiş diye reddetti katılmayı son dakikada. Sevin Okyay bile yazdığı "varsın kulisine sokmasınlar, Delon'u kapı aralığından görsem yeter" köşe yazısıyla açıkta kaldı. Konuğun şerefine açılış filmi de Delon'dandı elbette. Bir türlü açılmıyordu da lanet; bir takım zor durumdaki Yahudiler, kalkmak bilmeyen acılı ruhlarına ve cılız bedenlerine servislik eden bir buharlı tren, sis, kar... Ne ararsan var. İyi ki gelmemiş Delon, belki hangi filmi olduğunu hatırlayıp ondan gelmemişti. Bizi uyaran yoktu, gidip görecektik işte her halükarda. Gazap üzümlerini her halükarda tadacaktık.

Burada az ve öz, hayatta hep görmek istediğim grupların fevkalade güzel konserlerine gittim. Whitest Boy Alive'ınki de veda konserimdi işte. Stockholm'ün en güzel yerlerinden bir tanesinde, Strand'da gerçekleşti. Belki bir ara, voltajımın yükselip düşmesi esnasında ampulleri patlatmadığım bir ara, daha detaylı anlatırım. Şimdi, rica ediyorum, yine dertlenmeye, sızlanmaya devam edelim:

Yarın sabah iki buçukta üst üste alt alta bir uçağa binip İstanbul'a dönmek gözümde şimdilik ve hala güzel görünmüyor. Umarım çok geç olmadan güzel görünür. Neyse ki uçakta yemek veriyorlar. Ondan, sürprizli şeylere düşkünlüğümden, uçakta gözüme uyku da girmez şimdi, iyi mi? Küçük folyo tabaklarda turuncu yağ iziyle sabah 2.30'da patlıcan oturtma vermeyeceklerini tahmin ediyorum. Kahvaltı versinler, şöyle sıcak ve yumuşacık ekmekli falan. Minicik kutularda tereyağı ve labne. Labne değil, Pınar Beyaz. Bir tanesinde bal, diğerinde de reçel. Plastik bardağa yarım doldurulmuş çay. Gibi bir şey. Kek de versinler, tamamım. Ondan sonra camdan dışarı bakmaya devam edelim. Pilot beyler, lütfen, üzülmeye tam gaz devam. Uçak ne kadar hızla uçuyorsa artık, saatte kaç kilometreyle, işte o hızda varalım. Acelemiz var.

Düşününce, hiç sevmediğimden değil, kimse yanlış anlayıp kırılmasın. İstanbul'u zaten sevdiğimden ama artık öyle sevmediğimden. Arkadaş olabiliriz de, sevgilim olamaz. Öyle diyim. O nevrotik halleri falan, bana biraz çekilmez geliyor. Gençken güzel diye bir kere vuruluyor insan, ama yaş kemale erince insan sakinlik bekliyor bir şehirden. Huzur bekliyor. Naz etmesin, gelsin uzansın istiyor. Ağzı sigara kokmasın, tırnaklarının kenarlarını ön dişleriyle parçalayıp durmasın. Dudaklarını kemirip kabuklarla yamalamasın, yeter. Ama İstanbul'a kalsa, sigara neredeyse önşart. Cumartesileri içki de içiyor, elbette. Haftada üç kere konken de oynuyor, azaltacağı yok... Sonra hercailiği, nazları, kaprisleri, o iniş çıkışları, olmadık kıskançlıkları, ne ararsan... Aramızdakine ad koymadan takılsak neyse de, aileme tanıştıramam kusura bakmasın!  Nerede bir fakir mahallesi, ipe gerilmiş renkli çarşafların dansını görse duygulanıp fotoğraf makinasına sarılan turistlere söker anca o  deli halleri. Biraz daha düz ayak olsaydı... Yokuşsuz, başından sonu seçilseydi yollarının. Temiz, uçuş uçuş saçlı kızlar var ya, sadece şampuan kokan. Onlardan olsaydı, olabilseydi. Gerisi benim hayal gücüme kalsaydı. Yok, illa gelip gün sonunda yaşadıklarını dökecek önüme, tüm detaylarıyla anlatacak. Halbuki kız dediğin biraz gizemli olacak. Parmağının ucuna basa basa, hop hop diye seke seke, zerafetle yürüyecek. Böyle hozu hozu, biraz erkeksi olanını ben ne edeceğim? Ergen hevesiyle sokulup iri memelerinin arasına biraz başımı yaslasam, sonraki an tiz sesi, yüksek beklentileriyle içimi sıkıştırıyor. İçine hapsoldum diye içime kapanıyorum. Bunca karmaşaya lüzum yok, gördüm işte, diğer kızlar öyle değil. Avrupalı kızlar, bir kere, çok farklı. Stockholm'e baksana, ne nazı var, ne niyazı. Bacak boyu desen, güzellik desen onda. Olanı göstermek için çabalayıp gülünç duruma düşmüyor en azından. Üstüne oturmayan, basit bir elbisenin içinde bile belli biçimli hatları. 

5 Aralık 2009 Cumartesi

Romantika Rasputin

İstanbul'u çok özledim. Annem bir yana, onu özlemeye ayrı başlık açmak gerek, İstanbul'un kendi halinde, kendi kendine takılmasını çok özledim. Şu dönemlerdeki dengesiz hallerini, saçmasapan yılbaşı süsleriyle bezenen Kadıköy'ü mesela. Ne bileyim, insanların çeşitliliğini, fakirini, daha az fakirini, farklı renklerde ama moda diye bir örnek paltolar/mantolar içinde kızları/erkekleri, başı bağlıları, açıkları, bir yere yetişenleri, vitrinleri seyredenleri, İzmir lokmacısının önünde bekleyen rengarenk, her boyda kedileri, dükkanların çeşitliliğini sonra, bir daracık iç çamaşırı mağazasının yanında dönerciyi, ayakkabıcının yeşil kartondan kestiği indirim yazısının eğri harflerini, yerinden çıkmış, çamur yatağı Arnavut kaldırımlarını, kapısı müşterilerinin girip çıkmasıyla açılıp kapandıkça sütlü tatlıcılardan süzülen sıcak, şekerli kokuyu, İskele'ye doğru yürüdükçe biçimsiz sokaklarına kurulmuş beyaz eşyacıları, Moda'ya uzandıkça azalan kalabalığı, fırınların önünden geçerken karnımı açlıktan buran tarçınlı çörekleri, minik meyveli turtaları, antika saatçiyi, dondurmacıları, verzalit sandalyeli çay bahçelerini, kışın ıslak diye dışarda oturmaz, sandalyeler öylece bekler hani, saman kağıda sarıp getirdikleri tostu, içinde incecik peynirden bir şerit, serincecik ayran, ayranı bile özledim yahu.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Yazın kaldırımlarda rüzgardan titreyen yaprak gölgeleri vardır ya hani. Anladın mı? Hava iştah açıcı şekilde güneşliyken, kaldırımlarda yer yer yaprak yığınları biçiminde gölgeler salınır. Işıl ışıl, sanki denizin üstü güneşten yıldızlanır ya bazen, öyle darmadağın, düzensiz, uçup kaçıcı görünür. İşte Stockholm'ün merkezi, İstiklal, Bağdat Caddesi veya Bahariye'si denebilecek yerlerde "yeşillik zamanı yeşillik, mağaza zamanı mağaza" politikası var. İkisi yanyana olmuyor hiç. Ağaç varsa orman gibi, yoksa da yok. Yürürken çiçek, bitki kokusu burnuna gelse bile dallar tatlı tatlı değmez başına. Gözünün odağına girmez. Halbuki bugün bir mağazadan diğerine seğirtmiştim, camdan bir baktım: kaldırıma vurmuş ağaç gölgesi. Tam karnımın ortasına iri bir taş oturdu, yürüyen merdivenin kenarında öylece kalakaldım. Buradaki hayatımın İstanbul'dakiyle kesiştiği bir ayrıntı her zaman karşıma çıkmıyor. Fotoğraf makinam yanımda olsun çok isterdim. En azından isterdim ki bir stokfoto sanayi olsun, böyle alakasız şeylerin fotoğrafını bulabileyim. Güneşli güneşli kaldırıma vurmuş yalancıktan gölge. Bir o yana, bir bu yana süzülen, zaman zaman üşüme gelmiş gibi olduğu yerde titreyen.

19 Nisan 2009 Pazar

Ananemin doğumgünü falan

İstanbul'a gelince sevindiğim şeylerden biri, burada kedim olduğunu hatırlamam, görmem, dokunmam, ufak ağırlığını kaldırmam oldu. Bonbon aklımdan tamamen çıkmıştı. Siyahlı tekirli bu ufacık kediyi görünce bir yandan asabım bozuldu. Hemen alıp, İsveç'teki hayatıma monte etmek istedim. Ama maalesef 3 kiloluk kendisi, İstanbul'da kalması gereken güzelliklerden bir tanesi. Tüm ufakkafalılığı, tüm yemekçalmacılığı ve tüm pofur tüyleriyle karşınızda Bonbon şöleni.
Ayağımın tozuyla mutfakta annemle pasta yaptık. Annem, Speedy Gonzales gibi oradan oraya koşturuyor, kremaları çırpıyor, meyveleri yıkıyor, renklendirici tozları başka kaplara dolduruyordu. Mutfağını da askeri üssü bellemiş, içinden çıkaramıyoruz. Kırmızı/pembe kremaları ben sıktım, ananeme helezonik desenli muhteşem bir çileksiz pasta yaptık. Çünkü İstanbul'un çilekleri oflayn vaziyetteydi.
Bu da o pastanın TA KENDİSİ. Kenarındaki kremaların düzensiz desenlerinden anlıyoruz ki, şairin burada kafası bozulmuş ve krema sıkacağına seslenmiş.
Ekstraordiner doğumgünü fotoğrafçılığımda aile fertlerimi inci gibi yanyana dizip fotoğraflamadım. Aksine, doğalarında uzaktan gözlemde bulundum. Berkay, pastayı lüpletirken. Manitası Aslı uzaktan tüm zerafetiyle ayılığına gülüyor.
Out of focus hayatlar. Makina elimde gezince, bir fotoğrafım olmadı koskoca doğumgününden. Eniştem "gelin sizi çekeyim" dedi, verdim eline. Tabi tam olması gereken yere, arkamızdaki dolabın kulbuna odaklayınca ananemle rüya misali buğulu kalmışız. Anane-torun buğulama.
Ananem bir yaşına daha girdi. Fuşya beyaz, çılgın bir pastayla. Ve malesef ki yürüteciyle. Mumları üflerken hepimiz için iyi şeyler, kendi için de sağlık diledi. Hepimiz de mumu üflemediğimiz halde, en çok ona sağlık diledik. En azından bir sonraki doğumgününü de ayakta görebilmesini diledik. Annem diyor ki "tüh, bir mumu unutmuşum". Yaş tahminini siz seyircilerin takdirine bırakıyorum.
Sonra doğumgününden ayrılıp, Karaköy'e doğru vapura bindim. İstanbul hatırası kartpostal fotoğrafçısı boktanlığına girmemek için fotoğraf makinasıyla vapuru tavaf etmedim. Instead, pozun bana gelmesini bekledim. Gelmedi. Ben de akşam güneşinin hüzünlü vuruşunu ve üzerinde düşüncelere dalıp, kaybolmuş insanlar taşıyan lacivert derili vapur koltuklarını çektim. Ne zaman vapurun güneş almayan tarafına otursam, çevremi bu karanlıkta algılıyorum. Neden fotoğraf uğruna ışığımın yönünü değiştireyim ki, dedim kendi kendime. Tanımadığım insanların yüzünü çeksem ne olacak. Soru değil, ondan soru işareti yok.
Tolga'nın bu Alien Workshop hırkası ben kendimi bildim bileli bol sigara dumanlı ve terle beraber bira dökmeli gecelerin vazgeçilmez kostümü olmuştur.
ÇOK GÜZELSİNİZ, ULAN! Bir karbon kopyanızı Stockholm'e götürsem de altıma işeyene kadar gülsem yine.
Ayş ayş beybi.
Karılı kocalı bol bol fotoğraflarını çekmişim ben bu insanların.
Fotoğraftaki Barış. Gizli bahçe'de biralı-danslı akşamın sonunda incebelliden çayını yudumluyor. Yudumlamak üzereyken.
Utku kahve içti. Alter misin ağbeaaa.
Şunları yollayayım da, arkasından geceyi Tolga'nın makinasından bir görelim mi, ne dersiniz?

6 Mart 2009 Cuma

Carpe dien ağızlarını yesinler

Tren istasyonunda ümit dolu anlar. Az kalsın kendi kendime Show Haber'in acıklı, klarnetli müziğini çalacaktım kafamda. Kağıt toplayıcı çocukları falan gösterirken fonda çalan cins. O değil de, bir de İstiklal'de çapraz ateş arasında kalıyor insan bazen ya hani, iki müzik dükkanı aynı anda çalınca karşılıklı. Doğal kanon gibi oluyor.
İstasyonda ipodsuz çırılçıplak, tüm deli/sarhoş bağırışlarına açık, über vulnerable bir vaziyetteyken bir de baktım sürü halinde güvercin aynı metrekarede dahilinde uçuyor. Tabii ki anında romantikleştim, Stockholm'e hallendim. Sevmeye ne denli hazır olduğumu görüyorsunuz, Stockholm bana bir adım atsa, ben ona koşacağım. Sonra bir baktım, hepsinin arasında bir kadın. Benden kısaca boylu, seyrek, kopuk kopuk, deli saçlı. Kuşlardan oluşan pelerini arkasında savrulurken önde, elinde kırıntı dolu bir naylon poşetle yürüyor. Anında eyvanına varıp, yanına doğru seğirttim. Kuşlar yere indiler. Bir anda ortalık kalkıp inen kuyrukların dansında, adeta tavuk çiftliğine dönüverdi. Hacıyatmaz gibi, baş öndeyken popo kalkıyor ya bunlarda. Kadın, hepsinin arasında poşetinde kalan son kırıntıları önlerine döktü. Sonra da afiyetle yemelerini seyretti. Ben de onu seyrettim.
İştesi öyle. Daha ne olsun. Yakın buldum, anlattım. Klavyede de M harfim bozulmuş. Kafasını ezmedikçe çalışmıyor.

30 Eylül 2008 Salı

Ağlama duvarı inside

Dünyada hiçbir şey yoktur ki beni, durumu kötü olan bir insan kadar utandırsın. Bu hissi YılmazErdoğanlaşmadan tarif etmem mümkün mü, bilmiyorum.
Marketteyim diyelim, tencere-tavaların yanında uyduruk iç çamaşırı ve kıyafetlerin olduğu seksiyonda, kocaman bir sepetin içinde sudan ucuza spor ayakkabılar satılıyor. Paketsiz, kutusuz. Her numara bir arada. Çiftlenmemiş bile. Plastikten öylece kalıba dökülmüş gibi, sanki dokunsan bağcıkların da kalıba dahil olduğunu fark edeceksin. Ben o reyonun önünden geçerken, babam yaşında bir adam, yırtık pırtık fakat kendince temiz kıyafetinin içinde, o ayakkabıhavuzunun başında kendine ayakkabı bakıyor diyelim. Bu görüntü, kafamda evrile çevrile binbir kere oynatılacak ve her oynatılmasında bana baştan ayağa aynı utancı yaşatacak bir görüntü. Hemen kendimden ve sahip olduklarımdan fütursuzca utandığım, onları iyi yönetemediğim için, daha iyisini yapamadığım için kendime uyuz olduğum anlardan bir tanesi. İşin en fena tarafı, karşımda duran ve bunca wild mood swinglerine yol açan şahsın, bunlardan bihaber kendi derdinde olması. Bonus utanç. Adam orada gocunmadan, gayet neredeyse neşe içinde aranıyor işte, onun için farketmiyor, SANA NE? Ama yok işte. Bilmeyenleriniz vardir; tek çocuk olunca böyle buluttan nem kapılınır, dünya kurtarılamıyor diye üzülünür. Her şey seninle ilgilidir çünkü.
Benzer bir utancı televizyonda gördüğüm bir olayla ilgili de yaşamıştım.
Bir dönem Filiz Akın'ın, sonra da hatırlamıyorum kimin sunduğu bir yarışma vardı. Aslında teknik anlamda kimse kimseyle yarışmıyordu. Her hafta durumu olmayan, fakirce bir kadının hikayesi ekrana geliyor, bu kadına gereken tüm plastik cerrahi operasyonları bedavadan yaptırılıyor, layposundan silikonuna, raynoplastiden gerdirmeye, makyajıdır, saçının boyasıdır her şeyiyle ilgileniliyordu. Sonra ablanın iyileşme sürecine tanıklık ediyorduk, bu sürede ailesinden hep uzakta oluyordu ki programın sonunda süprik olsun. Ailesinden bazen haftalarca ayrı kalan ablalar, bu sırada kaydedilen telefon görüşmeleri sayesinde çoluk-çocuklarından ve kocalarından haber alıyorlardı.
Bu ablalardan bir tanesini gecekondudan çekip çıkardılar. Tıpkı bir deney faresi gibi psikolojisini düşünmeksizin önlerine koyup, sağını, solunu, saçını, başını, gagavan burnunu, dökülmüş dişlerini, sarkmış gögüs ve kalçasını yaptırdılar. Ablanın konuşacak kıvama gelip de evi aradığı esnada ise kayıt cihazı devredeydi, konuşmayı dinledik.
Telefonu eşi açtı. Arkadan ailenin 3-5 çocuğunun boğuşarak, fakir çocuk oyunları oynama sesleri geliyordu. Bangır bangır bu ortama, adamın içli sesi de eklenirken evlerinin profili izleyicinin gözünde canlanıyordu. Şahsen ben o evin yama yama halısını, tek çekyattan ibaret salonunu görmüş kadar oluyordum. Kadın, gözyaşlarına boğulmuş vaziyette, büyük oğlunu telefona istedi. Oğlan, az evvelki oyununun bölünmesinden dolayı donuk bir sesle, çocuksu telaşı içinde "naber anne? napıyon?" deyip konuşma sırasını savdı bir kaç kez. Anne, "oğlum, nasılsın, iyi misin" artı bir milyon gözyaşı sayıklayadurdu. Konuşma bu durağanlıkta sürerken, oğlan günlük hayatından kesitlerle ("biz de maç yapıyoz, babam çağırdı geldim, sen nasılsın, ne zaman gelcen?") annesini aydınlatıyordu. Olsun, annesi yine de konuşabildiklerine mutluydu. Sonra oğlan durdu, "anne, markette sporayakkabı gördüm, alabilir miyim?" dedi. O an, tıpkı şu anda olduğum gibi yerin dibine girmek istedim. Anne, bizim için bir bardak su kadar somutlaşmış fakirliğinden refleks olarak utanıp, lafı geçiştirmeye çalıştı. "Bakarız oğlum, alırız, ederiz". Ama oğlan, muhatap bulmuşken izin koparmanın ve futbol maçına giyeceğini söylediği ayakkabıları almanın derdine düşmüştü bir kere. "Ha anne, alabilir miyim? 5 milyon."
Belki 2 milyondu. Epey düşük olduğunu, beni yerin dibine beş milyon kere soktuğunu çok net hatırlıyorum. O anne için 5 ya da 2 milyon belli ki çok önemli bir paraydı. O zaman da Adidas bir spor ayakkabı kafadan 125 milyon falandı diyeyim, siz oranlayın. Sonra anne konuşmanın bir yerinde yorgunluk ve mutsuzlukla karışık bir "tamam oğlum" çekti. Tam vurguyu yapamıyorum, çok isterdim halbuki. O paranın kıymetini tam da anlayamayan, marketteki çiftlenmeden satılan o bir kaç milyonluk ayakkabının sevincine kapılmış o çocuğa karşı teslim oluş, pes ediş. Hemen kendimi mahçup hissettim. Böyle anlarda olabildiğince basitleşir, "bi daha annemi hiç üzmiycem, bi daha hiç şımarıklık yapmıycam, bi daha hiç ihtiyacım olmayan şeye para vermiycem ve her dakika şükredicem" 5 yaş çıtasına kadar düşerim.
Kıssadan hisse: Çok şanslıyız, hayat ne güzel. ŞAKA ŞAKA. Kıssadan hisse şu: Bazen kendime illet oluyorum. Başkaları benden şanssız olduğu zaman, onları düzeltememek, kalbimi kırıyor. Sanki Sabancı'nın kızı mısın, senkendininesandın? Bir şey sanmadım ya, kendine kendime de üzülemez miyim? İzin mi alıcam?
Aynı programın bir başka bölümünde Kadıköy-Pendik minibüs hattında şoför olan arkadaşlarıyla Şöfor Nebahat takılan, Janset benzeri bir ablayı modifiye etmişlerdi. Onu da çok net hatırlıyorum. Bu Janset benzeri kızın minibüs şöforü bir platonik aşkı vardı. Aynı zamanda kızın abisinin arkadaşı da olan bu minibüsçü delikanlı, kızın erkeksi tavırlarını da bahane ederek aşktan kaçıyordu. Kız, programa sadece onu etkilemek amacıyla katıldığını söyleyip durdu, sonunda da süprikli aile buluşmasına bu delikanlı da çağırıldı. Tabii ki, Türk Örf ve Aile Yapısı sebebiyle, delikanlı tüm modifikasyona rağmen kızı istemedi ve bir araya gelemediler. Yine de aradan iki-üç sene geçtikten sonra, beynimin sütlaca bağladığı bir sınav çıkışı ben bu ablayı bir başka minibüsçünün muavin koltuğunda gördüm. Bir yandan "allahım, ben bu kızı tanıyorum, hayvan gibi eminim", diğer yandan "hangi sosyal ortamda kesişicez ki böylesiyle yahu" diyerek, kızı süzmelere doyamadığım onuncu dakikada farkettim ki Janset'e benzeyen ablanın tam arkasında oturuyorum. Programda özenle şekillendirilmiş saçları, lastik tokayla arkadan özensizce toplanmış, estetikli burnu belli ki ona çok da bir şey katmamıştı. Sadece o gece giyebildiği süslü kıyafeti olmadan, kız hala Şöfor Nebahat, hala erkeksiydi ama benim açımdan daha üzücü bir görüntüydü. Sen tut Atv'nin primetimeına bir günlük damganı vur, sonra yine minibüste muavin koltuğunda kimbilir ne arızalardan dolayı jiletlediğin kolunla günde yüzlerce kez para üstü uzat. Ya. Böyleyken böyle. Anlaşıldığı üzre, ameliyatlar ve tüm o şişirme-kaldırma-gerdirmelerden sonra bu insanların tekrar kendi çöplüklerine dönmesi program yapımcılarının hiç de fifisinde değildi. Belli ki o ablalar, o hafta yıkanana kadar fönlü durabilecek, sadece o ay dipleri çıkmadan boyalı durabilecek saçları, en fazla birkaç ay bakılası güzellikte kalacak şekillendirilmiş vücutlarıyla fakirlik onları yine soldurana dek ışıldayacak, sonra da bunu da hayatlarının tümünü geçirdikleri fakirliklerinin gölgesinde unutup gideceklerdi. Bu kadınlara iyilik mi ettiler, kötülük mü, hiç emin olamadım.
Bugün bayramın ilk günüydü ve evimde olsaydım eminim cinnet geçirirdim. Her sene bayramın ilk günü verdiğimiz kahvaltıda ailenin her kolundan insanlarla bir araya gelinir ve içmeyenin bile üstünü kokutacak kadar sigara içilir ve utanılacak kadar her şeyden yenir. Ve o gürültü ve ayak altında gezip duran kedim ve bir takım zorunlu aile muhabbetleri bazen beni çok yorar. Yine de bugün ailemin yanında olmayı ve cinnet geçirmeyi burada uzak olmaya yeğlerdim. Yine de çok emin değilim. Böyle de kaypağım.
Evet, bugün hazır bayramken benim de bademciklerim senelik izinlerini kullanmaya karar verip tüm güçleriyle şiştiler. Çalışmayı, yutkununca ağrımamayı reddettiler. Stockholm'de hava sıfıra yakın seyrediyor diye tahmin ediyorum, GoogleDesktop'la kapıştık ve 10 dereceyi göstermesine bile itibar etmiyorum. İki fanila, bir sweatshirt ve iki hırkayla, atkıyla kartopu gibi yuvarlanarak odadan odaya geçiyorum. Acı çekiyorum, haberiniz olsun.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Home Swede Home


Sigara içmek bir yana, vapurda kokakola içmek bile yasaklanmış. Varsa yoksa kolaturka.

Stockholm'e geri döndüm. Günlerdir yağmur yağıyor. Ağustos ayındayız, İsveç'in haberi yok. Gözlerimi kapatıyorum, kendimi İstanbul'da hayal ediyorum. Yağmurdan seken tabelaların renkli ışıklarını hayal ediyorum, minibüslerin kirlenmiş açık mavisini hayal ediyorum. Sonsuz trafiğin içinde, kendimi dakikalardır kıpırdamamış bir otobüste, şişman, kucağında çocuklu bir kadının yanında hayal ediyorum. Islak atkımı, çamurlanmış etek uçlarıyla kaz tüyü paltomu hayal ediyorum. I-ıh, burnumun direği sızlamıyor. Özlemedim seni, İstanbul. Bu yağmur yaz keyfimi gölgelese bile seni öz-le-mi-yo-rum.