<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723</id><updated>2012-02-13T15:52:45.872-08:00</updated><category term='insan incelemece'/><category term='tolgamani'/><category term='istanbul'/><category term='anılar'/><category term='merika&apos;da hayat'/><category term='yorum'/><category term='romantizma'/><category term='hormonlar konuşuyor'/><category term='benzeyen benzeyene'/><category term='veri fani'/><category term='ayrıntılar'/><category term='ünlü insan inceleme'/><category term='fotoğraf'/><category term='Basın'/><category term='yakın buldum anlattım'/><category term='Merikada hayat'/><category term='sağa sola veryansın'/><category term='müze'/><category term='isveç&apos;te günlük hayat'/><category term='müzik'/><category term='ben yapmadım'/><category term='konçerto'/><category term='beni Türk televizyonlarına emanet ediniz'/><category term='atraksyonel video'/><category term='fikir'/><category term='severim'/><category term='resim'/><category term='karşılaştırmalı edebiyat'/><title type='text'>Elmoş diyor ki</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>268</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8145991497552709161</id><published>2011-11-14T06:57:00.001-08:00</published><updated>2011-11-15T06:09:57.033-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karşılaştırmalı edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>90'larda Kalan Bir İdeal: Modern! Türk! Popçusu!</title><content type='html'>Master sebebiyle İsveç'e taşındığım&amp;nbsp;sıralar Türkiye'nin, Türkiye'deki her şeyin çok üstüme geldiği bir dönemdi,&amp;nbsp;ben de bu yüzden İskandinav tipi kara kışın ortasında özlem duymak için sadece çocukluğumun Türkiye'sini seçtim. Hatırladığım tüm kareler adeta Instagram efektiyle sarıya boyanmış&amp;nbsp;gibi sevimliydi;&amp;nbsp;sol üstten vuran göz kamaştırıcı ve&amp;nbsp;tembel güneş ışığı tüm soğuk mavilerin etkisini yitirip bordoya ve mora&amp;nbsp;dönüşmesine sebep oluyor,&amp;nbsp;karın kışın ortasında&amp;nbsp;insanın içini ısıtıyor ve hatta ileri aşamalarda özleme dönüşüp&amp;nbsp;yakıyordu bile. İçeriye pis bir kuzey ayazı üfleyen camdan dışarı bakarken dalıp gitmeyi en sevdiğim&amp;nbsp;anılar çocuklukla&amp;nbsp;ileri ergenlik arasındaki dönemde, dolayısıyla 90'larda gerçekleştiği için 90'lar İsveç'teki ilk çetin kışım boyunca bir nevi sığınağım, bu&amp;nbsp;sığınağa girmenin&amp;nbsp;en kısa yolu da YouTube'da o dönemin şarkılarını bulup dinlemek oldu. Dolayısıyla iki koca bavul haricinde 90'ların Türk popunu&amp;nbsp;da sırtımda&amp;nbsp;tıpkı sönmüş bir paraşüt gibi taşıyarak kilometrelerce uzağa, Stockholm'e getirdiğim o günden itibaren düzenli olarak bu meseleler üzerine düşünüyorum. Blogda yer alan ünlü incelemeleri, tutup aklımın uzun süredir tozu alınmamış bir köşesinden çıkardığım türlü türlü saçma detay da bu sığınaktan bulduğum ve güncel bir olayla gözümde önem kazanan şeyler. O sayede karşılaştırmalı edebiyatla olayların seyrini inceleyebiliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu girişin ardından, hakkıyla davamı açıkladığımı düşünerek, mevzuda arkalara ilerliyorum.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;90'lara (fakat sadece 90'lara değil, magazin alemine dair&amp;nbsp;saçma herhangi duruma) en az benim kadar meraklı &lt;a href="http://cerezhilton.blogspot.com/"&gt;Çerez Hilton&lt;/a&gt;&amp;nbsp;blogunda Levent Yüksel'in&amp;nbsp;hemen aşağıya koyduğum&amp;nbsp;fotoğrafını epey bir süre önce görmemle bir şeyler tetiklendi. Fotoğrafta&amp;nbsp;Güliver'e tırmanmaya çalışan&amp;nbsp;bronz insancıklar&amp;nbsp;görünümündeki&amp;nbsp;ödülleri kucağında&amp;nbsp;taşıyan Levent Yüksel papyonuyla, Sertab Erener o dönemki imajı uzun kadife elbise-şapkasıyla, Uzay Heparı&amp;nbsp;"ishal olmuş yavru kedi kakası" tabir edilen renkte bir İbrahim Erkal&amp;nbsp;ceketiyle (o zaman İbrahim Erkal henüz garsonlukla iştigal etmekteydi, ama Uzay Heparı tüm ileri görüşlülüğüyle seneler sonra gelecek "büyük beden ceket giyen türkücü" sorununa temas edercesine) poz vermiş.&amp;nbsp;Hepsi Türk popunu Eurovision'da en güzel, en modern, en cumhuriyet çocuğu&amp;nbsp;şekilde&amp;nbsp;temsil edecek yetkinlikte. Diploma mı, buyur, konservatuarın şan ve şöhret bölümünden kapı gibi diplomalı Sertab. Keza bas gitarı bas bas bağırtan Levent. Motosiklet meraklısı, evlilik öncesi hamile kalan marjinal ve modacı sevgilisiyle müzik dehâsı Uzay. Ortadaki kilim desenli gömlek giymiş&amp;nbsp;ve karne günü samimiyetiyle bu iki cool grubu birbirine kenetlemek için çabalayan&amp;nbsp;arkadaşı tanıyamadım, ama şarkı sözü yazarı, aranjör falan olduğu farz edilebilir pekalâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ZFh7SA3MSyw/TsE6YJKXJ-I/AAAAAAAABu4/7jd3_1AGJio/s1600/papyon.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="226" src="http://1.bp.blogspot.com/-ZFh7SA3MSyw/TsE6YJKXJ-I/AAAAAAAABu4/7jd3_1AGJio/s320/papyon.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu fotoğrafla aklıma geldi; doğru ya, Levent Yüksel ilk albümü piyasaya çıktığında&amp;nbsp;bir acayip&amp;nbsp;imaj tutturmuştu. Kucakta oturtulup vantrilok marifetiyle konuşturulan o tuhaf kuklalar gibi gömleği ve&amp;nbsp;papyonu ile ödül törenlerine, canlı yayınlara gidiyordu.&amp;nbsp;Hakkında hiçbir şey bilmeyen biri, şu fotoğraftaki haline bakarak astro fizik dalındaki üstün çalışmalarından dolayı Nobel'e aday gösterildiğini falan sanabilir rahatlıkla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AldObLFTR4E/TsGZmvDHntI/AAAAAAAABvI/EmNMwcA_tcs/s1600/pap.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="198" src="http://1.bp.blogspot.com/-AldObLFTR4E/TsGZmvDHntI/AAAAAAAABvI/EmNMwcA_tcs/s320/pap.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İlk albümü Med Cezir'e denk geliyor sözünü ettiğim dönem.&amp;nbsp;O Med Cezir ki en Türk popuna yabancı kolej çocukları tarafından bile&amp;nbsp;aynı&amp;nbsp;şu heykelcikler gibi kucaklanmıştır. Yeterince ve otantik sayılabilecek mesafede&amp;nbsp;Türk ezgisi, ağırlıkla&amp;nbsp;flamenko gitarı,&amp;nbsp;Onno&amp;nbsp;Tunç'a özgü gördüğüm&amp;nbsp;iç burkucu, derinlikli ve entellektüel (?) bir pop türünün&amp;nbsp;harmanlandığı bu muazzam albümle ilgili yakın zamanda&amp;nbsp;Levent Yüksel'in "İlk albümümün Best of'um olacağını nereden bilebilirdim ki?" &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;amp;Date=&amp;amp;ArticleID=1009760&amp;amp;CategoryID=41"&gt;röportajını&lt;/a&gt; okuyup adamın haline üzülmüştüm doğrusu. Büyük marka Sezen Aksu Akademisi'nin henüz&amp;nbsp;outlete dönüşüp "NapÇAM,&amp;nbsp;gelCEM, etini etime dayıyCAM" türü ucuz espirilere&amp;nbsp;bel bağlamış&amp;nbsp;şarkılar yaparak&amp;nbsp;üç kuruşa&amp;nbsp;satmadığı bir dönemdi o. Şarkılar yıllanmış tecrübelerden damıtılmış enfes sözlerle, detaylarla süsleniyor ve&amp;nbsp;popülerlik kaygısı olmaksızın Türk popunun baş tacı&amp;nbsp;Med Cezir&amp;nbsp;gibi albümler yapılabiliyordu.&amp;nbsp;Sonra? Sonrası karışık:&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-VOxZeq21egw/TsGX9MFOEII/AAAAAAAABvA/WgyexZz_Z48/s1600/img-leventyukselzalim-307.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-VOxZeq21egw/TsGX9MFOEII/AAAAAAAABvA/WgyexZz_Z48/s320/img-leventyukselzalim-307.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Papyonlu, "istirham ederim" cumhuriyet çocuğu gidiyor, yerine tırına binip&amp;nbsp;"ana avrat düz giden" şoför Levent geliyor.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk popu da (Türk insanı ve) tıpkı bir paket lastiği gibi ne kadar uzağa çekersen çek o hızda geri dönmeye mecbur sanırım. Bu yüzden giderek (kıro) özüne dönüyor ve bunu hiçbir bronz heykelcik,&amp;nbsp;ishal kedi kakası ceket&amp;nbsp;veya oktav dolusu ses değiştiremeyecek. Neyse ki "Asya'yla Avrupa'nın keşişişim noktaşı" bahanesi var da, bir gün nasılsa aniden aydınlanıp Avrupaîleşeceğimizi düşünerek, ona sıkı sıkı tutunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için fark etmez, sözkonusu görüntünün klibinden kırpıldığı Zalim'i her türlü çok severim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8145991497552709161?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8145991497552709161/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8145991497552709161' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8145991497552709161'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8145991497552709161'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/11/90larda-kalan-bir-90lar-ideali-modern.html' title='90&apos;larda Kalan Bir İdeal: Modern! Türk! Popçusu!'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ZFh7SA3MSyw/TsE6YJKXJ-I/AAAAAAAABu4/7jd3_1AGJio/s72-c/papyon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6111875615583849844</id><published>2011-11-10T10:37:00.001-08:00</published><updated>2011-11-10T10:55:44.880-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='merika&apos;da hayat'/><title type='text'>Foto Kritik</title><content type='html'>İlk geldiğim sıralar, iyice&amp;nbsp;çirkin görünsün diye Boston'ın kötü profilden birtakım fotoğraflarını çekmiştim.&amp;nbsp;Şimdi araya yaz ve&amp;nbsp;sonbahar girdi, birbirimize "sen" diye&amp;nbsp;hitap etmesek bile az-çok&amp;nbsp;samimiyetimiz var. Bu samimiyete dayanarak ve öz disiplin yaratmak için kendi kendime her gün güncelleme sözü vererek Tumblr'da Boston foto blogu&amp;nbsp;tutmaya başladım. Fakat şimdiye kadar&amp;nbsp;üç kişi haricinde kimseciklere söylemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu blogumu artık halka açıyorum, herkesi beklerim. İçeride mutlaka yiyip içmek, hediyelik eşya dükkanından alışveriş yapmak gerekmiyor; bakıp çıkmak mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bencenefis.tumblr.com/"&gt;http://bencenefis.tumblr.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmoş Mikro ve Makro Blogculuk Ltd. Şti. adına,&lt;br /&gt;Av. Elmoş Özcici&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-qbuXUihoqoU/Trwc4FWYzdI/AAAAAAAABuQ/Dx9rq3hGbBA/s1600/039.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-qbuXUihoqoU/Trwc4FWYzdI/AAAAAAAABuQ/Dx9rq3hGbBA/s320/039.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--UGWC4JRlEE/Trwc96mtTRI/AAAAAAAABuY/HHGL_kfi07g/s1600/044.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://1.bp.blogspot.com/--UGWC4JRlEE/Trwc96mtTRI/AAAAAAAABuY/HHGL_kfi07g/s320/044.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-M6ml2Xknh3g/TrwdGHPSF7I/AAAAAAAABug/ZCosGqfjLV4/s1600/sonbahar2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/-M6ml2Xknh3g/TrwdGHPSF7I/AAAAAAAABug/ZCosGqfjLV4/s320/sonbahar2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-KBx4db-VzK4/TrwdXcPApUI/AAAAAAAABuo/JBQUUcanugk/s1600/be3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/-KBx4db-VzK4/TrwdXcPApUI/AAAAAAAABuo/JBQUUcanugk/s320/be3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-QtbvHpPJbLU/Trwdh7N-kUI/AAAAAAAABuw/ktN_ZMJKQGE/s1600/so4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-QtbvHpPJbLU/Trwdh7N-kUI/AAAAAAAABuw/ktN_ZMJKQGE/s320/so4.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6111875615583849844?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6111875615583849844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6111875615583849844' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6111875615583849844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6111875615583849844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/11/foto-kritik.html' title='Foto Kritik'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-qbuXUihoqoU/Trwc4FWYzdI/AAAAAAAABuQ/Dx9rq3hGbBA/s72-c/039.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4966592941820738941</id><published>2011-11-07T10:44:00.000-08:00</published><updated>2011-11-07T15:49:02.103-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karşılaştırmalı edebiyat'/><title type='text'>İskandinav ve Türk Usulü Teyze-Yeğen İlişkisi</title><content type='html'>Cuma günü Lars von Trier'in &lt;em&gt;Melancholia&lt;/em&gt;'sını izlediğimden beri, teyzeler ve yeğenleri arasındaki o eşsiz ilişkiyi düşünüyorum. Düşünce seyrim boyunca &lt;em&gt;Teyzem&amp;nbsp;&lt;/em&gt;filmini de andım, oturup YouTube'dan bir kere daha izledim. Tam hatırladığım gibi, iki filmin teyze-yeğen ilişkisi bakımından çağrıştırdıklarının hayli paralel olduğunu farkettim.&amp;nbsp;Belki Hollywood'a bile girmiş, klişeleşmiş bir durumdur yeğenin teyzeye vurgun ve teyzenin hayal dünyasına hayran olması. Fakat tüm bencilliğimle umuyorum ki öyle değildir, şu iki filmde sıkışıp kalmış bir benzerliktir bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Teyzem&lt;/em&gt; filmi, teyzemin en sevdiği filmlerden biriydi. Kimi zaman kimi&amp;nbsp;duruşlarını&amp;nbsp;Müjde Ar'a benzettiğim için, çocukken bu durumu&amp;nbsp;basit bir rastlantının ötesinde,&amp;nbsp;hayli "uygun" bulurdum.&amp;nbsp;Sonra, yaşım ilerledikçe ve filmi tekrar tekrar seyrettikçe,&amp;nbsp;film gözümde sadece teyzem sevdiği için sevdiğim bir film olmaktan çıktı.&amp;nbsp;Özellikle beğendiğim, hüzünlendiğim, tüylerimi ürperten sahneleriyle&amp;nbsp;farklı bir anlam kazandı benim için. Benzer bir durumu,&amp;nbsp;en yakın arkadaşımla aynı müzik grubuna karşı neredeyse tamamen farklı&amp;nbsp;sevgiler beslediğimizi fark ettiğimde de hissetmiştim. İkimiz de aynı şarkıyı, aynı anda, birbirimize birkaç adım mesafeyle dinlediğimiz halde,&amp;nbsp;bariz şekilde&amp;nbsp;bambaşka şeyler duyuyorduk. İşte,&amp;nbsp;&lt;em&gt;Teyzem&lt;/em&gt; filmi de&amp;nbsp;teyzem ve benim için bambaşka duyguları tetikleyen, ama aynı finale bağlanan&amp;nbsp;sahnelerin&amp;nbsp;toplamıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Teyzem&lt;/em&gt;'de Müjde Ar'ın oynadığı delibozuk Üftade karakteri sadece iki erkeğe büyük&amp;nbsp;aşk duyar; biri abisinin mahalleden arkadaşı gitarist Erhan, diğeri yeğeni Umur.&amp;nbsp;Umur yıllar sonra bir gece ansızın toparlanıp evlerini terkeden anne babasıyla berabere dede evine gelişiyle sosyal hayatın kapılarını açar Üftade'ye,&amp;nbsp;onun hayatla bağı olur. Böylece ikisi vapurla karşı yakaya geçerek kimi zaman&amp;nbsp;Kapalıçarşı, kimi zaman&amp;nbsp;bir çay bahçesi veya müzede vakit geçirirler. Umur bu gezintiler esnasında ne zaman çevresini&amp;nbsp;seyre&amp;nbsp;dalsa,&amp;nbsp;teyzesinin yanında olmadığını fark eder. Panikle etrafa bakındığında teyzesinin&amp;nbsp;Erhan'la gizli gizli konuşup bakıştığını, aşkının peşinden koşarken onunla adeta köşe kapmaca oynadığını görür. Gerçi film boyunca Erhan'la Üftade'nin yaşadıkları aşkın hayal&amp;nbsp;ürünü olduğuna dair farklı farklı belirtiler yakalarız (Erhan buluşmalarda hep aynı kıyafeti giymektedir, Umur "Teyzemle [köşe kapmaca] oyunumuzı her yerde sürdürüyorduk. Bugün anlıyorum ki bizden başka kimse oyun oynamıyordu"&amp;nbsp;diyerek, peşlerinde Erhan'ın olmadığını dolaylı olarak ima eder, Üftade'nin abisi Topkapı Sarayı'na bekçi olduktan sonra Erhan Üftade'nin çarpık hayal dünyasında temaya uygun şekilde kaftan ve kavukla belirmeye başlar, vs.),&amp;nbsp;fakat bu durum Umur'un teyzesine olan inancını hiç sarsmaz. İlk seferden sonra kayboluşlarında yanına koşup teyzesinin elini tutmaz, durumu &lt;em&gt;kabullenir&lt;/em&gt;. Teyzesinin yaptıklarını mantık çerçevesinde değil, teyzesini çok sevdiği için sadece onun gördüğü perspektifte yorumlamayı tercih eder. Bu ilişkinin belki de&amp;nbsp;en büyülü yönüdür bu:&amp;nbsp;Teyzesini olduğu gibi, yüzdeyüz haklıymışcasına kabullenmesi ve mantıklı veya olmasını beklemeksizin sevmesi. Umur, teyzesi gerçek olmayan bir aşk yaşıyorsa bile ona ayak bağı olmayı istemez. Teyzesi de Erhan'ın başrolü&amp;nbsp;oynadığı gündüz düşlerinden fırsat buldukça Umur'a ilgi gösterir, onu şımartır.&amp;nbsp;Üftade'nin anlaşılmak adına tek umududur Umur, büyüdüğü zaman teyzesinin yaşadıklarını insafla ve şefkatle yorumlayacağını bilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Melancholia&lt;/em&gt;'da da benzer şekilde yeğen Leo, teyzesi Justine'e büyük sevgi duyar. Teyze Justine de Leo'yu kendi düğün gecesinde götürüp&amp;nbsp;yatağına yatıracak ve ısrarlarına dayanamayıp onun yanında sızacak kadar yeğenine bağlıdır. Hatta yeni evli çiftin düğünün hemen ardından ayrıldığını düşünürsek, düğün gecesi taze gelin Justine'in aynı yatağı paylaştığı tek erkek küçük yiğenidir. Leo, Justine'in olur olmaz hallerine, film boyu nedeni belirtilmeden gelip giden aklına en ufak bir tepki göstermez. Onun için, teyzesinin akıl sağlığı sorgulanabilir bir şey değildir, yetişkin ve teyze olmanın parantezinde tartışılmaz vaziyettedir. İnsanların kimisi annesi gibi düzenli ve çalışkan, kimisi de bazen günlerce yataktan çıkmadan uyuyan ve reçeli parmaklarıyla yiyen türdendir.&amp;nbsp;Dolayısıyla normal-anormal ayrımı yaparak, anormal deneni kenara itmenin&amp;nbsp;Leo'nun gözünde lüzumu yoktur. Normal nedir ki anormal ne olacaktır? Normal&amp;nbsp;davranışlar sergileyen mantıklı-makûl&amp;nbsp;annesi, dünyaya çarpıp&amp;nbsp;üstündeki yaşamı&amp;nbsp;hepten yok edecek&amp;nbsp;bir gezegenden kaçmak için minik golf arabasıyla şehir merkezine gitmeye çabalamaktadır, bu durum normal midir? Yaz günü gökten dolu yağmaya başladığına göre,&amp;nbsp;normal kıstasları&amp;nbsp;tersine dönmeyecek midir?&amp;nbsp;Halbuki tüm bunlar olurken&amp;nbsp;anormal diye kategorize edilen teyze Justine, tüm sakinliği ve depresifliğiyle oturmuş, dünyanın sonunun gelişini&amp;nbsp;izlemektedir. Dışarıdan bakılınca, bu anormal koşullarda en normal o görünmektedir. Haliyle Leo, annesiyle oradan oraya sürüklenmediği anlarda teyzesine sarılıp,&amp;nbsp;henüz yabancısı olduğu bir hüzün halini yaşar; öleceğini bilmenin hüznüdür bu. Teyze Justine'in nafile tesellisine inanmayı tercih eder ve filmin sonunda Melancholia gezegeni gelip dünyaya tam evlerinin karşısından çarpacakken ağaç dallarından sihirli bir çadır yapacağını ve onları kurtaracağını iddia eden teyzesine inanmakla ve dalların altında bağdaş kurup gözlerini kapamakla yetinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Teyzem&lt;/em&gt;'de Umur da benzer bir normal-anormal çatışmasını gözlemler ve teyzenin hayal alemine adım atar; Üftade ablasının dayanamayıp terk ettiği, duvarda asılı olan üvey babasının&amp;nbsp;askerî üniforma içerisindeki&amp;nbsp;fotoğrafının evi adeta askerî bir baskı ve kontrol&amp;nbsp;altında tuttuğu bir evde, üvey babası dahil eve girip çıkan erkeklerin cinsel tacizi altında, fevkalade anormal koşullarda&amp;nbsp;yaşamaktadır. Üstelik bunlar yetmiyormuş gibi,&amp;nbsp;bir de normalleştirme operasyonuna kurban gider;&amp;nbsp;en yakın arkadaşının eşcinsel olduğu&amp;nbsp;hissettirilen&amp;nbsp;ağabeyi ile alelacele evlendirilir (Gerçi bu evlilik, biraz da onunla evlenmeyen Erhan'a rest için kalkıştığı, rıza gösterdiği bir durumdur). Hamile vaziyette eşini terkedip baba evine dönmek istediğinde, gündüz düşlerini günlüklere yazıp sakladığı merdiven altındaki&amp;nbsp;küçük&amp;nbsp;odasının erzak ambarına dönüştürüldüğünü görür. Birkaç hafta içerisinde anne olduğunda,&amp;nbsp;kendi kızından yiğenine gösterdiği kadar bile şefkati esirger. Üftade, dışarıdan hayatî fonksiyonları sürdürür göründüğü halde, içten içe&amp;nbsp;dul anne ve ev kızı kimliğinin hemen altında yeni bir oda açmıştır kendine, gündüz düşleri burada devam etmektedir. Umur, altı yaşının yazı boyunca bu gündüz düşlerine, Erhan'la Üftade'nin aşkına şahit olan tek insandır ve&amp;nbsp;Üftade'nin ölümünün üstünden yıllar geçtikten sonra bu aşk öyküsünü o bize anlatacaktır. Bu yüzden filmin başında yetişkin Umur "Şimdi size bir öykü&amp;nbsp;anlatmak istiyorum. Artık zamanı. Her şeyi anlatmalıyım. Çünkü bunları benden başka hatırlayan kalmadı. Teyzem. Onun &lt;em&gt;tek başına yaşadığı hayatı&lt;/em&gt;, kafamı kurcalayan bin türlü soruyla dolu. Onun öyküsü bu. &lt;em&gt;Benim de öyküm&lt;/em&gt;." diye söze başlıyor. Teyzesinin &lt;em&gt;tek başına &lt;/em&gt;kurduğu&amp;nbsp;hayaller&amp;nbsp;aleminde yaşadığını, yetişkin Umur artık kavramışsa da, küflenmiş umutlarla dolu, yaşanmamış bir ömrü simgeleyen&amp;nbsp;teyzesini son sahneye dek yüz üstü bırakmıyor. Onun hikayesini, kendi hikayesi gibi benimsiyor. Teyzesinin gördüğü hayalleri ve sanrıları o da görebiliyor. Çünkü teyzesi, Umur'un ilk aşkı. Büyük ihtimalle Leo'nun da ilk aşkı, teyzesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın von Trier ve Refiğ'in ellerini sıkar, başımı&amp;nbsp;katman katman ve dolambaçlı bin türlü düşünceyle ağırlaştırdıkları için onları tebrik ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-v15k1wSQOjo/TrgiRbBajiI/AAAAAAAABuA/avKQJQss3ws/s1600/m%25C3%25BCj.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="235" src="http://3.bp.blogspot.com/-v15k1wSQOjo/TrgiRbBajiI/AAAAAAAABuA/avKQJQss3ws/s320/m%25C3%25BCj.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Üftade ve Umur&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Sr9y6RmthvU/TrgiT-udsDI/AAAAAAAABuI/44OFvF2ipBQ/s1600/mel.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="202" src="http://3.bp.blogspot.com/-Sr9y6RmthvU/TrgiT-udsDI/AAAAAAAABuI/44OFvF2ipBQ/s320/mel.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Justine ve Leo&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4966592941820738941?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4966592941820738941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4966592941820738941' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4966592941820738941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4966592941820738941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/11/iskandinav-ve-turk-usulu-teyze-yegen.html' title='İskandinav ve Türk Usulü Teyze-Yeğen İlişkisi'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-v15k1wSQOjo/TrgiRbBajiI/AAAAAAAABuA/avKQJQss3ws/s72-c/m%25C3%25BCj.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8103299681138024336</id><published>2011-10-13T12:39:00.000-07:00</published><updated>2011-10-14T06:10:16.563-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Ugly is the new cool ve sen bunun farkındasın</title><content type='html'>Bundan yaklaşık on sene önce bir akşamüstü, Hülya Avşar'ın yerli Madonna olduğuna aniden kanaat getirmiş ve o an telefonda konuşmakta olduğum arkadaşıma bu düşüncemi aynen iletmiştim. Açıktır ki tespitimin sebebi, Havşar'ın Madonna'yı andıran bir müzikal yetenekle popta devrim yaratması&amp;nbsp;veya cinsel fantazilerini ve tercihlerini&amp;nbsp;şarkılarında dile getirecek&amp;nbsp;kadar açık sözlü, gözü kara oluşu&amp;nbsp;falan değildi. Daha&amp;nbsp;ziyade&amp;nbsp;ikisinin de burunlarından tüten "HIRS!HIRS!" ünlemlerini görebiliyor; bu&amp;nbsp;HIRS!ın&amp;nbsp;asidiyle önce çevrelerindekileri, sonra da kendilerini eriteceklerini tahmin ediyordum. İkisi de 2000'lerde&amp;nbsp;bitecek bir oyunun&amp;nbsp;son perdesinde, arsızlıklarıyla parlatmaya çalıştıkları ve sonsuz inandıkları dehâlarını, belli ki&amp;nbsp;— kazara,&amp;nbsp;kendilerini yok etmekte kullanacaklardı, hiç şüphem yoktu. Bugün, kendi hayatımla ilgili bile bu kadar keskin doğrulukta tespitler yapamadığıma hayıflanarak&amp;nbsp;ve biraz da şaşırarak durumu izliyorum. Beklediğimden daha da görkemli bir çöküş oldu doğrusu, ikisini de&amp;nbsp;hemen yazının başında gönülden tebrik ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli Madonna tezimi geliştirmeye başladığım&amp;nbsp;sıralarda,&amp;nbsp;Havşar magazin programlarının formülünü çözeli birkaç sene oluyordu. Sebepsiz yere onu haber yapacak "En güzel benim!" parodisine iyiden iyiye ısınmıştı. Kendi hayatından da öğeler taşıyan yaban bakışlı taşralı güzel rolünün hakkını vermek üzere ve&amp;nbsp;takdim edildiği&amp;nbsp;gibi ondan geri alınmış güzellik&amp;nbsp;kraliçesi tacının öcüyle&amp;nbsp;başladığı sinema oyunculuğunu rafa kaldırmış, bir süredir bet sesiyle albümler, albümler yapıyordu. Bu albümleri kimse almıyordu diye tahmin ediyorum; daha ziyade ekranda denk geldikçe bakılması/tanık olunması gereken bir&amp;nbsp;vak'a idi Havşar. Sevimli-sevimsiz arasında gidip gelen&amp;nbsp;bir arsızlık ve ısrarcılıkla,&amp;nbsp;varlığına başkalarını şahit tutmak istiyordu. "Madem filmlerime baktınız, elimi külodumun içine&amp;nbsp;sokup mastürbasyon yaparken bile izlediniz, o halde bunları da görmek isteyeceksiniz" der gibi bir hali vardı. Nitekim, Avrupa standartlarında güzel&amp;nbsp;kadının pek&amp;nbsp;görülmediği bir ülkede, Abdurrahman Çelebilere sorgusuz sualsiz vurgunuz diye, biz de sözünden çıkmadık. Aynı filmlerinde canlandırdığı yoksul ve okumamış, (dolayısıyla bir türlü&amp;nbsp;Ülkü Öğretmen olamamış) cahil&amp;nbsp;kızlar misali bir süre kendi gibi sonradan parayı bulmuş gariban futbolcu oğlanlarla&amp;nbsp;"gezdi",&amp;nbsp;sosyetik&amp;nbsp;bir kısmet bulduğunda da aşk gemisini derhal oracıkta demirledi.&amp;nbsp;Medeni haline eklediği bu soylu soyad sayesinde uluslararası yüksek statü sembolü tenis sporuna başlayışının&amp;nbsp;(daha golf bu kadar&amp;nbsp;bilinen&amp;nbsp;bir statü sembolüne dönüşmemişti&amp;nbsp;— en azından Türkiye'de) travmasını henüz atlatmıştık zaten, müzik merakını da hoş gördük. Sosyeteye girmiş&amp;nbsp;ünlü ve zengin bir oyuncuydu artık Havşar; ama belli ki içten içe&amp;nbsp;hor görüldüğünü bilmenin&amp;nbsp;küskünlüğüyle, dahası, taşralı görülmenin sıkıntısıyla kendini daha&amp;nbsp;başka dallarda, kimbilir olimpiyatlarda da kanıtlaması icap ediyordu. Bu yüzden hiç durmuyor; ismi "ekstra" olarak Avrupaileştirilmiş bayi toplantılarında şarkı söylüyor, Anadolu Hisarlarında konserler veriyor, açık artırmalara katılıyor, tişört tasarlıyor, dergi çıkarıyor ve haftada en az iki gün magazin programlarında kortta koşarken eteğinin altından görünen külot görüntüsüyle&amp;nbsp;konuk oluyordu. Tenis demişken; Havşar,&amp;nbsp;halkın&amp;nbsp;büyük kesimi için varlıklı ve soylu bir yaşamı&amp;nbsp;çağrıştıran bu spor dalında,&amp;nbsp;kalıcı bir iz bırakmak için adını taşıyan bir tenis turnuvası (Hülya Cup)&amp;nbsp;düzenlemeye de henüz başlamıştı.&amp;nbsp;(Halbuki birkaç sene öncesine kadar nisbeten şuurlu davranıp, beste istediği&amp;nbsp;Kayahan'ın&amp;nbsp;ona yazdığı "Hülyam"&amp;nbsp;parçasını "insan kendi kendine, kendi adıyla şarkı söyler mi? Ben o şarkıyı ne yapayım? "Hülyaam" diye şarkı mı söyleyeceğim?" diye olaylı şekilde reddetmişti. [&lt;em&gt;Bu olay Kayahan'ın içinde ukde olduğundan mı, bilinmez,&amp;nbsp;sokak ve caddelerine şarkı adlarını verdiği bir sitede, Geceler Caddesi ve Mavilim Caddesi'nin kesişiminde bulunan Hülyam Çıkmazı'nda oturuyormuş kendisi.&lt;/em&gt;]&amp;nbsp;&amp;nbsp;Fakat artık ok yaydan çıkmıştı belli ki; bana kalsa Havşar, Hülya Cup'ta Hülya dergisi okurken, bir yandan "Hülyam" diye bir parçayı pekala okuyabilirdi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, Havşar'ın asıl gözden düşüşünün iki sebebi vardır: Birincisi; hiçbir baltaya sap olamama konusunda doktorasını&amp;nbsp;yüksek&amp;nbsp;onur&amp;nbsp;derecesiyle&amp;nbsp;tamamlayan kardeşi Helin Avşar'ın bu sefer de modacılığı denemeyi istemesi sonucunda, ona&amp;nbsp;destek çıkmak için modacısı Canan Yaka'yı bırakması ve böylece bu dolgun hatları avantajına kullanmayı bilen bu&amp;nbsp;alaturka modacıyı hiçbir zaman dikkate almadığı kaplumbağa rakibesi Gülben Ergen'e kaptırmış olması. (Bir buçukuncu sebep olarak, Gülben Ergen'in hep ikinci gelmekten yorgun düşüp, vitesi artırması ve kendine modadan ve imaj yaratmaktan az&amp;nbsp;çok/kör topal&amp;nbsp;anlayan bir orduyla Havşar'a makas atıp önüne geçmesini söyleyebiliriz.) İkinci sebep; Türkiye'de eşi benzeri olmayan bir&amp;nbsp;kayıtsızlıkla ("Misafir bulduğunu yer, yiyeceksiniz, n'apalım" stili) önümüze getirdiği şarkıların çok daha kötülerinin bile çok daha fazla satacağı bir&amp;nbsp;müzik piyasasının,&amp;nbsp;onun yokluğu esnasında Türkiye'de filizlenmeye başlaması.&amp;nbsp;Havşar Kayahan'dan beste almaya çalışadursun, bir zamanlar hor görülen anonim isimlerin pop tabanlı arabesk&amp;nbsp;besteleri kapış kapış gidiyordu ve Hülya Avşar'ın başı bu durumları gözlemleyemeyecek kadar kalabalıktı;&amp;nbsp;bir yandan babasının kopyası olduğu için basın tarafından&amp;nbsp;"Dağ,&amp;nbsp;fare doğurdu"&amp;nbsp;şeklinde lanse edilen küçük kızının fiziksel özelliklerini&amp;nbsp;savunmak için saldırganlaşıyor, öte yandan eli dursa ayağı durmayan ve&amp;nbsp;dikişi nasıl tutturacağını (her iki anlamda da) bilememiş kızkardeşi Helin'i iflah etmeye çalışıyor, bu arada basına fire vermemek için annesi ve babasına kesin konuşma yasağı koyuyor ve nihayet yepyeni aşk maceralarına yelken açan kocası&amp;nbsp;Kaya'nın çapkınlıklarına karşı&amp;nbsp;başını öbür yöne çevirerek, sosyete ile yapmış olduğu&amp;nbsp;asıl evliliği sürdürmeye çalışıyordu. Eh, böylesine üstün&amp;nbsp;çabaya, multitaskingin böylesine&amp;nbsp;yürek dayanmaz. Araya üç talk show, beş ekstra, yedi tanıtım, onbeş kort ziyareti de yerleştirince, bir yılda on yıl yaşamış kadar olur insan diye tahmin ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşranın sosyeteyle evliliği,&amp;nbsp;Kaya'nın ünlü bir&amp;nbsp;barda dansçı olarak çalışan&amp;nbsp;bir kıza tecavüz ettiği&amp;nbsp;iddiası gündeme geldiğinde, Kaya "Tecavüz yok, rızasıyla beraber olduk" dediğinde&amp;nbsp;ve dava, delil yetersizliği sebebiyle verilen takipsizlik kararıyla sona erdiğinde sarsılmamıştı. Sarsılması için,&amp;nbsp;Kaya'nın bilerek ve isteyerek yapacağı son bir&amp;nbsp;hamle bekleniyordu herhalde. Nihayet&amp;nbsp;bir gece magazin gazetecilerinin Ferrari'siyle ilgili sorduğu (muhtemelen tuzak) bir soruya, Kaya'nın sarhoş saflığı&amp;nbsp;sonucu&amp;nbsp;düşmesi üzerine, Havşar'la eş zamanlı şekilde,&amp;nbsp;Feraye'yi öğrenmiş olduk. Görüntüyü&amp;nbsp;hızla ileri sararsak; boşandılar,&amp;nbsp;Kaya Feraye'yle evlendi ve&amp;nbsp;elini ayağını&amp;nbsp;gece hayatından çekti. Şıp diye. Ölür müsün, öldürür müsün?&amp;nbsp;On yıla yakın kocan uslansın diye bekliyorsun, aniden bir kadın gelip senin çözemediğin problemi hapşırır gibi&amp;nbsp;kolayca ve neredeyse içgüdüsel&amp;nbsp;şekilde çözüveriyor.&amp;nbsp;"En güzelim!" diye ünlemene, en ağır&amp;nbsp;cevap.&amp;nbsp;KayaÇ'nin verdiği cevap hem "Hadi ordan be! Sen de güzelsen . . ." şeklinde okunabilir, hem de "Senin güzel&amp;nbsp;sayıldığın bir âleme, ben bıyık&amp;nbsp;burmam, tenezzül dahi etmem".&amp;nbsp;Gidip Hülya Avşar'ın güzel denen tüm fiziksel özelliklerinin tam tersine sahip&amp;nbsp;bir kadına aşık olup, uslanmak.&amp;nbsp;Tutum bakımından da en zıt yönü, Feraye'nin kendine güveni.&amp;nbsp;Sınıf atladığını çevresindekilere tüm örtülü ve açık sinyallerle benimsetmeye çalışan Havşar'daki güvensizliğin aksine. Veya, kimbilir, bambaşka bir sebepten. Bu yazının konusu Havşar, KayaÇ'ın seçimleri değil. O yüzden, "Ah şu erkekler!" başlıklı&amp;nbsp;bir yazıda ele alınmak üzere, şimdilik&amp;nbsp;Kaya konusunu&amp;nbsp;bir kenara bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olduğunu sandığın hiçbir şey olmadığını farkediyorsun, işin o kısmına gelelim. Havşar, boşandıktan ve eski kocasını&amp;nbsp;ömür boyu benzemediği için&amp;nbsp;övündüğü kadınlardan birine teslim ettikten sonra bir sabah uyanıyor ki tren kaçmış. Dört mevsim bronz — ya da kavruk mu demeli?— yüzünü çiller basmış, ıslatıp arkaya yapıştırarak doğal haline bıraktığı&amp;nbsp;saçları bakımsızlıktan samanlaşmış, bir Türk ünlüsü olarak&amp;nbsp;ismi unutulmuş.&amp;nbsp;Vaktiyle varlığını eğlence malzemesi olarak gördüğü Gülben Ergen, fotoğrafçı-modacı-beste fabrikatörü bazı kilit isimlerin&amp;nbsp;tornasında oya gibi işlenmiş, albümler yapmış, diziler çekmiş, arada bir seks kasedi skandalını bile şıp diye halledivermiş. Havşar oyunculuk kariyerine dönse, artık oyunculuk yapsa başroldeki aktrisin annesi, en iyi ihtimalle ablası rolünü oynayacak yaşa gelmiş.&amp;nbsp;Hem&amp;nbsp;yan roller onun tarzı değil, olacaksa başrol olacak. Dergicilik desen; aynı Oprah'nınki gibi her hafta kapağında ayrı bir poz verdiği ve artık&amp;nbsp;kendini kapaktan sergileyebileceği&amp;nbsp;tek dergi olan Hülya,&amp;nbsp;yayın hayatına veda etmiş. Herhalde bir tek Hülya Cup dimdik ayakta duruyor. Gerçi kısa süre içerisinde&amp;nbsp;onun da silineceğini tahmin ediyorum, çünkü evliliğinin bitmesiyle Havşar'ın köklü aileye mensup olma&amp;nbsp;hayali de sona erdi. Eh, Hülya Cup'ın tribününü kendi gibi sonradan sosyetikleşmiş, fakat herhangi bir marifeti olmayan fabrikatör karıları doldurmayacaksa, kim dolduracak? Spor dünyasından kim Hülya Cup'ı ciddiye alıp o tribüne oturmaya, hangi gazeteci&amp;nbsp;fotoğraflamaya ve spor sayfasında o fotoğrafları yayınlamaya tenezzül edecek? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, yazının sonlarına yaklaştıkça biraz da yerli Madonna dememin sebeplerini açıklamakta yarar var. Madonna'nın tüm bu düşündüklerimi&amp;nbsp;dün itibariyle aklıma&amp;nbsp;üşüştüren bir fotoğrafını göstereceğim önce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-SMJ3B2Ord_E/Tpc0B2c3BzI/AAAAAAAABt0/2RFBobauxik/s1600/642_247ef.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="265" src="http://2.bp.blogspot.com/-SMJ3B2Ord_E/Tpc0B2c3BzI/AAAAAAAABt0/2RFBobauxik/s640/642_247ef.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dün bu fotoğrafları görür görmez, yazının başlığını oluşturan cümle içimden geçti. Madonna senelerdir eski şarkılardan aldığı samplelarla kotardığı ve sadık dinleyicilerine adının hatrına sattığı albümlerle müzik kariyerini&amp;nbsp;geçiştiriyor.&amp;nbsp;Günde 25 saat yoga yaptığı,&amp;nbsp;vücudunun şimdiden Body Worlds sergisine konacak denli&amp;nbsp;dışarıdan gözle görülecek kadar kaslandığı&amp;nbsp;söylenir. Bu yüzden bir süredir mayosu ve külotlu çorabı olmadan sahneye adamakıllı çıkmışlığı yok. Bir ödül töreninde Britney Spears'ı dudağından öperek Dümbüllü'nün kavuğunu&amp;nbsp;devrettiği 2003 yılından beri Britney'in de şaşaası kalmadı. (Benzer şekilde,&amp;nbsp;bana kalırsa çocuksu bir tutturmayla, yeteneğinden [&lt;em&gt;ve elbette Avrupalı entellektüelliğinden&lt;/em&gt;] biraz olsun nemalanmak uğruna evlendiği Guy Ritchie de bir daha doğru düzgün film çekemedi.&amp;nbsp;"Madonna laneti" diye bir şey var galiba, tuttuğunu kurutuyor. [&lt;em&gt;Madonna'nın Guy Ritchie'yle evlenip İngiltere'ye taşınarak apar topar İngiliz aksanlı albüm çıkarmasında,&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&amp;nbsp;Havşar'ın kendine soyluluk katmak uğruna sosyeteden biriyle evlenişi arasında paralellik gören bir ben miyim?]&lt;/em&gt;)&amp;nbsp;Madonna'nın bu yüzden kendiyle ne yapacağını bilmez vaziyetteki Britney'dense, bir anda&amp;nbsp;şimşek gibi çakan&amp;nbsp;Lady Gaga'yı uzaktan uzağa, hasetle seyrettiğine eminim.&amp;nbsp;Andy Warhol'un meşhur Campbell Soup Cans tablolarındakini andıran bir mesajla, Lady Gaga'nın popüler kültürde, sinemadan&amp;nbsp;ve müzikte öncü bir rol oynayan kadınların aklımıza kazınmış herhangi imajlarından&amp;nbsp;nemalanıp, dalga geçer gibi bir hafta içinde bunları tüketmesi ve Madonna'nın içine girene kadar&amp;nbsp;kiliseden tonla azar işittiği gay/biseksüel/transseksüel komünitesine parmağını şıklattığı&amp;nbsp;gibi girmesi&amp;nbsp;yüzünden, Lady Gaga'yı eline geçirse bir kaşık suda boğar Madonna. Ama bu ondan çalmayacağı anlamına gelmez. Yukarıdaki fotoğraflara bakınca, Madonna'nın Lady Gaga'yı, onun o ne yapsa örtemeyeceği ve barışını yaptığı çirkinliğini taklit etmeye çalıştığını gördüm. Lady Gaga güzel bir kadın değil, ama saygı görmesinin sebebi de güzelliği değil zaten. İşte, Madonna da onun bu taktiğini (belki de şimdiye kadar Lady Gaga'nın&amp;nbsp;kopyaladığı birkaç tarihi Madonna imajının karşılığı olarak) çalıvermekte sakınca görmüyor. Ugly is the new cool, ve sen bunun farkındasın Madonna! Feraye'nle yüzleştin ve Feraye'ye dönüşmekte kararlısın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Okuduğumuzu anladık mı? Cevap verelim:&lt;/strong&gt; İyi hırs diye bir şey yoktur. İyi olunca, onun adı hırs olmaz. Hırs, yapı itibariyle, kişinin&amp;nbsp;kendini başkasıyla kıyaslayarak,&amp;nbsp;varolmayan düşmanlar yaratarak&amp;nbsp;gaza basmasıdır. Kendine başka insanları model alıp, onlardan minik varış noktaları&amp;nbsp;yaratan insandan hiçbir şey olmaz.&amp;nbsp;Çünkü o koşturma esnasında bir de bakar ki, minik&amp;nbsp;varış noktaları ileri, geri,&amp;nbsp;sağa, sola gitmişler, halbuki&amp;nbsp;o farkına bile varmamış. Bunca gün geçmiş ve kendini yaşayamamış. Ondan sonra da saldırganlaşır,&amp;nbsp;yeni varış noktanı bulabilmek için aranır durur. Kendini birine yetişmek için&amp;nbsp;at gibi koşturur, en sonunda olduğu yere&amp;nbsp;deve gibi çöküp, son nefesini verir. Hiçkimse olarak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8103299681138024336?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8103299681138024336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8103299681138024336' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8103299681138024336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8103299681138024336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/10/ugly-is-new-cool-ve-sen-bunun-farkndasn.html' title='Ugly is the new cool ve sen bunun farkındasın'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-SMJ3B2Ord_E/Tpc0B2c3BzI/AAAAAAAABt0/2RFBobauxik/s72-c/642_247ef.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4775672253456441758</id><published>2011-10-06T13:06:00.000-07:00</published><updated>2011-10-06T21:21:19.581-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'></title><content type='html'>Yazmayı seven biri için, en az yazma eyleminin kendisi&amp;nbsp;kadar,&amp;nbsp;yazdığının okunması da önem taşır. Yazmaya onu&amp;nbsp;motive eder. Kimse,&amp;nbsp;yüzdeyüz kendi zevki&amp;nbsp;için yazmaz.&amp;nbsp;Eğer yalnız kendi zevki için, muhatapsız yazıyorsa, yaptığının edebiyata girdiği söylenemez bile,&amp;nbsp;kim bilir. Niyeti temizdir, kendini ifade sevgisi büyüktür; ama anlaşılma amacı gütmediği için belki de,&amp;nbsp;yazdıkları kendine&amp;nbsp;bir şey ifade ettiği oranda güdüktür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın &lt;a href="http://baronvonplastik.blogspot.com/"&gt;Baron&amp;nbsp;von Plastik&lt;/a&gt;, bir süre önce bana bu konuda güzel bir makale göndermişti. Keşke okuduktan sonra derhal&amp;nbsp;aklımı başıma toplayıp,&amp;nbsp;bu hislerimi vakitlice yazsaydım. Gel gelelim şimdi yazmam stratejik bir önem de taşıyor. Şu soruya cevap vermeye çalışıyorum: Neden bir şey yazmak içimden gelmiyor? Blogumu gönülden takip ettiğine inandığım ve bu yüzden her biriyle teker teker tanışıp, yanaklarından öpüp, sadede gelerek&amp;nbsp;beni kendilerine neden&amp;nbsp;yakın bulmuş olabileceklerini sormak istediğim bir avuç, görece koca bir avuç insan için sormuyorum bunu elbette. Blog dediğin bugün var, yarın yok, kimsenin ruhu duymaz milyarlarca blogdan&amp;nbsp;bir tanesi eksilse. Başka şeylerin hatrı için soruyorum; çünkü bu blog birilerinin benim iç dünyama girmesine vesile olduğu kadar, benim de dış dünyaya açılan kapım oldu. Hatta sadece dış dünya değil, daha ziyade kendime, düşündüklerime açılan,&amp;nbsp;aklımdan geçeni bilmeden başına oturduğum ve kalktığımda daha tam hissettiğim nefis bir tünel. Halbuki şu an öyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında tutmaya başladığım&amp;nbsp;Elmoş Diyor Ki&amp;nbsp;(2007-2008 arası entryler maalesef silindi),&amp;nbsp;gidip gördüğüm&amp;nbsp;yerler, yapıp ettiklerim&amp;nbsp;kadar endişelerimi ve yetişkin hayatına dair tespitlerimi de kronolojik sırayla sunuyor. Birilerine bu gelişimi ilmek ilmek sunmak&amp;nbsp;amacıyla&amp;nbsp;yazmışım, apaçık. Hep birilerine yazmayı sevdim zaten; mail olsun, mektup olsun, fark etmezdi. Bir blog&amp;nbsp;tutmaya başlayınca, her fırsatta hiç tanımadıklarıma da yazabildim, ki bu olabilecek en muhteşem şeydi. Bir ömür azıcık da olsa benim&amp;nbsp;gibi düşünen insan aradım ve ilkokul arkadaşımı Facebook'ta bulma ihtimalinden daha az takdir edilen bu ihtimali dolu dolu&amp;nbsp;tecrübe ettim. Blogdan muazzam insanlarla tanıştım ve fiziksel koşullar elvermediğinden, yollarımız kesişmediğinden&amp;nbsp;tanışmamın mümkün olmadığı bu insanlar&amp;nbsp;sayesinde içimde köpürmüş&amp;nbsp;dalgalar yatıştı. Şu an o denizde, söylemesi ayıp,&amp;nbsp;kano bile yapılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, o zaman da insana bir sakinlik çöküyor. Üç-beş kişiyle aileymiş gibi, bir ailede olması gereken ahenkle&amp;nbsp;anlaşabilmesinin önemini burada, bir blog postuyla anlatamam. O rahatlama, tıpkı okula gidilmemiş tembel bir sonbahar günü evin kuytu bir yerine, bir dolap köşesine&amp;nbsp;girip saklanarak kendini huzur içinde hissetme benzeri his, muhteşem bir lüks. Ama, işte, benim gibi yakıtı kendini ifade etmek için çabalamak olanda daha ziyade bir miskinlik yaratıyor. Sakinleşmek, yazma sıklığım bakımından pek hayra alamet değil. Elbette herkesin yakıtı bambaşka.&amp;nbsp;Bir şeyi takdir etmek,&amp;nbsp;o şeyden büyük zevk almak&amp;nbsp;üzerine durmadan yazanlara, kimi yönlerden&amp;nbsp;imreniyorum. Benim için yazmanın fonksiyonu, derdimi anlatmak, çeliştiğim bir yargıyı değiştirmek amacıyla&amp;nbsp;sorgulamak, kendi yargımı dahil, çevremde kalıp gördüğüm her türlü beylik fikri, ilk akla gelen fikri, ilk akla gelen fikir olduğundan göze normal görünen fikri eleştirebilmek. Eleştirirken sevimli görünmeye çalışmamak, poz kesmeye çabalamamak. Bu yüzden, samimi gelmiyor diye, önceden Word dökümanına yazıp bloga yapıştırmıyorum bile. Hepsini, sonra yazım hatalarını düzeltip durmak üzere, en baştan blog penceresine yazıyorum. Öbür türlüsü düşünceleri Photoshoplamak gibi geliyor, estetik bir şey yapmaya çalışmıyorum halbuki ben. Ölçüp biçerek konuşan biri değilim ki ölçüp biçerek yazayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla bilinçlenmemeye de özen gösteriyorum. Yazdığımın, kendimi ve çevremi incelediğimin ve bulgularımı başka insanlara ifade ettiğimin de çok farkında olmamam gerek. Farkında olduğunda insanları antipatik buluyorum çünkü. "Arkadaşlar" diye blog&amp;nbsp;yazısına&amp;nbsp;başlayanların, sağ tarafta kendimi "Sınıf başkanı" olarak etiketleyerek dalgasını geçtiğimin aksine, kendini ders veriyor sananların başta kendilerine haksızlık ettiklerini düşünüyorum. İp üstünde yürümek gibi bir şey yazmak;&amp;nbsp;ne yaptığının bilincine vardığın,&amp;nbsp;ipin altında uzanan&amp;nbsp;mesafeyi düşündüğün anda dengen bozuluyor. Başkasının okuması için&amp;nbsp;ama&amp;nbsp;onun okuyacağını unutarak ve hatta okumayacağı ihtimalini göze alarak&amp;nbsp;yazmak bana göre&amp;nbsp;en ahlâklısı. Ahlâk doğru kelime bile değil hatta; bana kalırsa&amp;nbsp;böyle yapmak o yazıyı özgürleştiriyor, okuyucuya muhtaçlığını ortadan kaldırıyor. Okuyucusuz kalma, beğenilmeme&amp;nbsp;durumuna karşı bile yanmaz, su geçirmez&amp;nbsp;hale getiriyor.&amp;nbsp;Aşırı takdirin, ilginin, beğenilmenin insanda tehlikeli bir şeyler uyadırdığına ve onu yavaş yavaş kendine düşkün bir manyağa çevirdiğine inanan&amp;nbsp;biriyim gerçi, who am&amp;nbsp;I to judge? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden sağ tarafta minik bir pul koleksiyonu gibi alt alta dizilmiş şu koca bir avuç insana saygı duysam da, onları yok sayarak, blogu&amp;nbsp;izleyen kimse yokmuşcasına yazmam lazım. Yazmadığım takdirde, ifade etmeyi unuttuklarım, kayıt altına almadıklarım, "Düşünüp sonuca bağlandı"&amp;nbsp;şerhi düşmediklerim içimi sislendiriyor.&amp;nbsp;Hava filtresi gibi&amp;nbsp;çalışan&amp;nbsp;arkadaşlarıma rağmen, gözlerim buğulanıyor, baktığımı göremiyorum.&amp;nbsp;Bu yüzden, sakinleşsem de, anlaşılsam da&amp;nbsp;derdim var benim, olmalı. Huzur&amp;nbsp;sırtımı örtse de, kâh popom, kâh ayağım açıkta kalıyor.&amp;nbsp;İyi ki.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4775672253456441758?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4775672253456441758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4775672253456441758' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4775672253456441758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4775672253456441758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/10/yazmay-seven-biri-icin-en-az-yazma.html' title=''/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8094418396812090288</id><published>2011-09-01T08:36:00.000-07:00</published><updated>2011-09-01T09:06:45.677-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merikada hayat'/><title type='text'>İhtiyar meclisi</title><content type='html'>Bu kış birden fark ettim ve derhal Serhan'a söyledim: Mahallede tek bir çocuk yok. Ne de sahibi tarafından gezdirilen bir köpek var. Sebebi açık; genç muhitte oturuyoruz. Çocuktur, köpektir, böyle sorumluluklar buraya büyük gelir.&amp;nbsp;Kağıttan olmayan&amp;nbsp;temiz tabaklar, tencere yemeği, dolapta çürümemiş, taptaze meyveler, yastıklarının altına cips kaçmamış koltuklar&amp;nbsp;ve perdeli pencereler de. 18-22 yaş aralığında bir diyar. Arada sırada üçüncü dünya ülkelerinden doktora öğrencileri ve çökük omuzlarını görmesem, insanlığın altın devri geldi, herkes sonsuza kadar genç kalacak sanacağım.&amp;nbsp;Haftasonu Perşembe'den itibaren Pazartesi sabahına dek parti, sokak köşelerinde hiç kapanmayan barlar, yüzbinlerce flip flop, milyarlarca şortlu kız ve kaprili oğlan.&amp;nbsp;İnsan kendini ihtiyarlamış hissediyor. Bereket, minyon bir insanım, 29'u görmüş olsam da çok tuhaf kaçmıyorum dışarıdan bakınca. "Old fart'a bak, gencecik mahallemizin yaş ortalamasını yükseltiyor" diyemezler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar sabahı krep için sütün bittiğini farkettik. Markete giderken bir de baktık, hani felaket filmlerinde ertesi gün insanlar yıkıntıların arasından ağır ağır ufka doğru yürürler ya, aynen onun gibi her apartmanın kapısının önünde en az beş-altı genç, yüzleri içkiden yeşermiş vaziyette,&amp;nbsp;metro durağına doğru yürüyor. Bu yığının içinde kaç onbin one night stand'in ertesi günü var, biliyor musunuz? Miniminnacık elbiselere, sabahın 9'undaki o apostrofa&amp;nbsp;dönmüş topuklara ve akmış rimellere bakarak kolayca hesaplanabilir.&amp;nbsp;İnsanların gerçek aşkı ararken sarf ettikleri enerjiyi bir santralde toplasalar,&amp;nbsp;dünyanın birkaç binyıllık enerjisi elde edilirdi. Milyonlarca insan&amp;nbsp;gözlerine kilometrelerce kalem çektiler bugün, topuklarını üst üste koyunca Ay'ın çevresinde iki tur dönülebilecek kadar&amp;nbsp;ayakkabı satıldı, milyar litrelerce alkol tüketildi konuşabilmek için, binbir pozlar kesildi, umursamazlığa sözde övgüler düzülerek aslında&amp;nbsp;birine ihtiyaç duymanın acizliğine nice örtülü&amp;nbsp;türkü yakıldı.&amp;nbsp;Belki bir gün gençliğin kıçına bir sayaç takarlar da, tüm bunların ne kadar enerji kaybına, dolayısıyla ne kadar besin israfına yol açtığı anlaşılır. O kız o muzu yemesin, o akşam o çocukla büyük aşka başlamayacaksa. O kız Altınbaşak yesin, kimsenin yemek istemediği brokoliden&amp;nbsp;yesin, ne bileyim. Kaynakları doğru tüketmek gerekiyor, değil mi ya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah şekerlerine geri dönelim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırımda arkalarından yürüdüğümüz kaç sarhoş genç kaldırıma gözleriyle tutunursa sağ salim eve varabileceğini düşünüyor kim bilir, oh, saymakla bitmez. Sesler boru boru çıkıyor, ertesi gün çatalı tabir edilen, içkinin ses tellerini cayır cayır yakmasından kaynaklı. O leşlik hali, aman, düşman başına.&amp;nbsp;O beton kafa, ne kadar banyo yapsan yumuşamaz. Göz kapakları yarıdan fazla açılınca, ışık beyne sızıyor diye mi ne, bir anda çıldırasıya bir baş ağrısı tutar. Bile bile sonraki hafta yine içersin. "Bir daha içmeyeceğim" dediğinin beş gün sonrasında yine içersin. Kafan öyle çalışır o sıralarda. İçinde olduğun anla öyle senkronize olmuşsundur, çizgilerin içini taşırmadan öyle dolduruyorsundur&amp;nbsp;ki, kusursuzdur her şey. Sonraki günü teferruat&amp;nbsp;görürsün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğe özlem konu başlığı altında Serhan'a dönüp "&lt;em&gt;Gönül Yazar'ın bir lafı varmış:&amp;nbsp;Kız olaydım da, telekız olaydım&lt;/em&gt;" dedim. Güldü. "&lt;em&gt;Youth is wasted on the young&lt;/em&gt;" dedi. Güldüm. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8094418396812090288?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8094418396812090288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8094418396812090288' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8094418396812090288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8094418396812090288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/09/ihtiyar-meclisi.html' title='İhtiyar meclisi'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8786176404948280660</id><published>2011-08-10T12:38:00.000-07:00</published><updated>2011-08-10T12:38:46.214-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Gavurdağı değil, bavul dağı</title><content type='html'>Tatile giderken de bu böyle, bir yere giderken de. Hele son birkaç senedir oradan oraya savrulduğum için, hep böyle. Bu, değişmeyecek. Ben böyle bir insanoğluyum. Yazın "Hafif bir yaz!", "Püfür püfür bavullar!", "Karayipler'e bir şort, bir tişört gittim!" gibi Cosmopolitan kokan başlıklarının altına yazabilemem. Kafam almıyor öyle ihtimali. Afedersin de; hangi şort? Hangi tişört? Hangi sandalet? Hangi şapka? Hangi bikini? Hani fotoğraf makinası? Uçak soğukça oluyor, sırtına bir merserize hırka almayacak mısın? Ayağın üşüyecek, bir çift çorap koymayacak mısın sırt çantana? Laptop,&amp;nbsp;cep telefonu, I-pod ve tüm bunların şarjları nerede? Güneş gözlüğün, elli faktörlü güneş yağın yok mu? Makyaj malzemeleri ve temizleyicileri, nemlendiricilerin ve aksesuvarların yok mu? Ayağının ojesi bozulsa, bir uzanıp silmeyecek misin? Saçın denizden çıkıp antene döndüğünde bir yatıştırıcıyla kremlemeyecek misin? Kuruduktan sonra kabarmasın diye bir maşa çantaya atmaycak mısın? Deniz havlusu sorunu ne olacak? Lif, duş jeli alınmayacak mı? Kulak çöpüdür, üzümün sapıdır, elli tane iş çıkmayacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu, nasıl bir sandalet yahu! Koskoca tatilde bir çift sandalet, hem deniz kenarına, hem gece gezmeye olur mu? Birkaç takım iç çamaşırıdır, ıslak mayoyla oturma diye en az iki yedek bikinidir, bunlar ne olacak? Benim aklım vallahi almıyor, bunlar nasıl insan? Ben neden öyle insan değilim? Neden&amp;nbsp;30 kiloluk bavul yapmadan benim tatilim zehir oluyor? Neden "bir gece de canım isterse böyle giyerim" diye diye 5 gün için 55 kombin koymadan içime sinmiyor? (Ki bunların en fazla 3 tanesini giyiyorum.) Neden ben bu kadar kullanışsız, az esneğim ve daha önemlisi, esnek olan nasıl esnek?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8786176404948280660?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8786176404948280660/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8786176404948280660' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8786176404948280660'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8786176404948280660'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/gavurdag-degil-bavul-dag.html' title='Gavurdağı değil, bavul dağı'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-5298281458282373148</id><published>2011-08-09T11:17:00.000-07:00</published><updated>2011-08-10T00:37:19.761-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Esaretin bedeli</title><content type='html'>Daha önce Sinan Bey ve Maskara'dan bahsettiğim uzun bir yazı yazdım blog için, içeriğin kişiselliğinden utanıp koyamadım. Lale Hanım ve Şeker'den bahsettiğim bir bölümü de vardı yazının, maalesef onu da koyamamış oldum. Bu ikisi köpek, ikisi insan dört canlı hayatıma bu yaz girdiler. Hikayenin ilerleyen&amp;nbsp;aşamalarında&amp;nbsp;ortaya çıkan havalı veya tuhaf bir bağlantı, dolayısıyla nefis bir son isterdim onları tarif edebilmek için, öylesi daha afilli duracaktı. Gel gelelim "Vaaay, Sinan Bey de ne adammış ama!" veya bir zamanlar&amp;nbsp;Magnolia'nın önünü çektiği türden&amp;nbsp;"herkes bir şeyler yaşıyor, bir noktada hayatları kesişiyor ve kesişmeden sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Her işte bir hayır varmış, bak bu yolların adeta kesişmesi lazımmış" dedirtemedikten sonra yazmanın anlamı yok, demiş idim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat buradan gitmeme iki gün kaldı. Ve bu durumda her türlü duygusallığa fevkaladenin fevkinde açığım. Hele el ve beyin ishaliyle yazıp durduğum son günlerde, bu konuyu yazmayı en büyük hakkım ve mecburiyetim olarak görüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemi geçen kış poposundan bir köpek ısırdı. Tam ısırmadı aslında, fakat o kaztüyü montun kalça bölgesine diş geçirmeye çalıştı bir kere. Annem de sonuçlarından korktuğu böyle bir&amp;nbsp;durumu bana internette yazışırken anlattı. O günden sonra (belki biraz&amp;nbsp;saçma gelecek&amp;nbsp;ama) annemden ziyade (çünkü kendini korumayı herkesten&amp;nbsp;iyi bilen bir insandır) köpeği düşündüm. İçimdeki o garibanı mutlaka 100&amp;nbsp;gram fazla tartan adalet terazisi hemen köpeğin lehine çalışmaya başladı. Belki başkasını ısırsa şikayet edilecek, barınağa götürülünce&amp;nbsp;kim bilir kesilip biçilecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a gelir gelmez popo ısıranla&amp;nbsp;tanıştım.&amp;nbsp;Adı Şeker olan bu sokak köpeği,&amp;nbsp;kısa süre sonra 5 aylığına yazlığa gidecek olan, çapraz apartmanın sakini Lale Hanım tarafından sabah akşam bağlı olduğu kulübeden çıkartılarak gezdiriliyor, bu esnada kankası Maskara ve sahibi Sinan Bey de onlara eşlik ediyordu. Bağlıydı; çünkü annem gibi olmayan birkaç kişi korktuğu için&amp;nbsp;yan bakana havlayan bu yabani köpeği şikayet etmiş&amp;nbsp;ve&amp;nbsp;belediye ekiplerince vurdurtarak barınağa&amp;nbsp;postalatmıştı. Hayvan&amp;nbsp;üç kere gidip geldiği barınaklarda ne gördüyse, her seferinde daha hırçınlaşmış vaziyette geri dönüyordu. O yüzden&amp;nbsp;artık apartmanın yanındaki elektrik trafosunun orada, son model bir kulübeye bağlı yaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7pONaM2dJ-c/TkF4eE-wN1I/AAAAAAAABtI/z-GLqgzauNo/s1600/Kopia+av+Bild+001.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" naa="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-7pONaM2dJ-c/TkF4eE-wN1I/AAAAAAAABtI/z-GLqgzauNo/s400/Kopia+av+Bild+001.jpg" width="266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şeker'i görür görmez çok sevdim.&amp;nbsp;Gariban&amp;nbsp;bir sokak köpeği olmasına rağmen öyle dilencilik&amp;nbsp;huyu, boynu büküklüğü yoktu bir kere. Boynu büküğe de gönlümüz açıktır da, böylesi gururu hiç&amp;nbsp;görmemişim. Önce,&amp;nbsp;henüz&amp;nbsp;korkunç sıcak yaz başlamadığı için, günde iki-üç&amp;nbsp;kere, sonra&amp;nbsp;gitmem yaklaştıkça bazen akşam, bazen sabah&amp;nbsp;en az bir kere ve mama temini için&amp;nbsp;yanına gidip durur oldum. Ama iş onunla kalmadı. İlaçla vurulup barınağa götürülme tehlikesiyle yaşayan bir hayvanın ikamet ettiği kulübe balkondan görünüyorsa, insanın uykusu delik deşik oluyor sahiden.&amp;nbsp;Her "Hav hav!"ına "Hay&amp;nbsp;hay!" diyerek, camın yanına koşup koşup gittim gecenin herhangi saati.&amp;nbsp;Bazı geceler havlaması veya uluması bitmediği için uyumakta büyük güçlük çektim. Havlamaması da aynı etkiyi yarattı gerçi,&amp;nbsp;o da pek hayra alâmet değildi; havlamadığında da ertesi gün onu kulübenin içinde cansız,&amp;nbsp;önünde zehirli kıymayla bulmaktan&amp;nbsp;delice korktum.&amp;nbsp;Bu bir ihtimaldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ihtimal, yani&amp;nbsp;zehirli kıyma&amp;nbsp;yedirmeden Şeker'e zarar verebilecek diğer kişiler, kulübenin baktığı apartman dairesindeki çift idi. Bu çift, birkaç sene önce&amp;nbsp;mahallenin sevgilisi Çelik isimli sokak köpeğini bir sabah havladığı sebebiyle başından oracıkta susturuculu bir tabancayla vurmuşlardı ve elbette yanlarına kâr kalmıştı. Bu&amp;nbsp;yüzden balkona her koşuşumda, söz konusu balkondaki hareketliliği ve Şeker'i varlıklarıyla deli eden dış cephe yalıtımcısı ustaları falan da kontrol etmem gerekiyordu. Buna Şeker'in bağlı olduğu yerin birkaç metre ötesindeki parkın içinde gece karanlığında içen mahalle gençlerini ve belediye ekiplerini de ilave edelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü ihtimal de, Şeker'i hiç bulamamaktı. Birilerinin Şeker'in tasmasını açarak salması ve ensesi mikroçipli ve aşı karnesi&amp;nbsp;bile olan bu hayvanı şikayet ederek, belediyeye toplatmasıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ihtimaller, kulaklarımda köpek havlamasına karşı&amp;nbsp;olmadık bir&amp;nbsp;duyarlılık geliştirdi. Yattığım yerden uyurgezer gibi sabah beş sularında fırlayarak daha adımı hatırlayamadan "Neyi var? Aşağı insem mi?" diye düşünebilmemi sağladı. "Sağladı" mı diyeyim yoksa&amp;nbsp;"sebep oldu" mu desem; her durumda mahvetti beni. Şeker'e mama verilecek diye akşam erkenden eve koşan, koşmuyorsam bile ilk iş yanına uğrayan, her boş anımda parka inip&amp;nbsp;köpek gezdiren ve şefkatle köpek kakası çişi seyreden&amp;nbsp;bir modele dönüştüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradaki sürede&amp;nbsp;Lale Hanım yazlığa gitti, Sinan Bey aniden vefat etti. Maskara boy attı, Şeker daha hırçınlaştı, ben de Boston'a geri dönüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum bundan ibaret. Öyle pek fırfırlı sonu yok bu işin, söylemiştim. Buraya yazınca belki bir kilo çekmiyor da, içime tonlarca&amp;nbsp;yük bıraktı hepsi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanseverler arasındaki kanser yaygınlığına dair bir&amp;nbsp;araştırma yapılsın, buradan rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Jc8O9g6e53A/TkF4rhhLu_I/AAAAAAAABtM/ERWaQHJxspA/s1600/Kopia+av+Bild+014.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" naa="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-Jc8O9g6e53A/TkF4rhhLu_I/AAAAAAAABtM/ERWaQHJxspA/s400/Kopia+av+Bild+014.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;﻿&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-5298281458282373148?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/5298281458282373148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=5298281458282373148' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5298281458282373148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5298281458282373148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/esaretin-bedeli.html' title='Esaretin bedeli'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-7pONaM2dJ-c/TkF4eE-wN1I/AAAAAAAABtI/z-GLqgzauNo/s72-c/Kopia+av+Bild+001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-5207194052975469256</id><published>2011-08-09T03:04:00.000-07:00</published><updated>2011-08-09T03:05:19.076-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>En sevdiğim</title><content type='html'>şeylerden bir tanesi de, düz, kafa yormayan işlerdir. Belki bu işleri yapamam hiçbir zaman, ama yine de uzaktan uzağa öykünürüm. Sığınılan kuytu, sıcacık bir yer gibi gelir. Ne gibi, diyeceksin, şöyle; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankaya gittiğimde veznede çalışan&amp;nbsp;kadına feci özenirim. O ki; tüm dünyadan ayrı, ufacık bir bölmede, paraları otomatik sayan makinanın yanında durup, parafla imzaladığı makbuzların çıktısını almaktadır. Hareketleri ağırdır;&amp;nbsp;ellerinde numaralarıyla bekleyen müşterileri görmesine rağmen, ayağa kalkmadan onlarla yüzleşmek zorunda kalmaz. Herhangi bir sürtüşme yaşamadan, işini en yavaş şekilde yerine getirir. Nasılsa kimse Turkcell faturası yatmadı diye aniden kalp krizi geçirmeyecek veya kirasını çekmediğinden kan şekeri düşmeyecektir. Dolayısıyla veznede çalışan kızın kritik bir rolü yoktur. Neyi vardır? Mesela fönlü saçları vardır. Düzgün, ojeli tırnakları vardır. Belli ki sabahları ne giyeceğini, neyi nasıl yakıştıracağını&amp;nbsp;düşünecek kadar vakti vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adliyede avukatlık stajı yaparken gidip falan mahkemenin "kalem"&amp;nbsp;tabir edilen odasında oturmak icap ederdi. Burada çoğu zaman stajyerlere "Sen hukuk okudun ama, bizim bildiğimizin onda birini bilmiyorsun, naber?" hissettirme amaçlı, aslında incir çekirdeğini doldurmayacak ufak kağıt işleri abartılı hareket ve yorumlarla ("Yine çok yoğunuz ooof", "Bu hafta nasıl bitecek Erol abi yaa", "Hakim beye kaç defa söyledim, yine bilmezden geliyor, dosyadan çıkardığını yerine koymuyor") yerine getirilmektedir. Bu mini şov devresi&amp;nbsp;geçtikten sonra, özellikle de öğlen arasından sonra tatlı bir uyku çöktüğünde herkes özüne döner ve köhne bilgisayarlarda Media Player'lar açılarak Ebru Gündeş, Muazzez Ersoy, Kenan Doğulu mp3'leri çalınmaya başlanır. Sigaraların sisiyle buğulu bir fotoğrafa dönüşen Kadıköy Adliyesi'nin kalem odaları, dünyanın en muazzam manzarasına, Kadıköy üzerinden sahile bakmaktadır. Masalarda bir karış toz, bilgisayarlarda duvar kağıdı olarak nişanlı kızların nişanlanma anları;&amp;nbsp;asker bekleyenlerin&amp;nbsp;komando kılığı içindeki sevgilileri; çocukluların çocuklarının net olmayan, kötü kadrajlı bir fotoğrafı; artık&amp;nbsp;herhangi işten elini ayağını çekmiş evli barklı adamların Karadeniz'in çay toplanan ovalarının üstten çekilmiş hali&amp;nbsp;bulunmaktadır. Erol beyin masasının üzerinde buruşuk duran FotoMaç camdan içeri giren rüzgarla hışırdar, kızların taktığı bir milyoncudan alınma bilezikler şangırdar. Cep telefonları en kötü melodilerde çalar, açılır, kapanır, bir daha çalar. O anlar, ne güzeldir. Kliplerde havalı dursun diye sanatçıyı ağır çekimde çekerler çevresindekiler arı gibi koştururken hani, işte tam tersidir bu bahsettiğim durum. Çevremde bir şeyler en ağır haliyle var olmaktadır, ben içlerinde Speedy Gonzales kalırım. Bir yokuşa tırmanıp, aniden inerken için hoş olması gibi tatlı hissederim. Tüm gün kalemde oturmak, geceleri koltukları birleştirip yatak&amp;nbsp;yaparak orada yatmak falan isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün oraya gideceğini bilince iş değişir ama. Her gün yapacağını bildikten sonra, herkes için her şeyin anlamı değişir. Bir anda zul gelir. O&amp;nbsp;odanın manzarası&amp;nbsp;Kadıköy'ün en çirkin manzarasına, bileziklerin&amp;nbsp;sesi&amp;nbsp;en kötü gürültüye dönüşür. İşte, o yüzden bir yerde çok uzun süre kalmak, bir şeyi çok uzun süre yapmak zordur. O yüzden de içindeki insanlar o işten çok rahat nefret ederler. Ama dışarıdan bakanlar da hep özenirler. Ben hep özenirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu günlük de dersim bitti. Dağılabilirim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-5207194052975469256?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/5207194052975469256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=5207194052975469256' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5207194052975469256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5207194052975469256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/en-sevdigim.html' title='En sevdiğim'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4544834816440967608</id><published>2011-08-07T14:18:00.000-07:00</published><updated>2011-08-07T14:18:36.547-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Harcanma korkusu</title><content type='html'>Korku filmi çekilecekse testereydi, tavaydı uğraşmayın Sayın Ucuza Film Çekip Gişelerde Gençliği İp Gibi Sıraya Dizen Amatör Yönetmenler! "Harcanma Korkusu" diye bir film çekin de görün, o gençlik salonu çiş gölüne çeviriyor mu, çevirmiyor mu. Ne açlık, ne ölüm; hepimizde inceden bir harcanma korkusu var. Hepimiz kıymetimizin altında, ucuza gitmekten ölesiye korkuyoruz. Başarmak değil yani mesele, harcanmadığına kanaat getirsen kâfi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden takdir-teşekkür getirip, bir devlet&amp;nbsp;üniversitesinden makul sürede mezun olduğunda tartışmasız başarılıydın. Henüz "her şeye sahip, ama içi kan ağlıyor"luk klişesini gıygıylamıyordu Hollywood. Henüz sıradışılık adı altında zırzopluk pompalanmıyordu. (Yarabbim, içimde minik bir Gestapo yatıyor. Belki de haklıyım, belki de haklı içimde filizlenmiş bu küçük diktatör. O zaman ne olacak? Ya haklıysam ve tüm dünyanın bu sözde sıradışı olma ezberinden kurtulması gerekiyorsa?) Halbuki günümüzde maaşından, sevgilisinden, evinden, muhitinden, işyerinin çalıştırdığı eleman hacminden kendini sorgulayıp muhakkak harcanıp harcanmadığını&amp;nbsp;kontrol etmen gerek. Tek taşın küçükse, maaşın lisedeki sıra arkadaşınınkinden düşükse, yazın gittiğin otelin yıldızı azsa, işyerinin olduğu binanın&amp;nbsp;boyası dökükse, entellektüellerle dolu bir ortamda yanındaki arkadaşın cahilse kıllanırsın. Sağlamasını yaparsın varlığının. CV'ni kıyaslarsın, "o benden az kitap okudu, şu hale bak" dersin. Anneannem öldüğünde sokakta gördüğüm her yaşlı kadına bakıp "bu da ölebilirdi onun yerine, neden anneannem öldü ki" diye haince düşünceler sarmıştı beni, hah, tam o hesap. Neden o değil de ananem öldü? Neden ben değil de o yaptı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harcanma, tıpkı doğma-büyüme-ölüp çürüme ve toprağa karışmada olduğu gibi, fevkalade doğal bir süreçtir. Tarkan'ın Kış Güneşi parçasında "Yanlış zaman, yanlış insan" diye özetlediği bir kadersizlik durumudur. Buna en güzel örneği de, müsaadenizle, Smashing Pumpkins'dir. Resmen bu harcanma durumunun case study'si denebilecek bahtsız develikte Smashing Pumpkins, bundan yirmi sene önce şimdi kapış kapış gidecek müzikler yapmış ve maalesef ki "ne yapıyor bu herifler yeaea" tepkileriyle karşılaşarak müziği bırakma noktasına gelmiştir. Keza, Nirvana da grunge denen müziğin sadece bir furyadan ibaret görülüp, bir günah gibi unutulmaya çalışılması sebebiyle feci harcanmış bir müzik grubudur. Gidip 60'lardan, 70'lerden, 80'lerden göğsümüzü gere gere&amp;nbsp;müzikler dinliyoruz da, birimiz açıp bir gün 90'lardan, özellikle de grunge&amp;nbsp;gruplarından bir şeyler&amp;nbsp;dinlemeyiz, neden? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, hayat hep bir kıllanmadır, kendini bozdurup harcatmama mücadelesidir. Çünkü insan neye layık olduğunu en iyi kendisi bilir içten içe.&amp;nbsp;Yeterli çabayı göstermese de, gönlünde neler nelere layıktır,&amp;nbsp;kendini nerelerde görmektedir. Eğer&amp;nbsp;bu hedef uğraşılınca&amp;nbsp;yapılabilinecek bir şeyse,&amp;nbsp;o halde kimbilir uğraşmasa da yapılabilinecek bir şeydir? İşte, bizim jenerasyonun benzini aynen bu düşüncedir.&amp;nbsp;İstesem yaparım, o halde isteyeyim, yapmayayım ama yapmışım gibi sonucumu alayım.&amp;nbsp;Yok öyle yağma tabii. İyi ki. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4544834816440967608?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4544834816440967608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4544834816440967608' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4544834816440967608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4544834816440967608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/harcanma-korkusu.html' title='Harcanma korkusu'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-7798780131662479468</id><published>2011-08-07T03:06:00.000-07:00</published><updated>2011-08-07T03:06:46.769-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Pazar</title><content type='html'>Pazartesi günü koştur koştur çalışmayacak bir insan olarak bana bile kötü geliyorsa Pazar,&amp;nbsp;bu işin içinde bir&amp;nbsp;bit yeniği&amp;nbsp;olmalı. Öyle "Ertesi gün işe gideceğim ay ay" hezeyanı olmadan, tüm güneşine, tatlı rüzgarına rağmen bir gün sevilmiyorsa,&amp;nbsp;çağrıştırdıklarından olabilir. Bir kere haftanın son günü; haftanın naaşını Pazar günü&amp;nbsp;kaldırıyorsun. Sonra, o hafta hiçbir iş yapmadıysan, onun vergisini ödeyeceksin; işe yaramazlığınla yüzleşeceksin. Çok iş yaptıysan, yepyeni ve bambaşka çok işler dolu bir haftaya açılmak üzeresin; onun gerginliği ve "bitse de gitsek"i var. Önceki gece çok içmişsen taş gibi kafası, kimbilir ne mahçubiyeti var.&amp;nbsp;Sevdiğin şarkı çalıyor diye piste atlayıp, 3-5 biranın gazıyla olmadık&amp;nbsp;hareketler yaptın belki. O an başka bir görgüdeydin, ayılınca başka. Pabuçlarını kenara koyup yalınayak pistte dansetmiş olmak insanı utançtan bir köpük banyosuna sokabilir ertesi gün. Olabilir. Artık yıl gibi artık bir gün; hayatının kararını alıp hamle edebileceğin bir gün değil ya. Devlet daireleri, bankalar, çoğu e-mailler bile kapalı. Pazartesi'ye kadar da öyle kalacak. O gün herhangi bir şey yapılabilemez. Yapılanı da bir yere varmaz. Bir ara dünya, ara zaman, günlük hayatın bonus track'i. Aksak ritimli, söylemeye kalksan sözler aklına gelmiyor.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de Pazar günü keyiflenmek hakkıdır insanın. O yüzden bu burada dursun, isteyen tabağına alsın. Yalnız içinde metal kaşık bırakmayın; malum, metal kaşık zeytinyağlıyı sulandırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="349" src="http://www.youtube.com/embed/zax9tc9SA-Y" width="425"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-7798780131662479468?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/7798780131662479468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=7798780131662479468' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7798780131662479468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7798780131662479468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/pazar.html' title='Pazar'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/zax9tc9SA-Y/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-668117986389637181</id><published>2011-08-06T11:44:00.000-07:00</published><updated>2011-08-06T11:44:38.071-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Blogger's block</title><content type='html'>Writer's block var, blogger's block niye yok? Derken Google'ladım ve 261 milyon sonuçla karşılaştım. Üstelik sayıyı abartmıyorum, maalesef. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Twitter falan derken ince ince gazımız alındı, artık iki cümleyi bir paragraf edemiyoruz. Nice blog postlarını harf hesabıyla porsiyonu ayarlanmış tweetlere sızdırıyoruz diye bankada bir&amp;nbsp;kuruş bile&amp;nbsp;birikmiyor. Hem orada tespit, hem burada, zor. Kendimizi de tekrar etmeye tenezzül etmeyiz, gururluyuz bereket. O yüzden bloga bir güzel&amp;nbsp;yazık oluyor. Halbuki insanoğlu doğduğu günden itibaren hep daha fazlasını başarmak istiyor, neden şimdi bu kadar minimallik? Yeni evli&amp;nbsp;hanzoluğunda şıp diye&amp;nbsp;Ikea'dan yere yakın mobilyalı ev düzenler misali, bu anlamsız minimallik neden? Kendimizi uzun uzun çok mu&amp;nbsp;anlattık da doyduk mu ki&amp;nbsp;özetlemenin derdine düştük? Bilmem. Başta bu işten hiçbir şey anlamadım, sonra müptelası, en son da uzaktan arkadaşı oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet çağının vebası oldu bu anlaşılma merakı. "İnternet çok faydalı, bir şeyler öğreniyorsun" dönemi geçeli on yıl oluyor. Şimdi, bu ikinci onyılda tek amaç, "İnternet çok faydalı, bir şeyler öğretiyorsun"un hakkını verebilmek. Hele Türkiye gibi şuursuz cahil, bilmediğini başkasına öğretmeye&amp;nbsp;aşık bir&amp;nbsp;nüfusa sahip ülkelerde, herhalde bu açık öğretim daha da kapsamlı oluyordur.&amp;nbsp;"Aşk nedir? Bizi görünce havlamaması,&amp;nbsp;paçamıza yapışmaması için nasıl yere&amp;nbsp;çömülmelidir?" gibi reçetelerden tut, kesekağıdından felsefeler falan, gırla. Gündem yorumlarını es geçeyim, o kısmı beni istisnasız her seferinde öfkeden deliye döndürüyor. Eskiden görece yavaş şekilde halkın (internet kullanmayan) geri kalanına nüfuz eden kötü şakalar, Abdurrahman Çelebi misali sözde akıllı çocuk çıkışlar şimdi ikinci günü en bayağı yazarın eline oyuncak oluyor. Onun tepkisi üzerine ikinci kere o bayatlamış olay gündem oluyor, o bayağı yazarın gözünden/yorumuyla. Bu sefer onu ilk başta salim akılla yorumlamış insanlar, bu ikinci gündem dalgasını yorumlarken kendilerinin parodisine dönüşüyorlar. Kendilerini aşırı önemsemeye başlıyorlar. Birbirine değmemesi gereken sosyal çevreler kesişiyor, daha neler neler oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her işin mutlaka bir negatif&amp;nbsp;sonucu oluyor ve bunu bir tek ben mi farkediyorum, merak ediyorum. Hem blogger's block da hastalığın kendisi&amp;nbsp;değil, semptomu olsa gerek. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-668117986389637181?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/668117986389637181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=668117986389637181' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/668117986389637181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/668117986389637181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/08/bloggers-block.html' title='Blogger&apos;s block'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3271799338050364840</id><published>2011-07-24T05:59:00.000-07:00</published><updated>2011-07-24T05:59:25.453-07:00</updated><title type='text'>Haydi, hoşçakal.</title><content type='html'>İnsanlar arıza dışavurumu bakımından ikiye ayrılırlar: Dışavurabilme hakkını kendinde gören, erkenden, şüpheye yer bırakmayacak ve gözle görünür şekilde tükenenler ve içten yanmalılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arızasını dışavuran, hele de sanat vesilesiyle dışavuruyorsa, teşhirinden sorumlu olacaktır. Ağzından çıkanlar, bir bakıma uyumsuzluğunun itirafıdır ve sırtına yüklenecektir. Sıradan bir insan olma hakkından vazgeçmiştir adeta, yer çekimine karşı dik durmak için tüm vücuduyla direnirken, omuzlarına tonluk itirafları binmiştir; incinmiştir, kırılmıştır, pişmandır, özlem duyuyordur, üzgündür. Dolayısıyla yükü ağırdır. Yapmacık bir gülümsemeyle işleri geçiştiremeyecek, "Ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı" diye hedef şaşırtamayacak veya "N’olsun. Senden n’aber?" diye soruyu gerisingeri yansıtamayacaktır. Sıkıntıları yüklüğe kaldırığ, balkonda elma çayı içemeyecektir. İç organlarını geri konmayacak şekilde masaya saçıp dökmüştür bir kere, o halde içindeki yangını söndürmek için her türlü uyuşturucu, ağrı kesici, kafa boşaltıcı, heyecan verici maddeyi kullanması&amp;nbsp;revadır. Bu esnada bohçasına dadanmış ve ruhunu lime lime eden günlük hayat gereklerinin farkına bile varmaz. Saçları ve dişleri dökülür, gözlerinin feri söner, içindeki erimeye paralel olarak dramatik bir kilo kaybı yaşar. Gösterişli halleri, artık mazi olmuştur. Fiziksel ve ruhsal bakımdan, kendisinin silik bir karikatürüne dönüşmüştür. Serbest düşüşüne dair yazılanlar ölümünü yüksek bir ihtimal olarak gösterdikçe, sevenleri arasında kayıtsızlık ateşlemiştir, ölmediği halde ona kefen biçilmeye başlanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ikinci kategoriye, derdini dışavurabilemeyene gelelim: Dışavurabilemeyen, içten yanmalıdır, içten içe tükenir; sisteminde dolaşan öfke, pişmanlık, üzüntü zamanla damarlarını tıkayıverir. Vaktiyle içe attıklarının manevi hazımsızlığı midesini, bağırsağını, kalbini, beynini, hücrelerini, alyuvarlarını sarmıştır. Engellenen, gerçekleştirilemeyen, muhatabına ulaşamayan bin türlü his, çürük bir diş gibi haldır huldur oyuğunu büyütüyordur. Bu tür de uyuşturucusuz duramaz ve en önemli uyuşturucularından biri toplumsal özdeyişlerdir. Örneğin; beterin beteri vardır. Çıkmadık candan ümit kesilmez. Karanlığın en yoğun olduğu yer, aydınlığın başlangıcıdır. Ve daha niceleriyle, toplumda öyle ya da böyle yer tutmak uğruna arızasından vazgeçen birey, günlük fonksiyonlarını yerine getirerek yaşayıp gider. Yaşam kalitesi ne olursa olsun, yaşama güdüsü ağır basmaktadır onda. Aşırılık etmeyeceğim, karşılığında araba taksidine girebileceksem. Akşam karanlığında üstüme çöken hüzünlerin şerrinden dizi izleyerek kurtulabileceksem. Ertesi gün tıkanmış trafiğe biraz kafamı takıp, ay başında paramı alınca rahatlayacaksam. Dozunu öğretin, dozunda yaşayacağım ki erkenden tükenmeyeyim.Malum, torunlarıma bir şeyler anlatabilecek kadar yaşamak istiyorum. Ne anlattığım önemli değil, süpermarket fişi okusam bile olur. O sırada içimdeki hezeyanların kusursuz çözünürlükte, büyük boy ve kuşe kağıda basılmış, renkli fotokopileri olan sanat eserlerine şöyle bir bakayım, yeter. Ben ateşe elimi soktuğum gibi çektim (veya kimbilir belki hiç sokmadım), çekmeyenin şarkısı, türküsüyle doğmamış kendime ağıt yakayım arada yeter. Bana gerçekleştiremediklerimi hatırlatsınlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amy Winehouse dışavuranın yakıcı kaderine mahkumdu, herkes biliyordu bunu. Yüksekten düşmekte olan birini izlemek gibi; bir an önce bitse bu eziyet de, başımızı öbür yana çevirsek diye bekliyorduk. Elinden tutmanın, rehabilite etmenin yolu yoktu onu; rehabilite edip topluma geri kazandırdığımız kadın, şarkılarındaki acının tatlı tatlı boğazımızı yaktığı Amy olmayacaktı. Biz doğuştan rehabilite olmuş bireyleriz; ıslah edilmenin bize ne faydası dokundu da ona dokunacak? Kimyası düzeltilsin, psikanalize, bir takım ilaçlara maruz bırakılsın ve dozunda ve arsızca uzun yaşamayı öğrensin diye mi çabalayacağız? Renk ayarlayla oynayıp, fosforlu pembesini söndürerek gül kurusuna mı çevireceğiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kedi-köpeklerin, bir de içindeki fırtınaları çekinmeden ve sansürlemeden dışavuranların ölümü, insanoğlundan hızlı olur. Bir yaşındaki köpek, fiziksel olarak nasıl yedi yaşındaki bir çocuğa denkse, 27 yaşındaki Amy Winehouse da efsanelerin yanış hızıyla doksanı, yüzü devirdi kimbilir. Huzursuzca yaşadı, huzur içinde yatsın. Sevgiler, selamlar bizden ona. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-D6Kp7KhUCdc/TiwUYzhOp6I/AAAAAAAABsg/z0a7W9SHGJc/s1600/tumblr_lostupbm191qj86cuo1_500_158527544.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://2.bp.blogspot.com/-D6Kp7KhUCdc/TiwUYzhOp6I/AAAAAAAABsg/z0a7W9SHGJc/s400/tumblr_lostupbm191qj86cuo1_500_158527544.jpg" t$="true" width="286" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3271799338050364840?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3271799338050364840/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3271799338050364840' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3271799338050364840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3271799338050364840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/07/haydi-hoscakal.html' title='Haydi, hoşçakal.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-D6Kp7KhUCdc/TiwUYzhOp6I/AAAAAAAABsg/z0a7W9SHGJc/s72-c/tumblr_lostupbm191qj86cuo1_500_158527544.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3442407195105457542</id><published>2011-07-18T08:03:00.000-07:00</published><updated>2011-07-18T08:13:01.726-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='konçerto'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istanbul'/><title type='text'>Patrick Wolf İstanbul Kanseri</title><content type='html'>İnsanın vatanından mahçup olması çok feci, çaresiz bir his. Sade mahçubiyet yine katlanılır da, bu bahsettiğim vakada olmadık derecede çirkin, tembel veya hayırsız bir evlat gibi onu kabullenmek, üstüne de olmadık kimi nazını çekmek zorundasın. Hatta ve hatta samimiyetsizce&amp;nbsp;övüp edip "Ayy, huysuzdur, geçimsizdir ama özünde iyidir ya" demek zorundasın arada bir. Çünkü öbür türlü yurtdışında insanlar beynini üteceklerdir. O yüzden kan kussan da, Kızılcık Şerbeti Üretim ve Pazarlama A.Ş.'de Yönetim Kurulu Üyesiyim diyeceksin yeri-zamanı geldiğinde ve insanlara kibarca "ses kes" ima edeceksin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurtdışındayken (ki orada yaşadığımdan, artık yurtdışı demek de yurtdışına kabalık oluyor) feci bir an gelir; "Siz nerelisiniz?" sorusuyla muhatap olmak gerekir. "Türkiye" cevabını duyunca dudaklara incecik bir tebessüm, yanaklara "Biz de sizi falan konserde görüp adam sandık! Siz basbaya hırtoymuşsunuz, eşşekli, develi ülkeden gelmişsiniz" parantezi oturur. İşte o an "Yaa, öyle deme. İstanbul çok güzel bir şehir. Bizim de kendimizce çarpık kentleşmiş gökdelenlerimiz, çarpık kentleşmiş&amp;nbsp;adalet ve seçim&amp;nbsp;sistemimiz ve çarpık bacaklı gençlerimiz var. Biz de nihayetinde mini etek cumhuriyetiyiz, korkmayın" desen de, nafiledir. Kıro Türksündür; nasıl bir birey olursan ol, en iyi ihtimalle istisnasındır ama&amp;nbsp;özünde yine kıro Türksündür. Miligram bilgileriyle dünyanın en yüzeysel insanları dönüp sana Kürt olayı, kah Ermeni şeyi, veyahut AKP'nin überlaiklik çıtamızı düşürüşü ve badem bıyığın modası üzerine mini bir konferans vermeye çalışırlar. Sussan, beter. Dönüp cevap versen, ne diyeceksin? Adamın metroda başlattığı 3 durak sürecek havadan sudan sohbete katık edilen Türkiye'nin insan hakları sorunsallarını nasıl kolay anlaşılır bir şekilde özetleyeceksin? Paçaların tutuşur, yanıverirsin. Bir süre sonra olayın mini bir bilek güreşi olduğunu çözerek "Yea, hakikaten öyle. Ne biçim ülkeyiz. Ama üzülme ciciş, siz de fena değilsiniz. Birkaç yılda bir benzinin fiyatı 5 sent de olsa artmasın, o sayede 100 metre ilerideki markete gençler gönül rahatlığı içinde jipleriyle gidebilsin diye ortadoğunun camına Pimapen takıyorsunuz, şükür" gibisinden sığ(ır)laşır, fiks menüleşirsin. Adamın istediği kapışmak zaten, derinlemesine ilgileniyor olsa o satırdan başlamayacak o sohbet. Derinlemesine tartışmak isteyen, gidip o ülkeden gelmiş bir öğrenciyi ülkenin iç ve dış ve para politikalarından sorumlu tutarak "&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Siz&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; niye böyle yapıyasınıııaaz" demez. O yüzden o adamın o elini orada indireceksin, çat diye masaya vuracaksın. Fıss diye havası sönmeye başlayacak sohbetin. Sen gel metroda, kafede, büfede her gördüğüne akıl ver öyle mi, oldu canım. Greenpeace anketörleri misali masa masa dolaşıp dilekçe topluyorum sanki, Türkiye’yle ilgili bir şikayetiniz var mı genşler, diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, yurtdışında yaşı ve eğitim seviyesi ne olursa her Türk, Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olan Türkiye’nin Yurtdışındaki Milli İmajını Araştırma ve Geliştirme Departmanı’nda çalışıyor gibi görülür ve katiyyen "Türkiye’den geldim" cevabı üzerine "Vayt, Çeşme’de plajlar çok güzelmiş" veya "Sizin çiğköfteler de çok acayip he" veya "Ankaralıların hödüklüğü yüzünden Sonic Youth gelmiş de, Ankara’da konser için bilet satamamış" kadarcık bile sıradan muhabbet yapılabilemez. Konser ortamında da olsan, bar ortamında da, CHP’nin altı okunu, cari açığı, boku ve püsürü tartışmak zorunda kalırsın. Bütün bu cevap verme telaşını ülkendeki ihlalleri, çarpıklıkları, yanlışları mazur göstermek için yapmazsın elbette; maalesef sohbet denen şey en az iki kişi arasında cereyan etmesi ve senin de o ikinci kişi olmandan doğan bir talihsizlik sebebiyle mecburiyetten yaparsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, o anlarda "Ah be, Türkiye düzgün bir ülke olaydı da ömrümüz bir şeyleri birilerine açıklamak zorunda kalarak geçmeyeydi" diye üzülürsün. Veya kızarsın. Veya aynı anda ikisini de yaşarsın ve yorulursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bahsettiğim hissi geçen Cuma günü Patrick Wolf konserinde de çok net yaşadım. Aslında Perşembe günü gerçekleşecek konser, Wolf’un pasaportundaki bir sıkıntı sebebiyle Cuma’ya ve Cuma da kandile sarkınca feci bir şey oldu ve konser, tam karşısındaki kocaman cami ve orada gerçekleşecek kandil (kutlaması/namazı?) sebebiyle erkenden bitmek zorunda kaldı. Akşam saat 9’da sahne alan Wolf, koşa koşa söylediği şarkılarını, 10.15 sularında tamamladı. Bin derece olan havaya rağmen kadife Oscar Wilde giyiminden zerre ödün vermemişti, elinden geldiğince sempatikti. Şarkı aralarında öğrendiği birkaç Türkçe kelimeyi sarfetti, bol bol teşekkür etti, vesaire. Bunlar klasikler. Bir de konserinin dini bir sebeple erken bitirilmesi için rica edilmesine bozulduğundan son albümden Slow Motion’ı söylerken sözün içinde geçen "no religion" kısmını üç kere tekrar etti. Konserin herhangi başka bir yerinde söz tekrarını görmediğimden ve o tekrarın melodik bir anlamı olmadığından,&amp;nbsp;yaramdan dolayı gocunup bunu böyle yorumladım; bilmiyorum, ne kadar doğru yorumladım. Son olarak &lt;a href="http://13melek.blogspot.com/2011/07/patrick-wolf-istanbul-modern.html"&gt;13 Melek’in yorumunda&lt;/a&gt; da okuyup bahsetmek istediğim bir&amp;nbsp;olay oldu ve&amp;nbsp;Patrick bence iyi bir niyetle söze girerek, konser için gittiği ülkeleri gitmeden önce Wikipedia’dan araştırdığını, bu araştırmaları esnasında özellikle&amp;nbsp;sivil haklar mevzusunda o ülkenin durumuna baktığını, bizim de ülkecek durumumuzun öyle fena olmadığını ("I think you’re doing just fine") söyledi. Ben o "fena olmayış"ı mahçubiyetten söylenmiş bir laf olarak gördüm. Dünyanın en kötü makyajı veya en&amp;nbsp;uyumsuz&amp;nbsp;giysi kombinasyonuyla karşında duran en yakın arkadaşın, yarı&amp;nbsp;tedirgin "Nası olmuş?" deyince "İyi ya, gayet iyi" dersin ya üzülmesin diye, aynen öyleydi bence.&amp;nbsp;Yüzlerce seyircinin önünde, onların politik duruşunu bilmeksizin yalnızca iki saattir bulunduğu bir ülkeyle ilgili ahkam kesseydi, bence daha çiğ kaçacaktı. Radiohead gibi "Türkiye çok insan hakkı ihlali yaptı, o yüzden Türkiye’deki seyircimiz ceremesini çeksin. Gelmiyoruz LAN" yapmadığı için mi Patrick’i tukakalayacağız allahaşkına? Gey bir insan olan Patrick’in Türkiye’deki konseri, başlı başına bir fikir beyanı, bir duruş içeriyor bence.&amp;nbsp;Patrick’in yaşayışı, toplumsal ve dini baskıları kulak ardı ederek sevdiği erkekle nişanlanması&amp;nbsp;başlıbaşına bir politik duruş değil midir? Politikanın katı, sıvı veya gaz formda yapılması, neyi değiştiriyor? Bir de orada çıkıp minik bir basın açıklamasına girişecek, "Gazetecilerin hapse atılmaması, insanların gözaltında kaybolmaması, her dile ve ırka eşit davranılmasını arz ederim" mi diyecekti? Belli ki adamın dilinin ucuna gelmiş, diyememiş ki "Kusura bakmayın ama betersiniz". Ne bilsin derse başına ne geleceğini? Bu dışarıdan hala nice Midnight Express’lere fon teşkil ediyor görünen (ve zaman zaman teşkil de eden) yerde taşlanmayacağını veya deve üstünde gezen askeri birliklerce vurulmayacağını ne bilsin? Düşünmeden söylemeye başladığı lafı bitirmeye çalışınca, ortaya böyle bir durum çıktı işte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Patrick, konserini yarım kesmesine sebep olan&amp;nbsp;bayramın bir müslüman bayramı olduğunu bile bilmiyordu, "Kilisenin karşısında boynumuz kıldan ince" deyişinden ele veriyordu ki Türkiye'nin yüzde 99.99999999999 müslüman olduğunu Wikipedia'dan okumamıştı bile. Bu adamı mı sorumlu tutacağız şimdi&amp;nbsp;"fena değilmişsiniz" lafından?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gelen sanatçının bizim mevzularımıza hakim olmasını, gelip bizi kurtarmasını,&amp;nbsp;evlat edinmesini&amp;nbsp;veya davamıza müdahil olmasını beklemeyelim artık. Gelişmemiş ülkelere bu yüzden gelmiyor işte bu herifler. O ülkelerin bokuyla püsürüyle uğraşmak, gafıyla safıyla boğuşmak, milli hassasiyetlere teğet ve teğel geçmek istemiyorlar. Gelişmemiş ülkelerde bakkala gitmenin bile politik bir anlamı ve hatta kutuplaşması var, ama bu adamlar ona alışık değil.&amp;nbsp;Bizim gibi bilmediği her konuda ahkam kesmeye, hatta şaşılacak şey ama bu uğurda online ve ekşi sözlükler ve ansiklopediler oluşturmaya da alışık değiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar dışında Patrick bana kalırsa kibar, fakat cansızdı. Seyirci olarak biz de cansızdık. Ben orta en önde değilim diye biraz bozuktum. Son iki albümdense, eski şarkılardan çok söylemedi diye hevesim kursağımda kaldı. Her şeye rağmen onu sahnede görünce ellerimin titrediğini, ilk birkaç şarkı boyunca o halimin geçmediğini bu yüzden titrek fotoğraflar çektiğimi söylemem gerek. Genel olarak Patrick’in Magic Position sonrası halleri bana pek hitap etmiyor, müzisyen adamın aşkı bulup mutlu olanı seyircisini maalesef hep üzüyor. Patrick de buna istisna değil. Eski soysuz, karanlık, arsızca hayata iştahlanan&amp;nbsp;halleri bana hep daha kıymetli geliyor ve ne yazık ki zamanı geri çeviremeyeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi biraz da fotoğraf zamanı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-F6jqcr0GlhA/TiQ46Nw45FI/AAAAAAAABrs/xmCH9ggo_h4/s1600/Bild+012.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="265" m$="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-F6jqcr0GlhA/TiQ46Nw45FI/AAAAAAAABrs/xmCH9ggo_h4/s400/Bild+012.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-OaSU4dkBIU4/TiQ5TNB36RI/AAAAAAAABrw/teCX48FeD0o/s1600/Bild+067.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" m$="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-OaSU4dkBIU4/TiQ5TNB36RI/AAAAAAAABrw/teCX48FeD0o/s400/Bild+067.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-7aJ1iW1r9UY/TiQ53uUhG1I/AAAAAAAABr0/BHgW2MhPqGs/s1600/Bild+094.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" m$="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-7aJ1iW1r9UY/TiQ53uUhG1I/AAAAAAAABr0/BHgW2MhPqGs/s400/Bild+094.jpg" width="266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-6JbBgmmG2rU/TiQ6X0eDY3I/AAAAAAAABr4/W5hCNZ-wwfY/s1600/Bild+118.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" m$="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-6JbBgmmG2rU/TiQ6X0eDY3I/AAAAAAAABr4/W5hCNZ-wwfY/s400/Bild+118.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Küçük koyunca böyle kötü duruyor, lütfen siz büyütün de bakın. Cep telefonuyla çekmedim bunları, emeğim boşa gitmesin. Daha ne fotoşlar var konserden, belki önümüzdeki günlerde onlardan da koyarım birkaç tane.&amp;nbsp;Hatta bir Flickr hesabı açıyorum kendime, oraya da arada uğrayıp bir çayımı içersiniz. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3442407195105457542?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3442407195105457542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3442407195105457542' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3442407195105457542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3442407195105457542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/07/patrick-wolf-istanbul-kanseri.html' title='Patrick Wolf İstanbul Kanseri'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-F6jqcr0GlhA/TiQ46Nw45FI/AAAAAAAABrs/xmCH9ggo_h4/s72-c/Bild+012.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1433770184683489251</id><published>2011-07-06T11:20:00.000-07:00</published><updated>2011-07-06T11:20:24.581-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Gitme kedi.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-lYdTF3dzFVU/ThSalx5qP2I/AAAAAAAABrM/tvJZwBQ7Cws/s1600/bonbon.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="267" m$="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-lYdTF3dzFVU/ThSalx5qP2I/AAAAAAAABrM/tvJZwBQ7Cws/s400/bonbon.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;14 yaşımdan beri kedi bakıyorum. 29 yaşında olduğuma göre, 15 yıldır evimde kedi var. Fotoğraftaki Bonbon&amp;nbsp;benim&amp;nbsp;5. kedim. Önceki&amp;nbsp;kedierim olmadık sebeplerden, hastalıklardan&amp;nbsp;vefat ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün önce kucağımda yatarken Bonbon'un sağ kol altına yakın bir yerde bir kitle tespit ettim. Bu sabah alıp, veterinere gittim. Tümör olduğunu söylediler. İyi-kötü huyunu, patolojiden sonra öğreneceğiz. Belki önemsiz bir şey olarak kalacak, belki giderek büyüyecek sorunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok üzgünüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen kelimeleri yazarken derim ki, ne kadar anlamlarına benziyorlar biçim olarak. Mesela "şişko" yazınca, nasıl&amp;nbsp;tombiş duruyor o kelime. Veya "zayıf" yazarken, nasıl incecik. "Su", tıpkı su gibi, sadecik. "Pembe" nasıl hadsizce cicili bicili. Şimdi "çok üzgünüm" yazınca bakıyorum, hiç kesmiyor beni. Tipi ne kadar üzüldüğümü yeterince ifade etmiyor. ÇOK ÜZGÜNÜM.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1433770184683489251?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1433770184683489251/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1433770184683489251' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1433770184683489251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1433770184683489251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/07/gitme-kedi.html' title='Gitme kedi.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-lYdTF3dzFVU/ThSalx5qP2I/AAAAAAAABrM/tvJZwBQ7Cws/s72-c/bonbon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1804979684373919480</id><published>2011-06-26T02:16:00.000-07:00</published><updated>2011-06-27T01:31:37.754-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Face alma, feyzal.</title><content type='html'>Facebook’ta tıpkı bir aile babasının kolejden veya mülkiyeden dönem arkadaşlarının ”bağı koparmayalım” ısrarıyla açtığı hesabı kadar hareketsiz, az nüfuslu, az fotoğraflı ve dolayısıyla lagalugasız bir hesabım var. Hesap kendi adıma da değil, o yüzden "ce-ee, nerelerdesinnnnn canımmm?" diye harfleri fütursuzca uzatan herhangi komşu da çatkapı gelmiyor. Cuma akşamüstüsünde boş bir okul kadar sessiz. &lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;em&gt;(Gördüğüm en hüzünlü görüntülerden biri bu: Eğilerek camlardan içeri girer lezzetli güneş, tembelce sıraları dikdörtgenlere böler enine. Tuvaletlerde bozuk bir musluk tüm günkü mesaisine devam devam eder, "tıp..tıp..tıp.."ları koridorda yankılanır. Tahtanın üzerinde Pazartesi'ye kadar nöbet bekleyen, haftasonuna girmenin coşkusuyla son dakikada yazılmış bir yazı. Sağ üstte, yarısı silinmiş tarih. Montlar alındıktan sonra geride kalan, senenin başından beri asılı duran soluk renkte bir sweatshirt. Belki başka sınıftan biri, seçmeli ders için geldiğinde unuttu. Sıraların altında çeşitli boyutlarda, buruşturulmuş kağıtlar. Kola kutuları, peçeteye sarılıp bırakılmış sandviç artıkları. Koridor sonunda müdür odasının kapısı açık, odası rutubetle karışık halıfleks kokar. Bordo renk, suni deri kokar. Odasında, kütüphanenin önüne bir paralel çizgi çeken güneş ışığı, vurduğu yerdeki tüm tozları görünür kılar. Işıkta yukarı doğru, ağır ağır uçuşur toz taneleri, kimi yerde altın tozu gibi parıldar. Her şey öyle hüzünlü şekilde güzeldir ki, haftaiçi öğrenci dolu haliyle neden sevimsiz göründüğünü açıklamak mümkün değildir. İnsan mı her şeyi mahvediyor, yoksa insansız kaldı diye mi şeyler hüzünlü görünüyor? Nereden bakarsak doğru açıklamış olacağız bu gizemi, bilinmez.) (Benzer bir parantezi yağmurlu bir günde, öğrenci dolu bir sınıftaki sınav sessizliği için de açayım: O sessizlik sanki sonsuza uzar ve tüm cisimleri ve canlıları karadeliğine çekerek, üstünü örter. Saatin sesi, kalem sesi, nefes sesi. Soruları neredeyse yüksek sesle kendi kendine okuyan kızın sesi. Kağıdın arkasını çevirme ve nafile ümit sesi. Oradaki sorular da kolay değil çünkü. Yapamıyorsun işte; ha arkası, ha önü. Dışarısı neredeyse gece gibi karanlık, ara sıra camda gümüş bir gölge gibi parlar şimşek. Arkasından büyük bir gürültü, sanki gökyüzünün karnı gurulduyor. Camları dövüyor sudan bilyeler, herkes içeride. Herkes içeride; hırkaların, aslında renkli ama çamurun tek tipliğine boyanmış botlarının içinde sıcacık. Sınav gerginliğiyle yeni tüylenmiş koltuk altları terliyor, kimbilir. Orada tek bir insan gibi olmuşlar, her şeyden önce onun sıcaklığı var. O odada olmanın verdiği bir birlik hissi var. Hepsi aynı kanonun içinde, aynı dalgaya karşı kürek çırpıyor. Küreği büyük veya küreğinin sapı kırık, o kadarını bilemeyiz.)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;İşte, Facebook’la böyle uzaktan ilişkimiz sırasında birkaç arkadaşımla o ya da bu sebepten ekleştik. Fakat Facebook’ta cömertlik esas. Ne sebeple, hangi samimiyetle ekleştiğine bakmıyor, hele benim gibi ince ayar çekmeyi bilmeyenlerin neyi var neyi yoksa başkalarının önüne döküp saçıyor. Bu saçılmanın vahim seviyede gerçekleştiği vakalarda, tahmin ediyorum birine dair bir şey öğrenmenin heyecanı da, dedikoducu merak da form değiştiriyordur. Ya tümden sönüp, ya hepten alevleniyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bir on sene sonra farkedilecek ki, Facebook aslında çok yanlış bir misyonu kendine reklam edindi bu işin başında: ”İlkokul arkadaşınızla tekrar kavuşacağınız yer” misyonu öyle tehlikeli ki, insan ırkının sonunu getirebilir. İnsan ilişkilerinde doğal seçilimin engellenmesi, insanın o ana kadar tanıdığı tüm insanları profilinin altına toplaması pek akıllıca iş değil. Yüzde doksandokuzuyla son on sene içerisinde hiç görüşmemiş, kalan yüzde birin büyük kısmını son altı ay içerisinde hiç görmemişsen, ama hala gerçekzamanlı şekilde vaktiyle teğet geçtiğin bu kadar yabancı insanın önüne tüketmesi için bira göbeğinin veya lohusa şerbetinin sürahisinin Instagram’la çekilmiş şekilli fotoğraflarını koyuyorsan, bunun yolda rastladığın eski bir dosta ilk dakikadan en özel şeylerini anlatmaktan ne farkı var? En az onun kadar hatalı bir sosyallik anlayışı yok mu bu tavırda? Bu kadar yaygın şekilde rağbet görmesi, insanın yaşı ilerledikçe arkadaş hacmi azaldığı halde, Facebook’ta sürekli birilerini listesine eklemesi neyi ifade ediyor? Görüşmediği ve belki mecburiyetten ekleştiği insanların haberini alması, onların normal şartlar altında bilmeyeceği ve bilmek de istemeyeceği detaylarını takip edebilmesi ve bu ticaret karşılığında kendisininkileri ortaya koyması komplo teorilerinin en saçmasını aklıma getiriyor: Eğlenirken rızai olarak fişleneceğimiz, ticari olarak zaaflarımızı haritalandıracağımız, daha kalabalık hissederken daha yalnızlaşacağımız, kendimizi bunca ifşa ederken aslında ifşa edilen kareler haricinde yaşamadığımız, yani o fotoğraf çekilirken bile Facebook’a yükleneceği anı hesapladığımız bir çağda yaşıyoruz. Geçende Twitter’a yazmıştım; bilim kurgu kitaplarında tarif edilen gelecek zamanlarda, insanlar makinaların kölesi olmuşlardır. Ellerinden, kollarından, kimi zaman beyinlerinden birer makinaya bağlı yaşarlar ve bu dünyada ona hizmet ettikleri sürece varolabilirler. Hollywood yapımlarına sık sık konu olan bu senaryoyu daha geniş yorumlarsak şu an farkımız olmadığı gayet açık. Elimizden, kolumuzdan değil, parmak uçlarımızdan makinalara (bilgisayarlara) bağlıyız ve sanal profilimizin prestiji uğruna onlara hizmet ederek ömrümüzü geçiriyoruz. Yaşadığımız andan ziyade, onun kayıtlara geçirileceği sonraki anın derdindeyiz. Yapmayı değil, yaptığımızı anlatmayı seviyoruz. Ne kadar sevilesi, ne kadar enerjik, ne kadar entellektüel, ne kadar şakacı ve zeki olduğumuza başkarını şahit tutmadan, emin olamıyoruz. Herhangi bir şey ifade etmediğimiz, taş üstüne taş koymadığımız halde, falan yazarın yazısını paylaşarak, kimi sanatçıyı beğenerek ve böylece sepete ekleyerek bile bir taraf tutuyoruz. Olabildiğince detaylı şekilde karakterimizin tüm girinti çıkıntılarını ve&amp;nbsp;bitki örtüsünü en kör gözlerin bile görebileceği şekilde aranje ediyoruz. Bu esnada dürüst davranmak zorunda da değiliz; Facebook aynasının cisimleri olduğundan büyük gösterme kapasitesine sığınarak pekala hakkında az fikir sahibi olduğumuz konulara da hakim gibi davranabiliriz. Kısa süre sonra samimiyetle o konuya hakim olduğumuza da inanabiliriz. Böylece sanal profilimiz, gerçek kimliğimizin önüne geçebilir. Geçiyor, geçecek. Herkesin alımlı, herkesin ceylan gözlü, herkesin incecik, herkesin şiir aşığı, herkesin büyük solcu, herkesin bir tutam liberal, herkesin eşcinsel hakları savunucusu, herkesin hayvan dostu, herkesin günlük en az beş gazeteyi gözden geçiren ve karşıt görüşlere saygılı olduğu kusursuz bir alem. Ama hem internet üzerinde olduğu için sanal, hem içerik bakımından gerçeği yansıtmadığı için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra gidip tüm gün FRP oynayana çatıyorlar; halbuki Facebook, bunu sıradan vatandaş seviyesine indiren bir ağ işte. Hepimiz usta birer FRP’ciyiz; sosyal hiyerarşinin en yüksek seviyesine, en güçlü şekilde gelmek için her gün ne manevralar yapıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1804979684373919480?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1804979684373919480/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1804979684373919480' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1804979684373919480'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1804979684373919480'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/06/face-alma-feyzal.html' title='Face alma, feyzal.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-296800382920978735</id><published>2011-06-24T16:40:00.000-07:00</published><updated>2011-06-25T08:31:40.407-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Birkaç gecedir şöyle bir şey oluyor; gözlerimi kapıyorum, tam uykuya dalacakken kendimi uyandırıyorum. Ama bir sor, ne diyerek uyandırıyorum: "&lt;em&gt;Birazdan uykuya dalacak gibiyim hakikaten.&lt;/em&gt;" "&lt;em&gt;Birazdan uykuya dalacak gibiyim&lt;/em&gt;" mi? Daha manyakça bir şey olabilir mi? Yat, uyu, deli misin, neyin analizini yapıyorsun? Kafa var ya bu kafa, nöbetçi eczane gibi çalışıyor. Gecenin köründe gelen bu müşterinin derdi pahalı bir antibiyotik falan alsa hadi neyse de, alacağı en ucuzundan tentürdiyotla gazlı bez.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bir de dün bunun katmerlisi, kendimi uyandırıyorum rüyadan. "&lt;em&gt;Uyuyoruz ama biz o an uyuduğumuzu hissetmiyoruz ki, neye yarayacak? Şimdi yatacağım da, kimbilir kaç saat sonra uyanacağım.&lt;/em&gt;" Ee? O tatlı uykudan, o ayağımın altını ürperten, burnumun ucunu kaşındıran nefis uykudan bir kaşık yemeden hepsi çöpe. Yenisini yapacak malzeme de kalmadı mutfakta, o yüzden leş gibi bir uykusuzluğa merhaba. Uykuya yatmaya yakın kelimelerin açma kapama düğmesini kapalı konuma getirebilsek oysa, bak gör şöyle tasa kalıyor mu. Yatarayak mor üçgenler, sarı kareler, kırmızı daireler falan düşünsek, kimse gece gece yataktan kalkıp sigara içmez, ben söyleyeyim. İçtiğimden değil. Ama fikren güzel. Gece gece tek başına yakılan sigaranın sohbeti olmaz yoksa. O sigaradan bir halt olmaz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-296800382920978735?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/296800382920978735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=296800382920978735' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/296800382920978735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/296800382920978735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/06/birkac-gecedir-soyle-bir-sey-oluyor.html' title=''/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-5368682525953882862</id><published>2011-06-16T06:10:00.000-07:00</published><updated>2011-06-16T06:10:46.625-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fotoğraf'/><title type='text'>Ayıdan dost, konserden post</title><content type='html'>Gözümü açar açmaz, daha yüzümü yıkamadan&amp;nbsp;netbookumu kucağıma&amp;nbsp;almak gibi korkunç bir huyum var. Yüzümde yastık iziyle, koşa koşa, sanki ben uyurken holdinglerimin başına bir şey gelmişcesine mailime bakmak, asayiş berkemal mi diye kontrol çekmek.&amp;nbsp;İşte o sırada, neden bilmem, bir&amp;nbsp;coşmuşum, bir yazı patlatmışım. Uyurgezerken yaptıklarını&amp;nbsp;fotoşoplanmamış, apaçık&amp;nbsp;deliliğiyle güvenlik kamerasından seyretmek gibi; sonradan okuyunca hem güldüm, hem utandım.&amp;nbsp;Kaç gündür&amp;nbsp;tembellikten düşünüp&amp;nbsp;de yazmadıklarımı, bir yazıda, tek öğürüşte kusmak. Bereket, öyle çok hacimli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silemem&amp;nbsp;artık. Eşekliğimin bir kanıtı olarak dursun. Yalnız, otobüsün&amp;nbsp;ağzında durup da&amp;nbsp;içeri geçişi tıkamasın diye bir post daha&amp;nbsp;atmaya karar verdim. Bu da ne zamandır yapmak istediğim, üşengeçlikten fırsat bulamadığım bir post, o yüzden öyle şişirmece falan da değil ha! Ama alttan alta maksat da güdüyor: Arkalara doğru ilerleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-t9TBLD4gLEw/Tfn31WdIjsI/AAAAAAAABq0/y5EacJf1_sU/s1600/1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://4.bp.blogspot.com/-t9TBLD4gLEw/Tfn31WdIjsI/AAAAAAAABq0/y5EacJf1_sU/s400/1.jpg" t8="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;The Dears / Brighton Music Hall &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Eygatxc0LwM/Tfn43aQsSKI/AAAAAAAABq4/shcWw8Tfo0k/s1600/Bild+033.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://4.bp.blogspot.com/-Eygatxc0LwM/Tfn43aQsSKI/AAAAAAAABq4/shcWw8Tfo0k/s400/Bild+033.jpg" t8="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Joan as Police Woman / Middle East Upstairs&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-27Ao3pRJ7GI/Tfn6ELWkbAI/AAAAAAAABq8/gSwL-PEcgCM/s1600/Bild+112.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://2.bp.blogspot.com/-27Ao3pRJ7GI/Tfn6ELWkbAI/AAAAAAAABq8/gSwL-PEcgCM/s400/Bild+112.jpg" t8="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Pinback / Royale Boston&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-WqeRqcur5SA/Tfn-hBtCqtI/AAAAAAAABrE/DR-r4Z7V2GM/s1600/Bild+126.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://3.bp.blogspot.com/-WqeRqcur5SA/Tfn-hBtCqtI/AAAAAAAABrE/DR-r4Z7V2GM/s400/Bild+126.jpg" t8="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Pinback / Royale Boston&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-XX7SIItX-fo/Tfn9fjyxN2I/AAAAAAAABrA/I6acErs1zPM/s1600/Bild+092.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://1.bp.blogspot.com/-XX7SIItX-fo/Tfn9fjyxN2I/AAAAAAAABrA/I6acErs1zPM/s400/Bild+092.jpg" t8="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;dEUS / İKSV Salon&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TOs1thgZktE/Tfn-zkDeCRI/AAAAAAAABrI/gUR6O6kP4kM/s1600/pto.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-TOs1thgZktE/Tfn-zkDeCRI/AAAAAAAABrI/gUR6O6kP4kM/s320/pto.JPG" t8="true" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Elmoş / dEUS&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;﻿Bu sonuncuyu ben saygıdan, takdirden, beğeniden ağzım açık vaziyette konser izlerken Caner çekmiş arka sıralardan. Post'un bonusu olsun. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-5368682525953882862?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/5368682525953882862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=5368682525953882862' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5368682525953882862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5368682525953882862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/06/aydan-dost-konserden-post.html' title='Ayıdan dost, konserden post'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-t9TBLD4gLEw/Tfn31WdIjsI/AAAAAAAABq0/y5EacJf1_sU/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1683870950713152122</id><published>2011-06-13T01:02:00.000-07:00</published><updated>2011-06-13T14:03:49.953-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istanbul'/><title type='text'>Açelya 44</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ananemin evi satıldı bir süre önce. O yüzden balkon demirlerine ayaklarımı uzatıp, paşa çayı içerek bir yandan taze kesilmiş çimen kokusunu içime çekeceğim bir ev yok. Ananemin yokluğunu söylemiyorum bile. O şöyle bir şey;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde kuzenimle hızla bir yerlere yürüyorduk. Orta ikinci sınıftaydım. Ayağımda annemin aldığı, şimdi moda olan iskarpin tarzı, az ama kalın topukları olan ayakkabılar. Bakkala mı gidiyoruz, artık nereyeyse, normalde okul formamın altına giyeyim diye alınmış bu ayakkabıları aceleyle ayağıma geçiriverdim. Fakat topuğa pek alışkın olmadığımdan bileğim burkulacak şekillere giriyordu yol boyu. Sonunda olan oldu ve yüzüstü yere kapaklandım. Tam dizimin altındaki minik bir çakılın, dizime bıçak gibi girdiğini o an hissettim. Ayağa kaldırıldığımda, taşın dizimin içine yerleştiğini gördüm. İnanılacak gibi değildi, ama sanki yıllardır oradaymışcasına, en ufak bir bombe yapmadan içine girmişti dizimin. Kan akmıyordu, yara-bereymiş gibi de durmuyordu. Sadece dizimin içinden bir parça çıkarılmış, yerine idareten çakıl yerleştirilmiş gibi duruyordu. Eğer çakıla yer açılmışsa, sökülen parça neredeydi? Yoktu. İçeri göçmüştü belki, onu bilemiyorduk o an. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epey yakındaki bir eczaneye götürüldüm. Eczacı iri bir cımbızla taşı çıkardı. Bir anda oluk oluk kan inmeye başladı yaradan. Çok korkmuştum. Canımın yanmasından ziyade korktuğum için, gözlerimden yaşlar süzülüyordu ardarda. Birbirine saygısızca, yanağımda yarışıyorlardı hem de. Biri çenemden kucağıma düşüp, kot eteğimde iri bir koyuluk bırakmadan, diğeri ona yetişiyordu kısa yoldan. Kirpiklerim telaşlıydı, hangi birini başından savacağını şaşırmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fazlasıyla korunaklı büyüdüğümden, yara tarihim oldukça kısadır benim. Bir keresinde salıncaktan düşünce dizimi boydan boya kaplayan kabuğu, aylarca hiç dokunmadan seyretmiştim. Bu, belki ilkiydi ve en büyüğüydü. Sonrakiler çok ufaktı. Şimdi orta ikinci sınıfta giydiğim az topuklu bir pabuç, tarih yazmıştı. Sargı bezinin altında, etinin nereye gittiğini hiç bilmediğim bir boşluk belirmişti. İçi dolacak gibi de görünmüyordu. Nitekim dolmadı da. Gençliğin hızla yenilenen dokuları oraya geçici bir dikiş attılar, ama yeri hiç gitmedi. Hala görünür. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ananemin aslında istikrarlı bir hızda aramızdan silinip gidişini ben bu yaraya çok benzetiyorum. Bir anda, var olan yok oldu. Bir anda ona atfettiğimiz önemli manevi şeyler de duygu dağarcığımızdan eksildiler. Bir anda bizi dünyada öyle hissettiren tek ev, haritadan silindi. Onca et kopup nereye gitti, yine bilmiyoruz. Sadece artık yerinde çakıl olduğunu görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açelya 44 diye başladım, Gökdelen 11'e döndü iş. Açelya 44'ün ne kadar başka bir huzur verdiğinden bahsedecektim. Hele akşamları, annem saat 12 olmadan yattığında, o durağanlık var ya... O bir bardak suyun yüzeyi gibi pürüzsüzce durgunluk. Üniversitede finallere, bütünlemelere çalışırken olurdu böyle sessizlik. Sessizliğin riski de, çevrede ses çıkaran ve sürekli zihni uyaran her şeyin bastırdığı düşüncelerin, duyguların ortaya çıkıvermesi. Sınava çalışırken aniden bambaşka kaygıların açık büfesinde, tabağımı tıka basa doldurmuş olurdum. Şimdi kaygı yok, beklentiler var. Beklentiler yoksa, geceyarısı tekrar kuşağı var. Televizyonda. Dolapta gofret var. Camdan bakınca siyaha gömülmüş bir park var. Biraz uzaklarda, ada ışıkları var. Annemin yanında kıvrılıp uyuyan başka bir kedi var. Bunlar hep enteresan şeyler. Aklımı farklı düşüncelerle dolduran, içten içe beni sevindiren şeyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Boston'dan o kadar tiksinmişim ki, İstanbul'u öpmeye doyamıyorum.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1683870950713152122?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1683870950713152122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1683870950713152122' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1683870950713152122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1683870950713152122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/06/acelya-44.html' title='Açelya 44'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3525009881228032430</id><published>2011-04-20T13:51:00.000-07:00</published><updated>2011-04-20T21:49:42.014-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yorum'/><title type='text'>TEDxReset: Vasata kendini anlatmanın bel büken ağırlığı</title><content type='html'>Önce vasatın tarifi yapılmalı; ki, ben dahil, kimse zan altında kalmasın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasat, birinin altındaki diğeridir. Fakat o birinin altında diye, illa en altta değildir. Çünkü vasatın da vasatları vardır. Ve daha önemlisi; başkasını vasat olarak değerlendiren insanın da, konumuna göre, göreceli şekilde altında vasat kalacakları başka insanlar vardır. Minik bir harflendirmeyle gidersek; A, B kişisinden daha eğitimsiz, eğitimli olsa da algısı kapalı, algısı açık olsa da vokabüleri dar olması sebebiyle vasattır. B’ye göre vasattır. Fakat bu B’nin dünya şampiyonu olduğunu göstermez, sadece A’ya göre daha az vasat olduğunu gösterir. Kendi evreninde, kimbilir, o da C’den vasattır. Ve böyle böyle, A(küçüktür)B(küçüktür)C diye gider. Z harfine gelindiğinde, öyle bir şahıs varsa, işte o Ulu Manitu’dur. İşte o, hem bilen, hem en güzel sözü söyleyen, hem haliyle düşüncesi en uyumlu, hem insanlıkla barış içinde, hem ona faydası dokunacak kadar, yeterince agresif bir insandır. Hepimiz bir gün Z Ulu Manitusu olmak niyetiyle, hevesiyle yaşarız, okuruz, deneyimleriz. Kimimiz B’de takılıp kalır, kimimiz Y’de vefat ederiz. Z ideali, insanı insan yapan şeydir. İnsanı, kendini yarına taşımaya sevkeder. Z olmak yolunda, başarılı olunmasa da, yürümek de güzeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu lüzumlu aydınlatmanın ardından, derdimi az biraz anlattığımı düşünerek, esas fikrimi açmaya girişiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de gerçekleştirilen TEDxReset konuşmalarından bazılarını izlerken afakanlar bastı. Müdahale edememek, videonun içine girip o konuşmaları verenleri omuzlarından sarsamamak beni kahretti. O, “şimdi de 3-A’dan Murat arkadaşımız şiirini okuyacak” seviyesi, insanı çığrından çıkarır. Bir tek Türkiye’de mi bu “beyler, aramızda konuya bizim kadar hakim olmayanlar var, lütfen anlattığımızı mümkün mertebe basitleştirelim” üstün bilinci var, yoksa bana mı öyle geliyor? Kimse doğru düzgün bir konuşma, konferans, seminer veremiyor. Sanki izleyiciler izleyici olarak değil, öğrenci olarak seminere katılmışlar, onları önce eğitmek gerekecek. Eh, tabii bu sefer de yetmiyor zaman, konuşma bomboşa gidiyor. Hiç akla gelmiyor mu; oraya gelen insan, zaten belli bir seviyeyi tutturmuş da gelmiş. Bırak, anlamıyorsa da vebali kendi boynuna. Anlamıyorsa, evine gitsin, araştırsın bir zahmet. Sen işine baksana; neden çalışkanlar varken tembeller uğruna dersi yavaşlatmak? İzleyicin vasatsa bile, madem sen vasat değilsin, vasatı vasatça ile yenmeye niye çalışıyorsun? Vasat olmayanı dayasana damarına? Bakalım ne yapacak? Karşısındakini kitleyi, kötü niyetsizce bile olsa, adam yerine koymayan, öğreten adam bir zihniyete bürünmen yüzünden konuşmanı ucuzlaştırıyorsun; kitlesel kahkaha dalgası yaratmak için garantili, basbayat şakalar dizerken, akıllı insanların seni utanç içerisinde izlediğini görmüyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki videoda hele, farklı sebeplerden olsa da, aynı şekilde çığlık çığlığa başımdaki saçları tel tel yolmak istedim. İlki, konuşmayı verenin, konuşmayı izleyenleri hayli vasat görmesine bir örnek: Aziz Kedi’nin “Oy ne güzel kuşmuşam!/Nasıl dünyaca ünlü bir şirketin CEO’su oldum?” isimli &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=R8K3vZ_9wt0&amp;amp;feature=relmfu"&gt;konuşması&lt;/a&gt;. Okan Bayülgen’in bayık programında dünyanın en aymaz konuklarına (dizide oynayan manken kızlar, yeni albüm yapmış manken kızlar, program boyunca konuşturulmayacak uzmanlar, kitap yazmış manken kızlar, tiyatroda oynayan manken kızlar, elektropop yapan manken kızlar ve çaydan başka şey yapamayacak manken kızlar, manken olduğunu kabul etmeyecek kadar gururlu manken kızlar FALAN), dünyanın en Ekşisözlük espirilerini yaptığı için kontrastı arttırdığını sanan bir metin yazarının, Facebook’un kurucusuymuşcasına “benim kadar başarılı olmaya özenmeyin, zaten ben de öyle çok başarılı bir adam değilim yahu!”larından ibaret bir konuşma. İbretlik bir gösteri. Önce hayatını bizimle paylaşıyor, lisede en Hababam sınıfın en tembel tenekesi olduğunu, “ay valla hiç mi hiç çalışmadan hukuka girdim”leri, “girdim ve inanır mısın hiç umrumda olmadı”cılığını (hukuka çalışmadan girmenin ve bunu hiç umursamamanın cool olduğunu sanmanın ezikliğini kenara koyuyorum - buna “metroda, trende falan hep kitap okudum” ezikliğini de ekleyelim), kendini ve koskocaman bir toz bulutundan ibaret kariyerini zoom in-zoom out ederek en net açıdan çekip, sunma çabaları. “Sunsun tabii, çok izlenen bir şovda metin yazarlığı kolay mı ya?” diyeninize cevaben: Sunsun güzelim, ama çıkıp 97 aldı diye ağlayan sınıfın en çalışkan kızı ruh haliyle, izleyicilere “üzülme, bak hoca benim de üç puanımı kırdı yaaa” çekmesi nedir? “Benim BİLE eksiklerim, hatalarım oldu elbette” çizgisinde ilerlemesi nedir? İzleyicileri otomatikman kendi tavsiyelerine muhtaç, kendisini de “Aziz Kedi: Başarılı yol tutuşun sırrı” motivasyon speech’i vermeye gelmiş sanması, ne biçim? Ekşisözlük’te ablukaya aldıkları birkaç gariban çocuğu İngilizce tabirlerle, okudukları iki üç kitaptan alıntılarla alabora edip, çeteleşmelerine yüzlerce kişiyi şahit tuttukları için mi saygı duyulacak bu insanlara (bunun gibi bir de Otisabi var, ikisini bir sayıyorum)? Üzülmeyin, Ekşisözlük’e hiç başvurmadım. Yazarlık veya yalaklık etmek için herhangi bir şekilde çabam olmadı. Türk işi “ben bilirim”ciliğin headquarter’ı Ekşisözlük bana uzaktan hep itici göründü, hep “19 Nisan 2010 günü Balıkesir Yardımcı Er Birliği’ne teslim olacak olandır” gibi kötü tanımların nick altlarını doldurduğu, kendini pazarladığı bir yer olarak göründü. Ondan, “vay, kuyruk acın var galiba, asdfghjkl” yavşaklıklarına karnım fevkalade tok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az üçte birinin Aziz Kedi denen şahsın kendisinden çok daha bilgili ve görgülü olduğunu tahmin ettiğim bir salon dolusu izleyiciye Aziz Kedi’nin bu “gelin sizle hayat tecrübemi paylaşayım/Pardon ama başarılı olmak ne ağbi yea?Mühim olan insanlık!(ama çok para kazandığınız müddetçe!)” konuşmasının ardından, merakla beklediğim Serdar Kuzuloğlu’nun “Sanal hayata giriş: İnternet de ne oluyor? Yenilir mi, içilir mi?” isimli, “Yavrum, evden çıkmadan sen bana ayarla şunu (bilgisayarı kastediyor), Ayten’le çet yapacağım” diyen, internet meraklısı annesine internet öğreten çocuk misali merhamet dolu &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Aogm_7tMp5k&amp;amp;feature=relmfu"&gt;konuşmasını&lt;/a&gt; izledim. Bu, kasıt olmaksızın, belki de kendini anlaşılır kılma mecburiyetiyle, izleyicilerin arasında gizlenmiş anonim vasatların seviyesine teslim olunmuş ve “halk anlasın” diye ayarıyla oynanmış bir konuşmaydı. "Nereden biliyorsun ayarıyla oynandığını?" derseniz, Kuzuloğlu'nu hem Sosyal Medya programında, hem Twitter'da zevkle izleyen; sohbetini, muhabbetini kendime oldukça yakın bulan bir insanım. Zaman felsefesiyle başlayıp, “İnternet öyle değişik bir şeydir ki, böyle, mesela bir sayfaya girip arama yaptığınızda sonuçlar çıkar. Buna Google denir. Bazı sitelere de 140 karakterle cümleler yazılıp, gönderilebilir. Buna da Twitter diyorlar. Fotoğraflarımızı yüklediğimiz yerin ismi de Facebook’tur” gibi devam eden (canlandırmalar bana ait, hiçbiri gerçeği yansıtmıyor), sonra bilim tekniğe yönlenerek “Bütün bu bağlantı, fiberoptik kablolara yüklenen proton, nötron ve elektronların çarpışmasıyla oluşur. Bazı elektronlar kararlı, kimisi kararsızdır. Eskiden bilgisayarlar oda kadardı, sonra giderek küçüldüler. Şimdi neredeyse cebimize giriyorlar, inanabiliyor musunuz? İlk bilgisayarlar tamı tamına 7.43 metrekarelik bir odayı doldurabiliyorken, şimdi günde 1.5 milyon tweet atabilen 2010 model bir blackberry saniyede kaç istatistik konusu olabiliyor? Mikrodalga fırını Uygurlar, hazır çorbayı Sümerliler bulmuştur.” gibi karmakarışık bilgilerden derlenmiş, sonunda izleyicilere muzlu istatistik pastası dilimi ikram edilen bir konuşmadan çok daha fazlasını beklediğimi söylemem gerek. Konuşma gerçekleşmeden önce Twitter'dan gördüğüm kadarıyla, profesyonel bir ekiple üzerinde epey çalışıldığını da biliyorum. Ya ben yüksek beklentiler içerisindeymişim, ya da salonun seviyesi gerçekten düşükmüş, öngörüp önlem almak durumunda kalmışlar, ne diyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir de şu "vallahi hazırlanmadan geldim" övünmesi dikkatimi çekti genel olarak: Neredeyse bütün konuşmacılarda, konusu her ne ise, tüm tarihsel gelişimini cahil cesaretiyle özetlemeye kalkıp, “zaman yetmedi örtmenim yaa, daha neler neler anlatacaktım” isyanı vardı. Bir kere daha anladım; yenilen pehlivan hakikaten de güreşe doymuyor. Tüm sınav boyu kalem kıpırdatmayan çocuğun son zil çalıp kağıt teslim zamanı gelince, yazmalara doyamaması gibi. Eh, böylelerine çeyrek yüzyıl versen, 24. yılda anca ateşin keşfinde odunun sürtünmesi aşamasına gelecek, ben sana niye çeyrek dakika bile harcayayım ki arkadaş? “Zaman, hız zamanı” diyorsun, tastamam yeterli olacak 20 dakikada insanlarda fikir oluşturmayı başaracak iki çift laf edemiyorsun. Üstelik sanki bu konferansa davet ederken süreyi gizlemişler konuşmacılardan, “kimbilir belki de dört, beş saat konuşacaksınız” demişler, bunlar da ona göre hazırlanmış da, tam sahneye çıkarken “20 dakikan var ha!” diye son dakika golü atmışlar gibi. “NEEEE YİRMİ DAKKA MIIII?” şaşkınlığı/telaşı okunuyor yüzlerden. Yapmacık da değil, hakikaten şaşkın bir de, yeterince ümit ederse sürenin uzayacağını falan düşünmüş herhalde. Evde provanı yapsan, ne diyeceğini bilsen, bu ilkel çalakalemliği ya da çok çalıştığın halde "ayy hiç hazırlanmadan geldim, bir şeyler anlatacağım artık"çılığı bir yana koysan ya? Yok, olmayacaksan, herkes senin kahve sohbetini izlemeye geldi sanıyorsan, o zaman neren konferans, neren ilham verici, neren?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmemiş ülkelerde, "önceki bölümün özeti" zihniyeti, o vasat görüp bir de lütfedip onun seviyesine eğilme sözde yüceliği var ya, işte o ülkenin çıtasını yerde sürünme seviyesine getiriyor. Yakında siperde ilerleyen asker gibi, karın üstü ilerleyeceğiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3525009881228032430?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3525009881228032430/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3525009881228032430' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3525009881228032430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3525009881228032430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/04/once-vasatn-tarifi-yaplmal-ki-ben-dahil.html' title='TEDxReset: Vasata kendini anlatmanın bel büken ağırlığı'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8159154072324395742</id><published>2011-03-23T15:35:00.000-07:00</published><updated>2011-03-23T15:35:36.455-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yorum'/><title type='text'>Live! Tonight! Sold out!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-fC81_ywc0gA/TYpz-HvQYGI/AAAAAAAABpk/oIHpWVn3YHo/s1600/img_606X341_1303-japan-eartquake-tsunami-Miyako.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="225" r6="true" src="https://lh3.googleusercontent.com/-fC81_ywc0gA/TYpz-HvQYGI/AAAAAAAABpk/oIHpWVn3YHo/s400/img_606X341_1303-japan-eartquake-tsunami-Miyako.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-GtuU077x86A/TYp0Bl1KNLI/AAAAAAAABpo/UDmKV0Wrqms/s1600/japan-tsunami-600x300.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" r6="true" src="https://lh3.googleusercontent.com/-GtuU077x86A/TYp0Bl1KNLI/AAAAAAAABpo/UDmKV0Wrqms/s400/japan-tsunami-600x300.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Felaketlerin gösterişli yıkımı yanında insanoğlu göz yorucu bir detay sanki. Oradan oraya karınca misali savruluşundaki çaresizlik, küçük dağları o yaratmışcasına davrandığı günlerin ardından bir parça ekmeğe, bir bardak temiz suya muhtaç&amp;nbsp;kalması ne acı. “Nükleer santralin en güçlü depreme bile dayanıklı duvarını ben dizayn ettim” veya “santralin 32-A hangarındaki ultragalaktik kepçeyi kullanmayı bir tek ben biliyorum” cakası satarken, onlarca senede kazandığı uzmanlığı tanımayan, üstelik en basit matematik formülünü bile bilmeyen ama yine de durdurulamayan bir güce yenik düşüp, en başa dönmek. Atom yüksek mühendisliğinden dört işlem seviyesine; kendini&lt;em&gt; toplayacak&lt;/em&gt;, yıkıntıların arasından &lt;em&gt;çıkacak&lt;/em&gt;, acizliğini mecburen yüzümüze &lt;em&gt;çarpacak&lt;/em&gt; ve yardım için uzatılan ekmeği yanındakiyle &lt;em&gt;bölüşecek&lt;/em&gt;. Doğrudan felakete maruz kalmayıp, ekran başında bu dört işleme bakakalanlar da böylesi çaresizlik simülasyonunu izledikçe&amp;nbsp;kendi başına gelmediğine&amp;nbsp;sevinip, ölçülü ve kontrollü şekilde&amp;nbsp;endişelenecekler: “Peki BEN? BEN ne olacağım? Ya BENim başıma gelmiş olsaydı?” Sonra sebebi&amp;nbsp;meçhul bir güvenle yüzleri aydınlanacak, sakinleşecekler: “BENim küçük dağlarım işini bilir ve BENi teğet geçer. Küçük dağlarıma güveniyorum.” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Halbuki küçük dağlar ve büyükleri, hepimizin un ufak olup toprağa karışmamızla huzura erecekleri günü bekliyorlar sessizce. Ama kötü niyetten değil bu sessizlik. Kötü niyetten değil; çünkü onları biz yaratmadık. Gerçekten yaratmış olsaydık, sinsilik ve kibir genetik bir bozukluk gibi kusursuzca dağılırdı tepelerine, zirvelerine, yamaçlarına. Gece gibi üzerlerine çökerdi miras bıraktığımız karanlık ve kötücül düşüncelerimiz. Biz sadece&amp;nbsp;zarar vermeyi&amp;nbsp;biliriz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8159154072324395742?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8159154072324395742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8159154072324395742' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8159154072324395742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8159154072324395742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/03/live-tonight-sold-out.html' title='Live! Tonight! Sold out!'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh3.googleusercontent.com/-fC81_ywc0gA/TYpz-HvQYGI/AAAAAAAABpk/oIHpWVn3YHo/s72-c/img_606X341_1303-japan-eartquake-tsunami-Miyako.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6220410444483146210</id><published>2011-03-04T14:15:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T14:27:28.269-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan incelemece'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anılar'/><title type='text'>İnsanlıkdışı bir örgüt olarak "Nevzat dede"</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Anneannemin evinde oyunlarla geçen çocukluk yıllarımızda pek az gördüğümüz bir can düşmanımız vardı: Nevzat dede. Anneannemin alt katında oturan, nadiren sokakta karşılaştığımız bu adamın en büyük suçu, çocuk ayaklarımızın koşarken parkede çıkardığı patinaj seslerini, bir oyun esnasında oyuncakları çarpıştırmaktan çıkan tıkırtıları veya ufacık bir sebepten ağız yırtarcasına gülerkenki kikirtilerimizi ilerlemiş yaşına rağmen duyması; çocukluğumuzu mazur görmeksizin, şikayetini duyulur kılmak için kalorifere vurmasıydı. Yanlış hatırlamıyorsam öncesinde kısa bir süre, karısını-kızını kapıya göndererek sessiz olmamızı öğütlemişti de, artık kimse kapımıza gelmeye yanaşmayınca kendince çözüm üreterek, koltuğunun yanında durduğunu hayal ettiğim kalorifere bastonuyla "&lt;strong&gt;Ton!Ton!Ton!&lt;/strong&gt;" diye vurmaya başlamıştı. Metalin diş gıcırtadan çınlamasıyla azarlandığımızı bilirdik; bir süre utanarak fısıldaşır, koşmadan, hoplayıp zıplamadan oynamaya çabalardık. Çocuk aklı ama, er geç yine oyunun coştuğu an gelirdi ve yine o ses oyunumuza hükmeder; bizi kâh maymun gibi tırmandığımız kapı kirişinden yaka paça indirir, kâh güldüğümüz şakadan omuzlarımızı silkerek uyandırıp suçlu psikolojisine sevkederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedemi hiç görmedim, daha ben doğmadan ölmüştü. O yüzden, dedem sağ olsaydı Nevzat dedenin uyarılarını dikkate alacak mıydık, bilmiyorum. Yaşasaydı, tahminimce, Nubar Terziyan tontişliğiyle ve ağırkanlılıkla burnundan derin derin soluyarak apartman terliklerini giyip aşağı inecek, Nevzat dedenin önünde koca göbeği ve iri cüssesiyle gösteriş yaparak gerekeni söyleyecekti. "&lt;strong&gt;Nevzat efendi! Çocuk bunlar! O kadar olacak artık!&lt;/strong&gt;" diye ünleyerek kestirip atacak, tartışmaya bile girmeden tuttuğu tarafın rengini belli edip, bu kalpsiz adama haddini bildirecekti. Ya da belki ona hak verir görünse de, eve gelince bizle beraber onun aleyhinde şakalı konuşup gülecekti. İnat olsun diye, kimbilir, bir kere de o topuklarını yere vura vurarak salona koşup yarışacaktı. Biz de, şimdikinden farklı olarak, bildiğini sakınmadan yapan, sürekli "&lt;em&gt;yanlış bir şey yaptım ve bunun için kaloriferime vurulacak&lt;/em&gt;" telaşında, korkusunda, gölgesinde yaşamayan insanlar olacaktık. Halbuki dedem, çocuk teriyle ıslanmış fanilalarımızın altında uzanan kaloriferden Nevzat babanın şikayetleri yükselmeden seneler evvel bir gün, kriz geçirerek durmuş kalbini saklayan soğuk bedeni çarşafa sarılı vaziyette evine geri getirildi. En küçüğü ortaokula giden dört çocuğuyla beraber çocukların çocukları, yani ben dahil yedi torun da, o günden itibaren dedemin kalkanı altında korunaklı geçecek yıllardan mahrum kaldık. Nevzat dededen ve onun binbir suretinden kucak dolusu korktuk. Otokontrol neymiş, gereksizce erkenden öğrendik ve daha Nevzat dedeler kaloriferlere vurmadan birbirimizi uyararak sesimizi kıstık, oyunumuzu ve oyun alanımızı daralttık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesiz, boynu bükük çocuklara dünyanın tüm Nevzat dedeleri tarafından sistematik olarak uygulanan taciz, kayıtsız kalınan trajedilerin en büyüğüdür. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6220410444483146210?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6220410444483146210/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6220410444483146210' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6220410444483146210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6220410444483146210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/03/insanlkds-bir-orgut-olarak-nevzat-dede.html' title='İnsanlıkdışı bir örgüt olarak &quot;Nevzat dede&quot;'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6334839626062955189</id><published>2011-02-10T08:18:00.000-08:00</published><updated>2011-02-10T08:18:12.461-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Tu-haf-lık-lar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Benden daha dertli arkadaşımla yanyana geldiğimde, onun özgül ağırlığının benimkinden fazla olduğunu bildiğimden hareketle, hemen olmadık bir neşeye kavuşurum. Yüzüm güler. O dibe çökmüştür, ben ondan hafif bir sıvı olarak hemen üstünde uzanmışımdır, ne kadar karıştırsan birbirimize karışmayacağızdır ama yine de o kontrastın altını çizmek istercesine beter bir olumlulukla dolarım. Onunla karşılaştığım az önceki ana kadar beynimi kemirip duran dertler, "&lt;em&gt;şu durum nasıl olacak&lt;/em&gt;"lar, "&lt;em&gt;bu hal nasıl düze çıkacak&lt;/em&gt;"lar bir anda "&lt;em&gt;olur olur, her şey olur, sağlık olsun da...&lt;/em&gt;" noktasına gelir. Neden? Neden o tümler ve bütünler açıcılığıyla anın gereğini kavrar ve rolünü sahiplenir bünyem? Bilemem. Kendim bilmiyorum, karşımdakine hiç soramam. Bir sorumluluk,&amp;nbsp;mecburiyet. Şimdi benim gülümsemem lazım, onun durumu benden beter, somurtmaya hakkım yok.&amp;nbsp;Sürekli adalet dağıtırım. Çok gülünen, sabun köpüğü neşesiyle coştukça coşan ortamda da bazen tek somurtan ben. O köşe kapılmış, gülecek olan kahkahaları etiketlemiş, bana kalmamış. Hele bir de eskaza "&lt;em&gt;canın mı sıkkın?&lt;/em&gt;" diye sorulsun. Tadımdan yenmez. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Benzer bir durum: Mesafe olarak uzaklaştıkça anneme daha da fazla benzemek. Aramızda&amp;nbsp;kilometreler ne kadar&amp;nbsp;artarsa - o içimdeki çatışmayı sürdürmek için midir bilmiyorum - anneme dönüşmek. Huyuyla suyuyla, konuştuğu sözlerle, bakışıyla. Denge noktasını bulmaya çalışıyor sürekli içimde bir şey. Ying yang meselesi, annemle çatışmazsam ben ben olamam. Madem elimizde anne yok, kendimin bir kısmını - sol yanımı mesela -&amp;nbsp;ona adıyorum. Kızmıyor muyum kendime böyle yaptığım için, kızıyorum. Anneme dönüşen kısmımın ağzından dökülenlere çoğu zaman şaşıyorum, inanamıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böyleyken böyle. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6334839626062955189?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6334839626062955189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6334839626062955189' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6334839626062955189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6334839626062955189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/02/tu-haf-lk-lar.html' title='Tu-haf-lık-lar'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2320283786863797288</id><published>2011-01-29T15:12:00.000-08:00</published><updated>2011-01-31T06:15:55.807-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Karı delse de, hayatın gerçeklerini delemez (gibi geliyor bana).</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peşin anlaşalım: Şurada bana "amaniyeöylediyosun" savunmalarıyla gelecek insanın en iyi ihtimalle kalbini kırar, alnını karışlarım. Unutmayalım: Dünya barışı ve sosyal adalet için hepimiz eşit hareketsizlikte duruyoruz, yani &lt;em&gt;boşa kostaklanma, kostak değilsin karam&lt;/em&gt;. Bu işin fişi-faturası yok nihayetinde, hepinizden bir satır da olsa fazlasını yapmış olsam bile kanıtlayamam. Ama eksiğini yapmadım, biliyorum. Facebook'tan veya forward maille yazarların basbayat makalelerini copy paste edip ucuz mesaj satmam, "&lt;em&gt;bu gece de bir lösemi hastası küçük kıza bağış topluyoruz&lt;/em&gt;" diye goygoy etmem, bilmediğimi biliyormuş gibi yapmam, yutamayacağım lokmayı çatalıma almam, zortlatma usulü kaşını gözünü yararak bir şeyi benden az bildiğini hissetsem bile karşımdakine öğretmeye çalışmam. O yüzden, yaptığımla değil belki ama yapmadığımla hepinizden büyük iyiliğim dokundu bu bilgi kirliliği açısından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza, yanlış anlaşılma olmasın, fakire-fukaraya, garibana, zor durumdakine, eziyet görene, tutunacak dalı olmayana yapılan yardıma tam destekçiyim. "&lt;em&gt;Balık verme, balık tutmayı öğret&lt;/em&gt;" desen, peki canım. "&lt;em&gt;Balık ver&lt;/em&gt;", ona da peki canım. Gönlüm geniştir. Ya da biraz daha sonradan görme iyi insan ağzıyla söylersek: Kocaman bir kalbim var benim. İçinde (beni öfkeden deliye döndürmediği sürece) herkese yer var. O yüzden, Kardelen projesine dair söyleyeceklerim kötü kalplilikten, kötü kadın Müzeyyenlikten, Marie Antoinettelikten falan kaynaklanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Kardelen projesi bana, zenginin balık tutmayı öğretmedeki ısrarı gibi geliyor. Başka türlü karın doyurma yöntemi yokmuş gibi. Hani çeşitli derneklerde kadınlar toplanıp Kelebek ekini gazeteden ayırana kadar manşetten okuduklarıyla ülkeyi ve dünyayı kurtarma çabasına girişirler ya.. Peki her girişim makbul müdür? Başlamak bir işin yarısıysa, girişen illa ki işi tamamlayacak diye ona saygı mı duymalı? Akıbetine bakmadan peşinen duyulmaz bana kalırsa. Sırf girişti diye, o işin sonu hayırlı olacak diye bir kaide yok. Başladığını bitirecek de, bakalım bitirdiğinde bir takım komplikasyonlar doğacak mı? Komplikasyonlar işin faydasından daha ağır basacak ve faydayı verdiği zararın yanında solda sıfır kalacak bir durumda bırakacak mı (gavurun outweigh dediği)? Bana kalırsa bırakıyor. Kardelen gibi bir projenin azıcık insani hata payıyla birleşince şehre şarkıcı olmaya giden köylü güzelinin geleneksel ve şehirli değer yargıları arasında kalması (ki buna "&lt;em&gt;Türkiye'de Almancı, Almanya'da yabancı sendromu&lt;/em&gt;" da diyebiliriz) hikayesine dönüşmemesi imkansız. Genç kızların, kız çocuklarının ayrımcılığa uğramadan okuyabilmesinin değeri çok büyük, evet, de "&lt;em&gt;okumak istemeyeninin durumu&lt;/em&gt;" ve "&lt;em&gt;okuyup, köyüne sıkışıp kalan kızın çilesi&lt;/em&gt;" gibi istisna alt başlıklar da açmalı bana kalırsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardelen'de okumanın, herkes için okumanın ülküleştirilmesi, bir tür modernlik unsuru gibi görülmesi meselesi, yine bir fetiş konusu haline getirilmesi var. Kimse cahil kalmasın ısrarı. Cahillik değil de, insan tarlada çalışırken de mutlu olabilir, bunu düşünmeye zahmet etsek ya. Dedesi yaşında adamlara satılması, eve kapatlması, para birimi veya taşınabilir bir mal gibi oradan oraya savrulması haricinde, bu ekstrem durumları çıkarıp atarsak geriye hiç insan kalmaz mı, doğuda ve tarlada kaldığından memnun olabilecek? Herkesin hayat amacı çalışıp en sonunda öğretmen olarak kapağı büyük şehre atmak mıdır? Kendi şehirli standartlarını aşırı önemseme var sanki bu durumda, "&lt;em&gt;ben böyle yaşıyorum, kimbilir o ne çok özeniyor bana, en iyisi onu da benim şehrimde gecekonduda varoş olmaktan alıkoyacak şekilde eğiteyim. Falan ilkokulunda Türkçe öğretmeni olsun ve kocasıyla beraber bir ömür araba taksiti ve hiç alamayacağı yazlık hayali biriktirsin&lt;/em&gt;". İmkanı tanıyanlar açısından neredeyse tehlikeli bir kendi statüsünü ciddiye alma var. Kimse doğuda, tarlada mutlu olmayacaksa bütün şehirleri büyükşehirleştirip gökdelenleyeceğiz, herkesi taksite borca sokacağız, herkesi yönetici asistanı, herkes ürün sorumlusu, pazarlama şefi ve kimbilir neler yapacağız. Gelişmişlik bu mudur? Tarımı, köy hayatını evrimin aşılması gereken bir halkası olarak görüyor bu düşünce. Sonra gidip Fransa'nın köyünde villa alıyor, kendi şarabının üzümünü orada yetiştiriyor. Ağbiyciğim, Türkiye'de olunca "&lt;em&gt;kızlar tarlada okuyamıyor&lt;/em&gt;" diyorsun, orada üzüm toplayan kızlar Sorbon'dan mı mezun oluyorlar çok afedersün? Demek ki ülke ne kadar gelişmiş, Avrupa Birliği tescilli olursa olsun tarımla ilgilenen, köyde yaşayan kısmı var. Ve o kısmı "&lt;em&gt;ölümü gör Paris'te oku ve hak ettiğin şekilde bilimkadını ol&lt;/em&gt;" diye kolundan tutup çekiştirmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak isteyeni, tekrar söylüyorum, "NIHAHAHA, SEN ORDA DUR, OKUYAMA E Mİ" diye eli böğründe bırakmaya elbette karşıyım. Okutalım; kızları da, oğlan çocuklarını da, belli yaşa kadar koşulsuz şartsız okutalım. Sonrası için de, yola devam etmek isteyen, hevesi olanı okusun, okuyamayanına yardım etmek isteyeni etsin. Kimse o fırsattan geri kalmasın. Ama okutup, önünde ciğeri sallayıp sallayıp, gözünü açıp ondan sonra aynı az gelişmiş/fakir/gariban ailenin içine bırakacaksın, bir de işin o yönü var. Ailesini de kızla beraber okutup eğitmiyorsun. Kızı büyükşehirle, büyükdünyalarla, büyükhedeflerle senli benli ediyorsun da, sonra o kız kendi ailesinde kendini nasıl tanımlıyor, onun da eğitimini veriyor musun? O kız "&lt;em&gt;ben müşteri temsilcisi olmaya karar verdim&lt;/em&gt;" dediğinde ailesi ne anlıyor, o kız şehirli kız standartlarıyla köye mentollü nefes esintisi getirdiğinde, tüm bu tantana geçtikten sonra o kızın çeşme başında kısmet bekleyenlerce nasıl algılandığını biliyor musun? Bilemezsin. Bilemeyiz. Gerçeklikle hayalin arasında sıkışıyor; bir yandan canını dişine takıp öğrendiği İngilizcesiyle, şivesini kırdığı için gurur duyduğu Türkçesiyle kendini nasıl görüyor, öte yandan bunca eğitimin üstüne belki yine sevmediğiyle zorla evlendiriliyor, görümcegillerle bol çekyatlı bir evde yaşanan bir hayata doğru pupa yelken seyrediyor. O zaman o kızın hayalleri köylü kızı ölçeğinde değil, öykündüğü şehirli ölçeğinde paramparça oluyor. Veya okuyor, büyük adam oluyor diyelim. Devletin yetiştirdiği dahilerden oluyor, bu sefer içinden çıktığı kabuğu beğenmiyor civciv, iyi mi? Fazıl Say gibi terörize etmeye başlıyor etrafları, "&lt;em&gt;herkes düzene girsin, çabuk, ben 3'e kadar sayana kadar hemen modern ve çağdaş ve çapçağdaş olun, tırnak kontrolü yapıcam&lt;/em&gt;" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç'e gelmeden önce bir gün vapurla karşıya geçiyordum. Pencerenin yanı koltuklardan birinde üniversitede alttan aldığım ders esnasında dikkatimi çeken, benden yaşça ufak bir kızın oturduğunu farkettim. Çalışkan, hocanın kürsüsünün tam önünde oturup cılız sesiyle sorulara cevap veren, utangaç bir kızdı. Yanına gidip oturdum, kendimi (biraz saçmasapan bir şekilde - "&lt;em&gt;merhaba, ben seni tanıyorum. Sizin sınıfta ticaret hukuku dersi alıyordum. Sen hep en önde oturuyordun değil mi, şimdi görünce tanıdım&lt;/em&gt;" diyerek) tanıtıp, halini hatrını sordum. Ortak tanıdıklar ekseninde bir süre sohbetleştikten sonra kız okuldan dereceyle mezun olduğunu Marmara'da yüksek lisansın ardından doktoraya başladığını anlattı. Böyle haftanın birkaç günü gidip derslere giriyordu, hevesle okuyordu. Benim durumumu sordu. Avukatlıktan haz etmediğimi, İsveç'e master'a gitme ihtimalim olduğunu, biraz buna morallendiğimi, çünkü avukatlık yapan tüm arkadaşlarımın mesleğin angaryalarından nefret ettiğinden ve staj esnasında gözlemlediklerim yüzünden ben de bu işten soğuduğum için bu master hayalime tutunduğumu söyledim. Kız da bir dönem yurtdışına heveslenmişti; başarılarından dolayı okul onu resmi olarak aday göstermişti hatta devletten burslu şekilde Almanya'da master yapma fırsatı tanınmıştı. Gözlerim açıldı, "&lt;em&gt;gidecek misin, neden gitmiyorsun&lt;/em&gt;" diyecek oldum. Yine kürsü önünde otururken, hocanın sınıfın en arkasında duvara dayalı şekilde duran hayali bir öğrenciye yönelttiği sorulara cevap verdiği cılız sesiyle "&lt;em&gt;nasıl gideyim&lt;/em&gt;" deyiverdi. O an, işte öyle anlarda, çok iyi bilirim yediğim haltı ve bir saniye içinde her bölgem eşit biçimde kızarır. "&lt;em&gt;Yedi kardeşim var, zaten tek ben okuyabildim. Babam kapıcı benim. Ailem hukuk okuyup bitirince neden avukat olmadığımı bile anlayamadı. Yüksek lisansı, doktorayı bile onlara "bitirince hoca olacağım" diye açıkladım. Şimdi yurtdışına gideceğimi nasıl açıklarım?&lt;/em&gt;" diye sordu. Zaten Almancası veya İngilizcesi yoktu, hoca olup ailesine bakması için işleyen bir saate karşı yarışıyordu, ne için, ne cesaretle kalkıp Almanya'ya gidecekti ki? Heves ayrı, ama hevesin dışında yurtdışına gönderebilecek güç ne olabilirdi? Bombok oldum, bir cevap vermek istedim. Elimdeymiş, sanki bir şeyler yapabilirmişim gibi çantamı karıştırarak kağıt kalem aranmaya başladım. British Council'in, Goethe'nin başındakilerle, hocalarıyla bağlantıya geçse, burslarını gösterse belki bedava dil eğitimi alabilirdi, yurtdışına giderse belki hayatı bambaşka bir şekle girebilirdi, belki dönüşte daha iyi bir yerde hoca olabilirdi. Böyle konuşurken vapurdan inmiş, tünele binmiş, Asmalımescit'ten İstiklal'e dökülmüştük bile. Ben gitmem gereken Baro'nun önünden çoktan geçmiş, konuştuklarımızın temposuna uyarak hızlı hızlı onla beraber meydana varmıştım. Yine de duruma bir çözüm bulamamıştım. Telefonumu, e-mailimi ve bazı web sitelerini yazdığım kağıdı uzattım, bir süre birbirimize sarılı vaziyette kaldık. Sonra hiç aramadı, ne de mail yazdı. Doktorası bitti, belki şimdi asistan oldu bile. Babasının büyük gururu oldu, şüphesiz, ama yapabilecekleri ve ona sunulan hayaller gerçekler kapısından geçmedi, tam eşikte sıkışıp kaldı mı, kaldı. O kız bir ömür o kaçan imkanlar için üzülecek mi, üzülecek. O zaman soruyorum: Gözünü açmak mı kolaydır, bir kere açıp da gördükten sonra, tüm gördüklerine kapamak mı? &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2320283786863797288?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2320283786863797288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2320283786863797288' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2320283786863797288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2320283786863797288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/kardelen-hayatn-gerceklerini-delmez.html' title='Karı delse de, hayatın gerçeklerini delemez (gibi geliyor bana).'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8439350656830131769</id><published>2011-01-27T12:31:00.000-08:00</published><updated>2011-01-30T07:22:07.239-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Faber Castell sponsorluğunda kanaatkâr bir çocukluk</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;﻿ &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TUWBjgGJLLI/AAAAAAAABm4/GEk9nL5T_Lo/s1600/man.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="267" s5="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TUWBjgGJLLI/AAAAAAAABm4/GEk9nL5T_Lo/s400/man.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;(Fotoşun kimi-kimsesi: &lt;a href="http://merde-.tumblr.com/post/3011323970/by-lose-your-arms-and-lose-your-legs"&gt;http://merde-.tumblr.com/post/3011323970/by-lose-your-arms-and-lose-your-legs&lt;/a&gt;)&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;"&lt;em&gt;Nasıl da güzel&amp;nbsp;yıllardı ama&lt;/em&gt;" deyince, geçmişe övgü düzmek için bir sürü vesile sayılıp dökülür hani; falancayı dinledik, şunu izledik, şuralara gittik... Dönemin modasını, gündemini&amp;nbsp;yansıtan ne varsa; şarkı, eşya, reklam jingle'ı, marka, bir bir sandıktan çıkar. Aslında hiçbiri değil, düşününce,&amp;nbsp;o büyünün sebebi hiçbiri değil. Biraz eşeleyince kimisi "&lt;em&gt;o masumiyet,&amp;nbsp;yarı-garibanlık&lt;/em&gt;" demeyi akıl eder de.. O da değil. Tam olarak değil. Formülde açık edilmeyen bir yoksunluk, dahası kanaatkârlık var. Yoksunluk derken, yoksunluk meselesinin çok da üstüne varmak istemiyorum. Gerçi&amp;nbsp;acıyı bal eylemişlikten söz edebiliriz&amp;nbsp;belli ölçüde. Yoksulluktan kaynaklanan, az gelişmişlikten kaynaklanan bir yoksunluğu sayabiliriz. Literatürde de sayıyorlar nitekim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bayatlamış bir ifadeyle söylersek: Geçmişi güzelleştiren, sepya tonlarda önümüze seren bugünden bakıyor olmamız olabilir. Geçmiş bugünken, bir albenisi yoktu. Geride kalmış olmasının verdiği "&lt;em&gt;sözümün geçmediği o günler&lt;/em&gt; &lt;em&gt;artık bana zarar veremez&lt;/em&gt;" sevinci ağır basıyor, kimbilir. Sonra, azla yetinmişliğin (az derken, illa ki fakir edebiyatından bahsetmiyorum elbette. Boy bakımından kısa, seçimler kısıtlı, özgürlük keza.&amp;nbsp;O tür bir bodurluk hali) verdiği küçük ölçek, karmaşasız bir&amp;nbsp;hayat&amp;nbsp;değişmeksizin durur&amp;nbsp;geçmişte. Çocuk menüsü yani, küçük kola-hamburger-patates. Şimdi önünde beş çatallı, onbeş bıçaklı,&amp;nbsp;dore alt tabaklı, binbir kadehli&amp;nbsp;bir sofra var, aklı karışıyor insanın. Gün içinde karşına çıkan pek çok örtülü, gizli mesajı zaten anlayamıyorsun, çözemiyorsun. Örtüsüz olanlar da aklına girmek, kendini satmak için fosforlu renklerde bastırıyor. Yoruluyorsun, aklın yoruluyor. Bunca çok kelime görmek, ses duymak, görüntü, video, her şeyi izlemek.. Tabii ki aklın tutulur, dilin tutulur, elin tutulur. O zaman geçmişteki&amp;nbsp;az bilip, az konuştuğun günler&amp;nbsp;tabii ki sana yeterli ve yerli&amp;nbsp;yerinde gelir. Her şeyin yerini biliyorsun o günlerde.&amp;nbsp;Şimdi öyle bir şansın yok ki. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üniversiteye&amp;nbsp;başladığım sene, biraz da ergenlikten&amp;nbsp;çıkış buhranından mıdır nedir, "&lt;em&gt;İzlanda/Alaska'da yaşasaydım, ne güzel olurdu&lt;/em&gt;"&amp;nbsp;romantizmine sardırmıştım. Evet, iç sıkışmama derman aradığım&amp;nbsp;bu hayalde açıkça görülüyor. Uçsuz bucaksızlık boyu bembeyazı seyretmenin bir tür sakinleştirici etkisi olacağını tahmin ediyordum. Bir de soğuk havanın insanda üzülecek-süzülecek derman bırakmayacağını umuyordum. Nitekim sonraki yıllarda soğuk yerlerde bulundum, hala bulunuyorum, (korkma vatandaş!) üzülmenin yolu her türlü bulunuyor. Dur, konu kaynamasın, hemen asıl fikre döneyim.&amp;nbsp;Hayalim kabataslak şöyleydi: Ahşap, iki katlı, her nasıl oluysa fevkalade füturistik dizaynlı, dağlara doğru yere kadar camları olan &lt;a href="http://www.trendir.com/house-design/norwegian-house-of-wood-1.jpg"&gt;şunun gibi&lt;/a&gt;&amp;nbsp;bir evde, kapıma kadar gelen dergiler ve kitaplar sayesinde kültürümden geri de kalmayacak, yazdıkça yazacak, içimdeki yaratıcı güce odaklanacaktım.&amp;nbsp;Televizyondan sadece seçme filmler seyretmek için yararlanacaktım,&amp;nbsp;gündemi de dergi ve gazetelerden takip ettiğimce bilecektim. Çocuğum olsa (ki bu hayal tek kişilikti, beyim neredeydi belli değil), ona seçilmiş şeyler izleterek büyütecektim. Beğendiğim programların&amp;nbsp;gerekirse televizyon kanallarıyla bizzat kontağa geçerek kasetlerini bulacak, çocuğum farkedene kadar onları gerçek televizyon yayın akışı gibi ona izletecek, hepir hüpürle ahlakının ve zihinsel gelişiminin bozulmasını engelleyecektim. Belli yaşa kadar okumayı, yazmayı da bilmeyeceğinden, nelerden geri kaldığını da bilmeyecekti. Bilmediği bir şeye de özenmeyecekti. Özenmedikçe efendi, uslu bir çocuk olacaktı. Büyüyünce de zaten merak salmazdı, alışmadığı için gerçek popüler kültür nasılsa kıçında durmayacaktı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öyle plan olur mu? Olmaz. Böyle planın işlemesi mümkün değil. Benim yönlendirme dediğime birileri çıkıp, "&lt;em&gt;sen de evladına RTÜK, YÖK'lük etmiş olmayacak mıydın bunları yaparak?&lt;/em&gt;" dese, boynumu bükerim, "&lt;em&gt;haklısınız&lt;/em&gt;" derim. Başkalarının çocuk yetiştirme yöntemlerine giydirdiğim binbeşyüz yazıma dönüp baksam ve&amp;nbsp;azıcık empati yapsam&amp;nbsp;görürüm ki, hepsi kendine göre haklı.&amp;nbsp;(Ama bu "kendine göre haklı" kartı,&amp;nbsp;Elmira&amp;nbsp;ülkesinde her durumda geçer mi, sanmam.) Eh, evlat annesini seçemiyor,&amp;nbsp;anne de&amp;nbsp;evladını bir noktaya kadar seçebiliyor, değer yargılarıyla şekillendirip yetiştirebiliyor. Bir noktadan sonra o evladın kendi kendini,&amp;nbsp;vicdanını, kişiliğini&amp;nbsp;yetiştirmesi lazım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu "Bebeğim ve ben" dergisi makalesine de nereden geldik? Şuradan gelmiştik; bana kalırsa çocukluğun güzelliği saflığından değil, kuşatılmışlığından, kısıtlanmışlığından gelir. O zaman vurun abalıya! Evlada yapılan her baskı makbul! Şaka be şaka. Hepsi değil, bir kısmı.&amp;nbsp;İleride nostalji yapma yeteneğini koruyabimesi&amp;nbsp;için en azından. İnsanoğlu nankör işte, dünyaları versen galaksiyi istiyor. Ondan, o sınırı iyi çizmek lazım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aklıma birden üşüştü anılar, konudan konuya atlıyorum. Dün bir arkadaşla çocuk dergisi okuduğumuz, ansiklopedilere baktığımız dönemlerden bahsediyorduk da, annemle ilgili bir detayı hatırladım: Annem okumam için sadece Doğan Kardeş alıyordu, yanında oyuncak&amp;nbsp;hediyesi olan Milliyet Kardeş/Çocuk türü dergileri almama izin yoktu. Kalemim kırılınca mesela, evin karşısıdaki kırtasiyeye giderdik&amp;nbsp;beraber. Hiç oyalanmadan Faber Castell'in en sade (kırmızı-mavi ve yeşil&amp;nbsp;düz renklerinde, arkası siyah)&amp;nbsp;kurşun kalemlerinden&amp;nbsp;alıp, eve geri dönerdik. Halbuki ben içten içe kokulu kalem isterdim, kokulu silgi isterdim, isterdim oğlu isterdim. Çeşitsiz mahalle kırtasiyesindense, okulun caddeye dökülen köşesindeki havalı Can Kırtasiye'den&amp;nbsp;ithal,&amp;nbsp;simli&amp;nbsp;kalemler almak isterdim mesela. Etiket defterleri, uçlu kalemler, boya kalemleri, mataralar, kalem kutuları... Ama senenin başında bana ne alınmışsa (süslü olsun, süssüz olsun), onunla idare etmek zorundaydım. Annem kötü biri olduğundan değil, paramız olmadığından da değil, herhangi bir kötü niyetle değil. Nereden akıl ettiyse, başka şeyler konusunda kesenin ağzını cömertçe açtığı halde, bu konuda mümkün olduğunca sade şeylerle yetinmemi istiyordu. Küçükken nefret ettiğim bu duruma şu an bakınca zevkleniyorum;&amp;nbsp;çünkü&amp;nbsp;çocuk hevesimi kırarak, kolumu burarak,&amp;nbsp;dudak ısırarak&amp;nbsp;yapmadı bunları. Bir şekilde ikna ederek yaptı. Ondan, hoşnutum. "Çocuğun insiyatifine bırakmak" adı altında eşeğin şeyine su kaçıranlara inat, annemin bu zihniyetini ayakta alkışlıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte, bu tip kanaatkar bir çocukluktan çıkınca insan biraz özlüyor o&amp;nbsp;paran olsa bile her şeyin az olduğu, sevinci seyrelterek çoğalttığın günleri. Kendini de seyrelterek çoğaltıyorsun hem büyürken. Katı yumurtadan kayısıya, ordan rafadana. "&lt;em&gt;Yapmam&lt;/em&gt;"ların "&lt;em&gt;belki yaparım&lt;/em&gt;", "&lt;em&gt;yaparım&lt;/em&gt;" ve hatta&amp;nbsp;"&lt;em&gt;sürekli yaparım&lt;/em&gt;"a dönüşüyor. Hiç okumam, hiç sevmem, önünden geçmem dediğin şeyleri teker teker tecrübe ediyorsun, törpüleniyorsun. Daha fazla insan oluyorsun, ama daha az düşünüyorsun bu işleri. Ya da düşünsen de, düşündüğün kadar konuşmuyorsun mesela. Öyle bir fark oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8439350656830131769?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8439350656830131769/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8439350656830131769' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8439350656830131769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8439350656830131769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/kanaatkar-bir-cocukluk.html' title='Faber Castell sponsorluğunda kanaatkâr bir çocukluk'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TUWBjgGJLLI/AAAAAAAABm4/GEk9nL5T_Lo/s72-c/man.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4468625296561438502</id><published>2011-01-24T06:20:00.000-08:00</published><updated>2011-01-24T11:14:17.126-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TT2J17AW2aI/AAAAAAAABmY/DdMwsj-lwv8/s1600/Bild+001.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TT2J17AW2aI/AAAAAAAABmY/DdMwsj-lwv8/s400/Bild+001.jpg" width="400" height="300" s5="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;Öyle, bir fotoğraf koyayım. Yatak odası penceresinden görünenlerin bir (sol) kısmı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4468625296561438502?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4468625296561438502/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4468625296561438502' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4468625296561438502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4468625296561438502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/oyle-bir-fotograf-koyaym.html' title=''/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TT2J17AW2aI/AAAAAAAABmY/DdMwsj-lwv8/s72-c/Bild+001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-7868419814248327081</id><published>2011-01-18T20:14:00.000-08:00</published><updated>2011-01-19T10:21:19.053-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Basın'/><title type='text'>Anlat anlat, heyecanlı oluyor.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Günü tersinden yaşamak çok canımı sıkıyor sevgili conconlar. Amerikan saatine göre uyandığımda&amp;nbsp;Türkiye'de öğle vakti geçmiş, gün yarılanmış oluyor. Bilhassa kahvaltıdan sonraki zamanlar, laklakla iştigal ettiğim zamanlardır halbuki. Şimdi o vakitler arkadaşlarım nette "&lt;em&gt;haydi, akşam oldu neredeyse, son düzlüğü de koşup eve kaçayım&lt;/em&gt;" telaşında oluyorlar. Ben taptazeyken onlar tükenmiş, bitmiş. Sonra asıl verimli, düşünceler alemine dalıp bir şeyler yazmaya veya okumaya başladığım sıralarda da onların eve gitme vakti&amp;nbsp;geliyor. Nette yalnız kalıyorum. Tek çocuk olarak, konuşmasam da etrafımda/nette birileri durunca o bana&amp;nbsp;arka plandaki kütüphane&amp;nbsp;gürültüsü&amp;nbsp;gibi huzur veriyordu&amp;nbsp;halbuki. Varlığı huzur veriyordu insanların. Neden? Çünkü tek çocuklu evde eğlence bitince, tümden biter. Başka şansı kalmaz eğlencenin, ışık söndü mü söner. Halbuki ananemin evinde ışık hiç sönmez, sohbet hiç bitmezdi. Veya teyzelerimin. O evlerde huzurla uyurdum,&amp;nbsp;ağız dolusu gülerdim&amp;nbsp;veya korkmazdım evdeki gibi, ışık en ummadığım anda kapanacak diye. Herkesin netten gitmesi de&amp;nbsp;ışığı sönen eve benzer&amp;nbsp;bir huzursuzluk veriyor. Bu sefer çalışmaya gönlü olmadığı için parkede yürüyen karıncanın sesini bile duyan çocuk oluyorum. Hop kalkıyorum, bir çiş yapıyorum, geri geliyorum, "&lt;em&gt;dur su içeyim&lt;/em&gt;" diyorum, bir daha kalkıyorum, su içerken bir&amp;nbsp;avuç cips yiyorum, geri geliyorum, "&lt;em&gt;biraz televizyona mı bakayım&lt;/em&gt;" diyorum, televizyona bakıyorum, yüzlerce kanalın içinde izleyecek bir şey bulamayıp&amp;nbsp;iyice daralıyorum. Yapmam gereken bir sürü iş var, mail box'ımda düzenlemem gereken 16 tane mail vardı örneğin bugün, ama hiçbir şeye odaklanamıyorum. Biyolojik ve psikolojik saatim gün bitmiş gibi davranıyor; halbuki&amp;nbsp;dışarıda hava güzel güzel, güneş falan parıldıyor. İnsanlar işlerine güçlerine gidiyorlar, veyahut kellebazlığa. Üniversiteli çok genç var da burada. Geçen gün farkettim; bir tek küçük çocuk bile görmedim etrafta. "&lt;em&gt;Amerika'nın Eskişehir'i&lt;/em&gt;" diye bir&amp;nbsp;isim takmıştım, yine haklı çıktım diye üzülüyorum. Her neyse, ters yöne yürüyen, kah işe, kah kellebazlığa giden insanlardan bahsediyorduk, onlara bakıyorum. Her şeye baktığım yetmiyormuş gibi. Yapılacak işlerin yığılmasından&amp;nbsp;bağımsız şekilde, boş zamanın yeri bir türlü dolmuyor.&amp;nbsp;Gün bitmeden gündem yenilenmeyecek ve yenilendiğinde ben zaten orada olmayacağım. Boşa yaşıyormuş, sanki bir&amp;nbsp;kafesin arkasından bir şeyleri seyrediyormuşcasına, kendi hayatımın kontrolü bile bende değilmişcesine&amp;nbsp;bir his. Veyahut bundan daha az dramatiği ve farkında değilim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi başka bir konuyla, pek becerikli olmadığım bir konuyla devam edelim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bir buçuk sene önce bir öykü yazdım, ananem vefat ettiğinde de bu bloga koydum. Şimdi yerini bulmak, görüp üzülmek istemem. Ondan, takdiri siz Türk halkına bırakırım. Bu öyküyü ananem eline alıp okusun ve hasta yatağında bile olsa sevinsin diye yazmıştım. Farklı öykülerin toplandığı bir kitapta yer alacaktı, kitabın konusu da 80'lerde çocuk olmak idi. Hala da öyle. Hatta ve hatta ismi de "&lt;em&gt;80'lerde çocuk olmak&lt;/em&gt;" şeklinde, bence biraz inceliksiz. (&lt;em&gt;Bu noktada kitabın editörü ve aynı zamanda yazarı olan Kadir'den bir itiraz var: Kitabım isminin konusuyla aynı olduğuna dair dediğim "inceliksiz"i, kitabın tümüne, editöryal veya içeriksel bir&amp;nbsp;eleştiri gibi okuduğunu söyledi. Hemmen düzelteyim; kitabın isminin hiçbir gönderme veya referansı kullanmadan, eğilip bükülmeden, yansıtmadan,&amp;nbsp;doğrudan kendini açıklamasına, bu direktliğeydi sözüm. Kitabın kendisiyle ilgili hiçbir problemim yok, olamaz da. İlk kez bir öykümü basılı gördüm, o bakımdan benim de evladım sayılır.&lt;/em&gt;) İçinde çocukluğunu 80'lerde&amp;nbsp;yaşamış olanların hatırladığı enstantaneler&amp;nbsp;var; herkes kendinde iz bırakmış bir nesneyi, durumu anlatıyor. Tabii tahmin edileceği üzre bol bol "&lt;em&gt;biz Turbo sakız çiğnerdik, leblebi tozu yalardık&lt;/em&gt;" edebiyatı da var.&amp;nbsp;Her neyse, benim&amp;nbsp;seçtiğim şey de ananemin evi idi. Diğerleriyle beraber benimkini de basılı formatta okumak isterseniz hepinizi almaya teşvik ederim. Kitap bu ay 3. baskısını yapıyor. Sadece bir buçuk ay içerisinde bu kadar baskı yapmış olması çok güzel bir şey elbette, umuyorum&amp;nbsp;daha bile başarılı&amp;nbsp;olur. Yazarlarına (bana da) uğur getirir. İşte, bu durumu reklam olarak yazamadım ben bir türlü bloguma, nedense yudum yudum içip sindirmiştim kitabı çıkasıya. O yüzden anca şimdi yazıp, haber verebiliyorum. (Twitter hariç, oradakiler yine az reklamlı bir tweet ile önceden öğrenmiş oldular, hatta belki gizli reklam politikamdan dolayı adamakıllı öğrenemediler bile.) &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=186396"&gt;http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=186396&lt;/a&gt;&amp;nbsp;Buradan kitabın Cumhuriyet Portal'daki tanıtımını okuyabilirsiniz. Televizyon ve gazete röportajıydı, review'du bol bol yer aldı son bir ay içerisinde&amp;nbsp;basında, azıcık araştırırsanız neler neler bulursunuz. D&amp;amp;R'da bestsellerlığa bile yükselmiş.&amp;nbsp;Ama, işte, diyorum ya, ben biraz şey olduğumdan "&lt;em&gt;koş vatandaş, bak vatandaş, bende ne numaralar var vatandaş&lt;/em&gt;" yapamadım. Benim için daha ziyade bir gönül borcuydu. Hatta şu an bir tür cinnete pes etmiş, ellerimi yukarı kaldırmış halde olmasaydım daha da reklamını yapamazdım. (Bir de 3. baskı işi hafiften gurur verdi, ondan söylemek istedim belki de.)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu vesileyle anayım, yarın ananemin de birinci ölüm yıldönümü. Bu ara blog Karacaahmet'e döndü, kusura bakmazsınız artık. Kusura bamya. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-7868419814248327081?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/7868419814248327081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=7868419814248327081' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7868419814248327081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7868419814248327081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/anlat-anlat-heyecanl-oluyor.html' title='Anlat anlat, heyecanlı oluyor.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4044608769702934119</id><published>2011-01-16T20:43:00.000-08:00</published><updated>2011-01-18T16:02:35.178-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan incelemece'/><title type='text'>"I will survive" sendromu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TTPF85zmT1I/AAAAAAAABmU/9I5c0wnf4rY/s1600/willsurvive.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TTPF85zmT1I/AAAAAAAABmU/9I5c0wnf4rY/s400/willsurvive.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Arkadaki ayık arkadaşım kötü dansetmemi önleyemiyor ama bel açılınca görünen tangamı haber veriyor.&amp;nbsp;Kimbilir kaç&amp;nbsp;saat sonra da taksiden indirip&amp;nbsp;en azından kaldırıma kusmama yardım edecek. Sağ olsun. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gece hayatına atıldım atılalı en tanıdık manzara,&amp;nbsp;toksik bir bileşim:&amp;nbsp;(1) Kötü bir DJ'in kalabalığa karşı en garantili coşkuyu sağlamak için bilindik hitleri dayaması&amp;nbsp;ve (2) içkinin mayhoşluğuna&amp;nbsp;kaptırıp&amp;nbsp;kötü dans figürleri&amp;nbsp;sergileyen tüm kadınların (&lt;em&gt;hele ki geçkinleri, hele ki hafiften&amp;nbsp;kıç çaplarını genişleteni, her Pazartesi diyete başlayıp öğleni görmeden çekmeceden çıkardığı&amp;nbsp;çikolata kaplı kepek bisküvilerini lüpleteni&lt;/em&gt;)&amp;nbsp;"I will survive" çalınca bir kat daha kendilerinden geçerek, kendini yırtarcasına şarkıya eşlik etmesi. Hemen bazı izleyiciler için ekran ayarlarını düzeltelim; kadını kadına kadınca bir şirretlikle şikayetlemiyoruz burda. Maksat, bir taş atalım kuyuya, bakalım ne ses gelecek. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Polyester/jarse&amp;nbsp;bluzlarının terden koyulaşmış koltukaltı kısımlarını göstere göstere,&amp;nbsp;başını yukarı kaldırarak isyankar bir duruşla ve bunca mağruriyetle taban tabana zıt,&amp;nbsp;rimeli akmış, tükenmiş makyajınla&amp;nbsp;şarkıya eşlik etmenin&amp;nbsp;manasını&amp;nbsp;nedir?&amp;nbsp;Ne bu&amp;nbsp;şiddet, bu celal? Anlıyorum; herkesin geçmişinde&amp;nbsp;gönül bilgisayarında&amp;nbsp;mavi ekran çıkartmış&amp;nbsp;bir aşk var, ama bunun ifşası niye? Bir de vitrine koyuyorsun çürük domatesleri, bu halde dükkan kâr eder mi sanıyorsun? Neyin hırsındasın sonra? Giden gitmiş, bir süre geçmiş, gelmiş kapına işte (&lt;em&gt;and so you're back/from outer space/I just walked in to find you here/with that sad look upon your face).&amp;nbsp;&lt;/em&gt;Zafer sarhoşluğundasın, tamam;&lt;em&gt;&amp;nbsp;&lt;/em&gt;başarının şerefine, kanında pompalanan sevinç-övünç hormonlarına uy,&amp;nbsp;dağıt efendice, keyfine bak.&amp;nbsp;Üstü tozlanmış, ucu sararmış acınla gövde gösterisi yapmak, HAHAYT&amp;nbsp;diye rakibin boynu büküklüğünden güç toplamak neden? Sonra şarkının sözlerine kabaca göz atarsak, mağduriyete övgü&amp;nbsp;var bu şarkıda.&amp;nbsp;"&lt;em&gt;Düştüm, kalktım-kalkacağım sen dur hele/Daha iyi günler de göreceğim elbet&lt;/em&gt;" var. Durumu daha vahimleştiriyor kelimeye dökmek. Tepine tepine yenilgiyi,&amp;nbsp;terkedilmeyi bunca benimsemek, bir de acıdan&amp;nbsp;ekmek çıkarmaya çalışmak. Daha beteri, çocukça kıskandırmanın derdine düşmüş bir de(&lt;em&gt;and you see me/somebody new/I'm not that chained up little person/still in love with you&lt;/em&gt;),&amp;nbsp;of ki ne of.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sen unutamamışsın, ben sana söyleyeyim. Bu kafayla da sonun iyi olmaz. Durup durup "&lt;em&gt;ben şimdi napıyım? Mesaj atayım mı yani? Ne yazayım&lt;/em&gt;?"&amp;nbsp;noktasına gelirsin tekrar tekrar.&lt;em&gt; &lt;/em&gt;Bir şey değil, adamı dönüp döneceğine de pişman edeceksin. Bu kaçarsa ondan sonra yakaladığın ilk balıkla uğraş dur, evlenmesiydi şeyiydi. Ofisteki bütün kızlar evlendi, bir sen kaldın nasılsa. Aniden sümük gibi bir adamı razı edip, adam ayılmadan nikahı kıyıverirsin. Hoop, oldu bitti. Bir sene içinde bir de bebek. Sonra Sezen Aksu şarkıları mırıldanıp,&amp;nbsp;elinde rakı kadehiyle hüzünlü bakışlar. "&lt;em&gt;Nasıl düştüm bu kapana, neden evlendim NEDEN?!&lt;/em&gt;" diye kendini sorgulamalar. Hesabı başkasına kesmeler. Ben hatırlatayım işte, tren kaçmasın diye evlendin. Antreye portmanto alır gibi çocuk yaptın. Kendin başarısızlaştıkça çocuğuna yükledin tüm başarıları, o da çokbilmiş ama azokumuş ve azgelişmiş bir yaratığa dönüştü. Artık bir değil, en az üç başarısızlığın var; kendin, çocuğun, evliliğin. Kocanı saymıyorum, onun başarısızlığı&amp;nbsp;kayınvalideye yazılıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gece gece asabımı bozuyorsun vallahi.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4044608769702934119?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4044608769702934119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4044608769702934119' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4044608769702934119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4044608769702934119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/gloria-gaynor-i-will-survive-of-aman.html' title='&quot;I will survive&quot; sendromu'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TTPF85zmT1I/AAAAAAAABmU/9I5c0wnf4rY/s72-c/willsurvive.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8694784395007007547</id><published>2011-01-14T09:25:00.000-08:00</published><updated>2011-01-14T09:27:17.840-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='atraksyonel video'/><title type='text'>Man is not a bird, but you are now, Trish.</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Ananemin ölüm yıldönümüne çok az gün kalan şu günlerde, bir başka güzel insanın ölüm haberini almak çok üzücü. Keşke öyle bir yaşta olsaydık da, kendimi paralayacak kadar üzülmeye yüzüm olsaydı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Broadcast'ten Trish Keenan bugün zatürre sebebiyle aramızdan ayrıldı. Çok bağlandığım, sevdiğim bir müziği yaptığı için kendisine minnet borçluyum. Buradan da sevgilerimi, saygılarımı gönderiyorum. Huzur içinde yatsın. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Şimdi Broadcast'ten en sevdiğim şarkıyı/şarkıları bulup çıkarmaya, liste yapmaya halim yok. Oturduğum yerden başka insanların oluşları, bitişleri, gidişlerini izlemek zaten yoruyor, bugün de günlük kotamı doldurdum. "Hüzünlü davullar" diye etiketlediğim bir şarkılarını koyacağım aşağıya, elim yettiğince. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="460" height="283"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Cw78fH5qGb8?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Cw78fH5qGb8?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="460" height="283"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8694784395007007547?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8694784395007007547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8694784395007007547' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8694784395007007547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8694784395007007547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/man-is-not-bird-but-you-are-now-trish.html' title='Man is not a bird, but you are now, Trish.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-9218082532751799749</id><published>2011-01-02T12:38:00.000-08:00</published><updated>2011-01-03T15:11:26.418-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Yeni yıl(dım)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatta en özendiğim insan modeli, kendi temposuna başkalarını ve dolayısıyla hayatı uyduranıdır. Öylesi geç yaşlanır, az yıpranır. Belki de hiç yıpranmaz, sürtünme yok ki. Sürtünme, sürtüşme, yanlış anladın payı, iletişim sapması yok. Kendi hızında, azar azar yudumluyor çayını, çorbasını. Bakalım sırada ne var, diyerek. Aslında o sırada sıradaki şeyler hızla yanından geçip gitmiş oluyor, ama ona ne gam! O istemedikçe, şeylerin sırası gelmez. Her şey onu bekler. Karar verdiğinde ve eyleme geçtiğindeyse solgun, modası geçmiş sözler, milyon yıl önce yapılması gereken işler canlanıverir. Onun dünyasının gerçekliği, alternatif evren gibi açılır bizim bildiğimiz gerçekliğin yanına. Neredeyse gözle görünür olur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özeniyorum, öyle bir insan olmayı istiyorum yer yer. Gözün görme açısı nedir? 180 diyelim, yuvarlak bir rakam olsun. 150 belki. (Şu an Google'layarak öğrendim ki &lt;span style="color: black;"&gt;"&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;em&gt;İnsanların görüş alanı, toplam 180°. Ancak, binokular görüş denilen iki gözün görüş alanlarının çakışmasıyla ortaya çıkan alan 120°. Köpeklerde ve kedilerde toplam görüş alanı 150°, binokular görüş alanı 85°. Gözleri, başın iki yanında bulunan hayvanlarda toplam görüş alanı artmasına karşın binokular görüş alanı azalıyor. Atlarda toplam görüş alanı 350°, binokular görüş alanı 65°, güvercinlerde toplamda görüş alanı 300°-340°, binokular görüş alanı 20°-30°. Belki de en şaşırtıcı olan, kafasını 200°çevirebilen baykuşların binokular görüş alanının az, 70° olması. Baykuşların toplamda görüş alanı 110°'dir.")&amp;nbsp;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Peki&amp;nbsp;o halde, yalansız devam edeyim, 120 derece. 120 derecenin 120'sini de görmek şart mı? Bu insan 120'nin 20sini görüyor, o da bazen. Canı istediğinde. Kalan 100 derecede ne olup ne bitiriyor umru değil. 20 dereceyi görecek, 20 dereceyi yorumlayacak. Bir gün, canı istediğinde de 120 dereceye&amp;nbsp;belki bakacak. At gözlüğü meselesi değil, "&lt;em&gt;az görüyor çünkü sığ&lt;/em&gt;" meselesi değil. Sığ değil, sadece kendi temposunda yaşıyor. Canı istemediğinden, yoksa göremeyeceğinden değil. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir masaya oturtalım o insanı. Önüne yemeği geldi, karşısında bir başkası oturuyor. Masanın sol ve sağ tarafında ondan başka 10 kişi daha oturuyor. 10 kişinin 10'unda da ayrı hikaye var, o masada 10 dakikada 10.000 iniş çıkış yaşanıyor. Bizimki çatalını batırıyor etine, bıçağıyla kesiyor. Ağzına götürüyor. Çiğnemeye başlıyor. Karşısında oturanın tabağına&amp;nbsp;bakıyor, o&amp;nbsp;tavuk istemiş. "&lt;em&gt;Acaba tavuğu güzel mi&lt;/em&gt;" diye düşünüyor. İçkisinden bir yudum alıyor. Dizinin üstündeki peçeteyi düzeltiyor. Öbür tarafa doğru bacak bacak üstüne atıyor. Tekrar peçeteyi düzeltiyor. Bir yudum su içiyor, bardağı yerine koyuyor. Biraz da etin yanındaki garnitürden tatmaya karar veriyor. Karşısındaki bir soru soruyor bu sırada, "&lt;em&gt;efendim?&lt;/em&gt;" diye ilgisini garnitürlerin üstünden koparıp karşısındakine yapıştırıyor. "&lt;em&gt;Efendim?&lt;/em&gt;" derken, her bir harf sıra sıra sırasını bekliyor. Hızlı "&lt;em&gt;efendim?&lt;/em&gt;" değil bu. Karşısındaki sözünü tekrarlıyor, düşünerek cevabını veriyor bizimki. İlgisinin göstergesi olarak da, sorunun cevabına ilaven, tavuğu beğenip beğenmediğini soruyor. Beğenmiş. Acaba kendi yediği et mi daha güzel, yoksa karşısındakinin tavuğu mu? O an bizimki bunu düşünüyor. Etine yabancılaşıp bir parça daha kesiyor. Ağzına götürürken ilk parçaymışcasına, tadı konusunda meraklı. Güzel. Fena değil. Tavuktan iyidir. Biraz kuruca. Yine de kötü değil. Garnitüre yöneliyor yeniden. Haşlanmış kabak, karnıbahar, brokoli. Neredeyse çekirdek gibi çitlenecek dirilikte pirinçlerden bir pilav. Arada kahverengiden siyaha dönmüş arpa şehriye. Tek tük ama, yoğun değil. Tuza uzanıyor, tuzluğu yerinden alıyor. Önce elinde test ediyor, bir sallayışta ne kadar dökülüyor diye. Avucundakileri pilavına serpiştiriyor. Biraz da tuzluktan döküyor. O sırada yanındaki ani bir hareketle ve yanlışlıkla biri ayağına çarpıyor. Masanın örtüsünü kucağına doğru çekerek sanki göreceğini bilmiyormuş gibi ayağına bakıyor, öbür yöne doğru bacak bacak üstüne atıyor. Yanında oturan ve çarptığı için özür dileyen&amp;nbsp;kişiye bakıyor. Gülümsüyor, sorun değil der gibi bir hareket yapıyor başıyla. Yanındaki kişi&amp;nbsp;bir soru soruyor kulağına doğru eğilerek. Basit, cevabı açık, sadece dostluğu&amp;nbsp;pekiştirmeyi amaçlayan bir soru bu. Yeni tanışanlara özgü "&lt;em&gt;Siz ne iş yapıyorsunuz?&lt;/em&gt;" veya az tanışanlara has "&lt;em&gt;Sizinle aynı liseden mezun çok yakın bir dostum vardı, ismi Falan. Tanıyor musunuz?&lt;/em&gt;" gibi bir soru. Nereye gittiği belli olmayacak, neredeyse ağızdan çıktığına çıktığı an pişman olacak, "&lt;em&gt;yahu, benim bu sohbette işim ne&lt;/em&gt;" diye kendi kendine düşünecek bir soru. Soru değil, sonuna&amp;nbsp;nokta&amp;nbsp;konsa yeri.&amp;nbsp;Bizimki soruyu soru olarak görüyor ama; altındaki&amp;nbsp;sebebi, o sosyal mecburiyeti görmüyor. İletişmin illet-işime dönüştüğü anlar başlıyor böylece. Soranın sorduğuna pişman olacağı anlar. Çünkü bizimki ellerini masadan, çatal bıçağından tamamen çekip, uygun bir pozisyon alarak anlatmaya başlıyor. Ne iş yapıyor, birkaç saniye önce kimsenin umrunda değildi. Fakat o, tek seyircisi dahi olsa hayalinde kapalı gişe oynayan bir tiyatro oyununda başrol oyuncusu. İşini anlatıyor, fakülteyi bitirdiği seneki sıkıntıları, çalışmaya nerede başladığını, nereye gittiğini, o gidişatta neleri sezdiğini, neden yol değiştirdiğini veya yükseldiğini, kariyeri geliştikçe kendi kendine sorduğu soruları ve iç sesini nasıl dinlediğini... Karşısındaki ilk birkaç cümleyi dinliyor, sonra bizimkinin yüz hatlarını incelemeye başlıyor. Konuşma adabının gereğine göre yüzüne bakması&amp;nbsp;icap ediyor&amp;nbsp;nasılsa. Söylediklerinin içeriğini dinlemese de, bari bu durum bir işine yarasın. Böylece bizimkinin çenesi, dudakları, burnu, alnı, sol ve sağ gözü sırayla inceleniyor karşısındaki tarafından. Sonra elleri, arkasında oturanın yemeği, bir ilgi dağınıklığı anında kendi tabağı kaçamak şekilde süzülüyor. Sonra tekrardan bizimkine dönüyor bakışlar; ağzı, dudakları bir daha, bu sefer daha dikkatle&amp;nbsp;inceleniyor. En sonunda pes edip dinlemeye çalışıyor yeniden bizimkini, samimi bir ilgiyle eğilmek istiyor söylediklerine. Ama yine yenik düşüyor konunun kişiselliğine, alsız pulsuz sunumuna. Doğal bir şekilde söz bölünüyor,&amp;nbsp;aniden beliren garsonun&amp;nbsp;omuzlarının üstünden uzanıp sorduğu "&lt;em&gt;başka bir isteğiniz var mıydı?&lt;/em&gt;" sorusu üzerine. Herkes yine yemeğine dönüyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tüm bunları yazmak on dakikamı aldı. Bizimki on dakikayı aynen böyle, bu hızda yaşadı. Halbuki başkaları, mesela benim gibiler o on dakikayı bir ömür gibi yaşadılar. Fazla belli etmeden laf sokuşup bir anda küsüveren çifti, garsonun mini etekli kızın başında uzun süre durduğunu, birinin sürekli tabağındakini çatalına alıp geri düşürdüğünü ve bu esnada gömleğine yemek yağı&amp;nbsp;sıçrattığını, bir diğerinin telefonda kardeşiyle konuşurken sesini değiştirdiğini, çocuksulaştığını hep gördüler. Lafa girmeye çalışırken sesi duyulmadığından sözü eziliveren adamı, az şey bildiği halde çok konuşmak isteyen kadını, o kadının az şey bildiğini bildiği halde onu dinlemeyi çok seven bir diğerini, çocuğuyla ilgilenmediği için bir anlamda ortalığı çocuk gürültüsünden bir tüfekle&amp;nbsp;tarayan anneyi ve sevimsiz çocuğunu, o sevimsiz çocuğa "&lt;em&gt;allah bağışlasın, çok sevimliymiş, canım&lt;/em&gt;" diye el uzatanları, çocuğun taşkın ve ağzına büyük gelen laflarına koyu kahkahalarla gülen sevimsiz adamı, hepsini gördüler. Erkenden yemeğini bitirmiş, gözleri yarı kapalı oturanı, müziğe şarkının sözlerini bilmediği halde sadece sesli harflerini tahmin etmeye çalışarak eşlik edeni, hepsi, hepsi benim gibilerin hayatının o anını doldururlar. Tabağımdaki et hiç bitmez, soğumadan bitmez en azından. Bir şey ve her şey bir diğeriyle yarışır, öne geçer. Hepsini büyülenmiş gibi izlerim. Şaşarım. Etrafımdaki tüm bu cahilliğe, bilgeliğe, bilmişliğe, körlüğe, saçmalığa, duygusallığa ve kabalığa, sözde ve özde kibarlığa, insancıllığa, tuhaflığa, gerçekliğe. Her renge. Ne biçim bir şey yaşamak, diye düşünürüm. Yaşamanın hiçbir alternatifi yok, yaşarken. Sigarayı bırakmak gibi değil bu iş. "&lt;em&gt;Bir de öylesini deneyelim&lt;/em&gt;" denecek iş değil. Sevgi dolmam, nefret dolmam, hüzün dolmam, teker teker hiçbir şey dolmam. Tümü benim içime dolar. Ne renge gireceğini bilemeyen bukalemun olurum. Yerimde duramam. Çeşitliliğin göz boyayıcılığında kendimi kaybederim. Sadece üç renge indirgemeye çalışırım durumu, kolay anlayayım diye. "&lt;em&gt;İyi, kötü, çirkin&lt;/em&gt;" diye kategorize etmek&amp;nbsp;isterim. Böylelikle hislerimin yuları elimde olacak, kime karşı ne hissedeceğimi bileceğim.&amp;nbsp;Fakat bazısı olur, bir kare olur, tam bilemem hangi ismi vermeliyim. Emin olamam. O an kötü desem, sonraki an içim ısınır veya tam tersi. Böylece sofradan kalkılır, eve giderim. Masadaki diğer on insan da içimde benimle beraber gelmişlerdir. Beraberce yastığıma baş koyarız. Tüm gece rüyamda onları anlamak için çalışmaya devam ederim.&amp;nbsp;Onları anlamam yücelikten değil, meraktan değil,&amp;nbsp;bir reflekstir. Kendimin ne olmadığını anlamak için, içten gelen bir çabadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yıllardan bir şey istemeyi,&amp;nbsp;peçeteye istek parça yazmayı bırakalı&amp;nbsp;çok oldu.&amp;nbsp;Ortaokulda aynı Cosmopolitan Aralık sayısı özel yeni yıl dosyası düzeyinde&amp;nbsp;listeler yaptığım olmuştu, ama o listeler de "&lt;em&gt;kızım sana söylüyorum, gelinim sen duy&lt;/em&gt;"&amp;nbsp;mesajlıdır bir yerde. Yazayım ki kendimi&amp;nbsp;zapturapta alayım, gibi. Neyse, konumuz o değil de, bir imkanım olsaydı, bir hediye paketi içinde bana bir şey sunulacak ve bu şey bana bambaşka bir kişilik verecek olsaydı işte böyle bir adam olmak isterdim. Kendi hızında yaşayan adam. Saatte 10 kilometre. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-9218082532751799749?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/9218082532751799749/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=9218082532751799749' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/9218082532751799749'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/9218082532751799749'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2011/01/yeni-yldm.html' title='Yeni yıl(dım)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1006957416191530734</id><published>2010-12-17T07:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-17T13:10:59.345-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='benzeyen benzeyene'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Assolistler yalnız uçar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eski assolistlerin en ünlülerine bakıyorum da, hepsi yalnız. Evlenmiyorlar zaten, birlikte yaşıyorlar veya tek başlarına kalıyorlar. Belki "Kalmak" doğru kelime değil. Terkedilmiyor, bırakılmıyor, tek başına olmayı kendileri seçiyorlar kimbilir. Aklıma geldi hemen; senelerdir arkadaş arasında yeri geldikçe tekrarladığım bir cümlesi var Seda Sayan'ın, artık bağlamından koptu, bize özgüleşti gerçi: "&lt;em&gt;Bugün bir Seda Sayan'ı taşımak kolay değil&lt;/em&gt;". Cümledeki anafikri benimseyeceğim müsadenizle. Belki o anlamda taşımak kolay olmadığından yaşı küçük sevgililer, evliliksiz iş adamıyla beraberlikleri falan gırla gidiyor. Evlense, adam "&lt;em&gt;çalışmayacaksın&lt;/em&gt;" diye ümüğüne çöküyor. Bir de hep böyle içlerine kapanık, kırılgan, durgun halleri var. Eski topraklıktan kaynaklanan bir ağırlık, hanımefendilik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İçlerinde en klas Emel Sayın bana kalırsa. Abacı'yı da seviyorum, ama o yaşlıca. Onu bu kategoride ele almayayım. Hüner Coşkuner'i geçelim. Tribünlere oynayan Muazzez Ersoy'u da karışık hislerle severim. Hafif kafası güzel gibi söylüyor, o yönünü sevmiyorum. Gerçi Ersoy'un magazin yönü daha kuvvetli. İstemese de dillere düşen ve fakat sadece birkaç ay süren bir evlilik geçirdi İsmet Özhan'la, benden başka hatırlayan var mı emin değilim. Hele bu evliliğe dair Pazar gündüz vakti yayınlanan bir magazin programından aklımda kalan görüntüleri anlatsam... Eşofmanlar içinde İsmet Özhan ve yeni eşi Muazzez Ersoy bir bahçede, salıncak başında ropörtaj veriyorlar. Saçı makyajı yapılı, ama spor giyimli Ersoy zaten başta göz yanılması gibi geliyor. O dönem İsmet Özhan aktif dinamik heyecanlı, bir hopluyor, zıplıyor, karısının omuzundan tutuyor, hop salıncakta oturtup sallıyor falan. Muhabir "&lt;em&gt;hep böyle sportif misinizdir? beraber mi egzersiz yapıyorsunuz?&lt;/em&gt;" gibi çıtırçerez sorular soruyor, Muazzez Ersoy akşamdan kalma tavırlarıyla "&lt;em&gt;yok, benim sporla işim olmaz&lt;/em&gt;" gibi cevaplar veriyor. İsmet Özhan yerinde duramıyor, "&lt;em&gt;ben onu alıştırıcam, hep beraber spor yapıcaz&lt;/em&gt;" diye kendi kendine halleniyor. Hızını alamıyor, "&lt;em&gt;sigara içiyor, bıraktırıcam onu da, sağlıklı bir hayat yaşıycaz&lt;/em&gt;" diye tutturuyor. Muazzez Ersoy ağır abi gibi haddini bildirirerek "&lt;em&gt;yok, o kolay değil işte, o da benim zevkim&lt;/em&gt;" deyip, anne tavırlarıyla savuşturuyor İsmet'i. "&lt;em&gt;Yok, bakın iddiaya giriyorum, Muazzez sigarayı bırakacak&lt;/em&gt;" diye sürdürecek gibi oluyor İsmet, Muazzez "&lt;em&gt;hadi canım, hadi&lt;/em&gt;" geçiştirmeleriyle konuyu kapatıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu görüntüleri izledikten sonra zorla evlendirildiklerini düşünmüştüm. Muazzez Ersoy'la "Kalbimi kıra kıra" şarkısının klip çekiminde tanışan İsmet oracıkta aşık olmuştu, jet teklifiyle evlenmişlerdi de, sanki bu evlilik tek yönlüydü. Muazzez bu evliliğe adeta atanmıştı, mecburi hizmet gibi kadife eşofmanla görüntü vermekle yükümlüydü. Öyle höt zöt ağır abilerle şimdiye kadar kimbilir ne serto ilişkiler yaşamıştı, belki "&lt;em&gt;yürek kuşum artık bir dala konsun, dinlensin&lt;/em&gt;" diye niyet etmişti. Niyetini bilemeyiz. Ama beraber ahenksiz duruşları çok tuhaftı. Nitekim sonra Ersoy Özhan'ı boşboğazlığı yüzünden terketti. Özhan da, o sağlık topu Özhan, o yerinde duramayan, Muazzez'e sigara bıraktırmaya and içen Özhan da on-yirmi kilo verip sigaraya başlamaz mı! Anacım, başımıza tiryaki kesilmez mi! O saçlar efkardan beyazlamaz mı! Hatta şimdi İsmet Özhan diye aratınca karşıma çıkan bir haberde okuduğuma göre &lt;a href="http://www.haberler.com/ismet-ozhan-mezarci-oldu-haberi/"&gt;Londra'da mezarcılık&lt;/a&gt; yapmaz mı? Neye niyet neye kısmet. Aklımda yer eden bu evliliğe dair bilgi kusmukçuğum da burada dursun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, esas kadınımıza, seneler geçse de güzelliğinden fire vermeyen Emel Sayın'a gelelim. Dün bir fotoğrafıyla farkettim, bu kadında bir Cate Blanchett quality'si var. Cate çok&amp;nbsp;bir şey&amp;nbsp;olduğundan değil de, hani esaslı oyuncu, karakterli yüz&amp;nbsp;falan deniyor ya. Kendimce övüyorum Emel Sayın'ı. O duruşta, edada benzer bir şeyler var. Sonra tüm albüm kapaklarına baktım netten, hepsi sadecik, italik elyazısıyla ismi yazan tertemiz kapaklar olmuş. O şatafat, o koşturmaca, düğün makyajları falan yok. Klas var. Hemen diziyorum buraya. Takdir Türk halkının.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuA7nTq1xI/AAAAAAAABk4/pE110sGZQws/s1600/EMEL%25252%257E1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuA7nTq1xI/AAAAAAAABk4/pE110sGZQws/s320/EMEL%25252%257E1.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuA_XlhTXI/AAAAAAAABk8/r7zoMNT_3qE/s1600/cate.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuA_XlhTXI/AAAAAAAABk8/r7zoMNT_3qE/s1600/cate.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Vallahi benziyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuBwB1v3aI/AAAAAAAABlA/FUd-qV5d-j4/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuBwB1v3aI/AAAAAAAABlA/FUd-qV5d-j4/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuByqdbAEI/AAAAAAAABlE/nDxK5mH3k2I/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuByqdbAEI/AAAAAAAABlE/nDxK5mH3k2I/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Şu şakacıktan bebek yazısı gibi duran şeye bakınca, bu albüm doksanlarda çıkmış olmalı. Doksanların lüzumsuz şımarıklığı var.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCAxvx88I/AAAAAAAABlM/friwMkk3fFw/s1600/EMEL%25252%257E1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCAxvx88I/AAAAAAAABlM/friwMkk3fFw/s320/EMEL%25252%257E1.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;En sevdiğim poz. Kendi avatarımla da özdeşlik kurdum. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuEvLQQPmI/AAAAAAAABlo/xiazxi2xwF4/s1600/Foto.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuEvLQQPmI/AAAAAAAABlo/xiazxi2xwF4/s1600/Foto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Tabii onunki çok havalısı. Tek bilekten bükülmüş el kısmı benziyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Sonracığıma...&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCFe9WOsI/AAAAAAAABlQ/qm-RDLmQokY/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="301" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCFe9WOsI/AAAAAAAABlQ/qm-RDLmQokY/s320/Emel+Say%25C4%25B1n+4.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCJvpBJDI/AAAAAAAABlU/fF-9PzLIE0w/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+5.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCJvpBJDI/AAAAAAAABlU/fF-9PzLIE0w/s320/Emel+Say%25C4%25B1n+5.png" width="305" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCNlQvqbI/AAAAAAAABlY/s63r-XZvEgU/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+6.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCNlQvqbI/AAAAAAAABlY/s63r-XZvEgU/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+6.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCSML3RaI/AAAAAAAABlc/ljGvLTlPtqU/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="291" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCSML3RaI/AAAAAAAABlc/ljGvLTlPtqU/s320/Emel+Say%25C4%25B1n+7.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCUY4KBaI/AAAAAAAABlg/SMB9_L2RdHo/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+8.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCUY4KBaI/AAAAAAAABlg/SMB9_L2RdHo/s320/Emel+Say%25C4%25B1n+8.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Şunda da bi seksenler sonu, doksanlar başı sezdim. "Emel Sayın" yazısının italikten bold caps'e hesapsızca geçişi, havaifişeklerle görselleştirilmiş şatafat merakı. Soldaki nazar boncuklu şımarık "Yaşar" logosundan falan dolayı da neredeyse eminim, bu albüm de doksanlar işi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCkH5EKMI/AAAAAAAABlk/s9EMF-xl01Y/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+9.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuCkH5EKMI/AAAAAAAABlk/s9EMF-xl01Y/s1600/Emel+Say%25C4%25B1n+9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Bize de böyle havalı, efil efil bir bitiriş yakışır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1006957416191530734?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1006957416191530734/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1006957416191530734' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1006957416191530734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1006957416191530734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/12/assolistler-yalnz-ucar.html' title='Assolistler yalnız uçar'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQuA7nTq1xI/AAAAAAAABk4/pE110sGZQws/s72-c/EMEL%25252%257E1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-215225773486866069</id><published>2010-12-14T13:50:00.000-08:00</published><updated>2011-01-02T20:30:19.213-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beni Türk televizyonlarına emanet ediniz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Acun sevmemek neye işaret ediyor?</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQfW005OiUI/AAAAAAAABkw/_uiKN48E8c8/s1600/ACUNLC%257E1.JPG" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQfW005OiUI/AAAAAAAABkw/_uiKN48E8c8/s1600/ACUNLC%257E1.JPG" n4="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Bu umursamaz gibi, "&lt;em&gt;sıkıldım senden amaan uf&lt;/em&gt;" der gibi, adeta ilişkinin son döneminde kızın yaptığı kıskançlıklardan baymış erkek ifadesinin büyük hastasıyız Acun ağbiy. Hamdi ağbeye de selamlar. Yok, yok, telefonu vermene gerek yok, sen deyiver selamımı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Acun Ilıcalı'yı ne gibi düşünmek lazım aslında biliyor musun; lisede arka sırada oturan, hocanın her dediğine cinsel göndermeli şakalarla/imalarla cevap veren (tutmak, kavramak, koymak gibi kelimelerin edebi metinde geçmesi üzerine mesela), teneffüs oldu mu "&lt;em&gt;beyler!!! beyler!!!&lt;/em&gt;" diye ünleyerek başka sınıflara koşturarak giren, öyle bir hızla giren ki, kapıyı duvara çarpan ve en ön sırada toplaşmış, fısır fısır dedikodu yapan kızların bu sesle yüreğine indiren bir delikanlı; alnı hep terden parlak, elinin ayağının ayarı olmayan, buram buram hormon, traş losyonu ve arka bahçede içilmiş de taze söndürülmüş sigara kokan bir delikanlı. Ama bir kontekstin içine çekip "&lt;em&gt;Acun ve Türk televizyonlarında asortik yarışmacı fetişi&lt;/em&gt;", "&lt;em&gt;Acun ve kankaları: Caddede gezen Fenerbahçeli ve polo yakalı genç Türk erkeği&lt;/em&gt;" falan gibi şeylerin içinde yorumlayınca da enteresan olabilir. Yine de, hiçbiri iştahımızı "&lt;em&gt;Acun ve cehaletine rağmen paranın canına okuması&lt;/em&gt;" kadar çekmiyor. İşte bu konu başlıbaşına sosyolojik tespitler geçidine sebep olur, irili ufaklı bir sürü tespit Acun Ilıcalı'nın şahsiyetinden ziyade Türk insanının başkasının zenginliğini çekememesi üzerine yapılabilir. Çünkü bir diğerinin fazlaca para kazanmasını hep "&lt;em&gt;oturduğu yerden&lt;/em&gt;" şeklinde görmeye ve dolayısıyla haksız bir kazanç olduğunu düşünmeye alışmışız. Para kazanılması için uzun yıllar okul sıralarında dirsek çürütülecek veyahut alaylı olmak için birilerinin yanına çırak girilecek. Güçlükler, acıyı bal eylemeler ardından gün gelecek, ki o gün mid 50'lerde gelecek, biz de o paranın hakedilmiş olduğuna kanaat getireceğiz. Arkada asılı diplomasıyla, mühendisliğiyle, avukatlığıyla, meslek birlik odalarına ödenmiş aidatlarıyla o insan haklı zengin. Halbuki dünyanın düzeni artık bu değil; medyanın, (lüzumlu/suz) bilginin, iletişimin (daha doğrusu kendini aktarmanın, kendini sergilemenin, "&lt;em&gt;ben anlatayım sen dinle&lt;/em&gt;"nin), kölesi olmuşuz. Bu köleliklerden bir sürü meslek icat edildi ve oturduğun yerden para kazanmak aklandı artık. Yanlış/adaletsiz bir sisteme göre aklanmış bile olsa, bu sistemi eleştiriyor bile olsan, değil mi plazalarda yüksek topuklularınla, kösele pabuçlarınla sisteme can veriyorsun, o zaman çapını gör, anlamaya çalış şu işi yahu! Kuru kuru sistem karşıtlığıyla ömür geçmez. Fak dı sistım da, o sistemin içinde duruyorsun. Sisteme bir şey oldu mu, dolar düştü mü, altın fırladı mı, paradan onbeş sıfır atıldı mı canından can çıkıyor.[1] Hem artık oturduğu yerden para kazanmak bir hakaret değil, bir tercih, yeni oyunun kurallarını bilene.  &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Acun Ilıcalı'nın variyetinin hak-lı/sızlığı eleştirilecekse eğer, önce paranın kaynağına bakmak lazım: Bu insanın mesleği nedir? Yapımcılık, yer yer sunuculuk. Sunuculuğu artık zevki için yaptığına göre asıl mesleği, televizyon yapımcılığı, neleri gerektiriyor? En basit haliyle, düşünebildiğim kadarıyla düşünüyorum. Yapımcılık, yani yapımları satınalımcılık, bir televizyon programının formatına parayı basıp Türkiye'ye getirmecilik. Acun, &lt;em&gt;Survivor&lt;/em&gt;'ı, &lt;em&gt;Açtırdın Kutuyu&lt;/em&gt;'yu, &lt;em&gt;Zor Gibi Görünen Basit Sorunun Cevabını Bilen Beri Gelsin&lt;/em&gt;'i formatını satın alarak Türkiye'ye getiriyor. Yani para peşin cebinden çıkıyor, kimse korkmasın, bankadaki parası ilk etapta eksiliyor. Sonra bu programlar yayınlanmaya başlıyor; tutuyor-tutmuyor-ataçla tutturuluyor, Türk öff ve ayyhdetlerine uydurularak. Yayın süresince araya reklam sokuşturuluyor, o reklamları verenler belli miktar para ödüyorlar. Sonra masraflar düşülüyor herhalde; kanalın, kameramanın, makyözün, çaycının, yönetmenin parası veriliyor. Sonra geriye kalan para da Acun'un banka hesabına gidip yatıyor. Acun bir anlamda parasını işletiyor, yatırım yapıp faiziyle geri alıyor. Böyle böyle, yapımcılar başarılı formatın kokusunu en erken almak için pusuda beklerken, yabancı televizyon kanalları da kıymetli yapımlarının formatlarını başka ülkelerdeki kanallara ihraç edip işlerine bakıyorlar. Yüzyıl öncesi gibi geliyor ama Susam Sokağı'ndan ışınlanmış gibi duran kuklamsı Doğa Bey vaktiyle BBG formatını Türkiye'ye getirmişti. Armağan Çağlayan'ın bitmeyen Popstar serisi de, ithal edilmiş bir formattı.  Yani uzun lafın kısası: Yapımcı eşittir parayı basmacıbaşı. Kimse diplomasına, lise karnesine falan bakmıyor. Halbuki Acun herhangi bir üniversite eğitimi, master kastırmasına gerek olmayan bir işte (yapımcı) başarılı olduğu halde, Türkçe okuma yazma oranının bile yüzde eksi beş olduğu bir ülkede İngilizce konuşamıyor diye aşağılanıyor. Aşağılayan insana bakıyorsun, derme çatma İngilizcesiyle Facebook'ta, Twitter'da ileti paralıyor, kaşı gözü yarıyor. E bu ne? &lt;em&gt;Kör köre ce demese körün bağrı çatlarmış&lt;/em&gt; hesabı. &lt;em&gt;Dinime tan eyleyen bari müslüman olsa &lt;/em&gt;vak'ası. Kültür Bakanlığı'na bağlı İngilizce'yi en güzel konuşmadan sorumlu müsteşar falan mı bu adam ağbiyciğim? On sene önce sahilde turist kızlara "&lt;em&gt;esküzmi, havaryu, eheheööehehe&lt;/em&gt;" diye başlayıp "&lt;em&gt;duyuheveboyfren? reli? verizhi?&lt;/em&gt;" düzeyinde gelişen ve Türk erkeğinin her ülkede, her ırktan rahime giden yolu rahatlıkla bulacağı varsayımına dayanan bir program hazırlıyordu işte. Ne istiyorsun, TOEFL'a mı sokalım? Sonradan o sahil formatını deneyen başkaları tutmamış, en azından bu konuda öncü olmuş. Sığsa da izlenmiş, izlendiği için daha çok para kazanmış. Arkasında sosyetik babası yok, dayısı yok, amcası yok, kanal sahibi görümcesi yok, kendi kendine hırto bir gençliğin sesi olmuş işte. Hangi gençliğe bakıp Acun'u beğenmiyorsun sonra, adama sormazlar mı? Gençlik dediğin elinde Zara poşetiyle gezen gömlekli delikanlılardan ibaret bir ordu, hangisini Acun temsil etmiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Haksız yere çok kazanılan para&lt;/em&gt;" iddiasına biraz da şuradan, karşılaştırmalı edebiyatla bakmak lazım: Mehmedalibey, mesela, senelerdir her gece program sunuyor. Özellikle Çarkıfelek isimli programa Tarık Tarcan'ın ardından fevkaladenin fevkinde bir seviyesizliği taşıyıp getirdi. Canlı yayında yanlışlıkla ve kasten küfretmesi olsun; yarım akıllı, zihinsel özürlü kim varsa toplayıp tiklerini/tıslamalarını/kötü danslarını sergiletmesi, donlarını indirmesi olsun her olası ucuz yola saptı. Arkası da var; İbrahim Tatlıses'in kankası, Kıbrıs otellerinin göz bebeği falan. O zaman insanın aklına geliyor; onun da Acun kadar aklı olaydı, o da bir medya devine dönüşeydi ya, tutan mı vardı? Kumarda hortumlattıklarını kenara atsaydı, kendi programını yapsaydı en azından. Başkasının programında amaç değil araç olacağına. (&lt;span style="font-family:Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Burada bir parantez açmam lazım, sonsuzluğa uzanan: Zaten Memedalibey'in de foyası çıktı meydane. O da İbo'su gibi programının bitişini kasten hazırlayanlardan. Onuncu sınıf cinsel göndermeli fıkralar, şakalar, başta bahsettiğim "&lt;em&gt;koydum mu/girdi mi/tuttun mu&lt;/em&gt;" lise espirileriyle ısıttığı stüdyoya, bir kısım medyanın cansuyunu teşkil eden "&lt;em&gt;tehlikenin farkında mısınız&lt;/em&gt;"cılık fışkırttı bir süre.  Her sözünü alkışlayan yarım akıllı seyircilerine olur olmaz yok yere çıkıştı, sanki sözünün aksini iddia eden, karşı çıkan varmış gibi "&lt;em&gt;Hayır efendim, hayır, bu millet oyuna gelmeyecek! Bu millet kan-top-tüfekle, canını toprağa gömmekle bugünleri kurdu. Bu millet var ya bu millet, bu oyunun hep farkında!&lt;/em&gt;(?)" falan diye muhalifpipiliklerle ortaya döküldü. Baktı lafını ciddiye alan yok, "&lt;em&gt;beni tehdit ediyor bu hükümet!!!&lt;/em&gt;" diye taklalara girdi. &lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Mehmedalibey'in muhalefetliği de o biçim, belin hemen bir karış altında ikamet eden şakalarıyla öyle bir güç ki, korku saçıyor, tehditle şımarık ağzı anca susturuluyor. Ulan, tehdide ne gerek var, at üçbeş önüne, bak nasıl da neşeleniyor. At bir sakal! Kah çorba parası, kah üç dul karısının nafakası.&lt;/span&gt; Taksicinin, manavın, küçük esnafın günlük geyiğinden eksik olmayan tüm klişelerle biraz da o protest sanatçı olmayı denedi işte, bir tur bindi hevesini aldı ağbisi. O da olmayınca Güner Ümit'in başını yakan ve başını yaktığı herkesçe bilinen espirisiyle şimdilik televizyona veda etti. Bizim için farketmez gerçi, pırt diye unuturuz. Annemden görüyorum; önceki gün sövdüğüne, sonraki gün gülüyor. Alışıyor. Eve geliyor, yüksek ses ve ışık bombardımanı haberleri seyrediyor önce. Sonra lokomotif halinde diziler seyrediyor. Ki bu aralar Türkiye'de en popüleri "&lt;em&gt;Hüzün gofretleri&lt;/em&gt;" isimli dizi. Bilmeyenine kısaca konuyu özetleyeyim: Her kapı çaldığında babasının geldiğini sanan küçük Osman (ki ben yetim veya öksüz sanıyordum, ikisi de değilmiş) koşturuyor, kulbu çeviriyor, açıyor, aaaa meğersem başkası gelmiş. Bunun üzerine sürekli lise formasıyla dolaşan ve okuldaki koro çalışmalarında sadece Santa Luçiya'yı okuyan abisi ve ablası elele verip bunu bakkala götürüyorlar. Osman'ın hayalkırıklığını yatıştırmak için çeşitli gofret ve çukulatalar alıyor, o kenarda her şeyden habersiz çocuk sevinciyle yerken durumun kritiğini yapıyorlar. Bu çocukların bir de kaptan olduğunu unutmayalım diye günlük hayatta da denizci şapkasıyla gezen bir babası ve babasının da Türkçe konuşamadığı için üstüne şimşekleri daha çok çeken sarışın bir metresi var. Osman'ın garibanası ise Türk malı. Bu arada kaptan baba, eski Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi, radikal kötü, çok kötü bir insan. Zaten dizi eski zamanda geçiyor, o yüzden dönemin modası bu kadar kötü olmak olabilir. Baba bunları evden atıyor, metresi eve getiriyor. Metresle mumlu akşam yemekleri, tangolar falan. Çilekeş Ha un ele ana'ya ise ucundan koklatmıyor bile. Cefakar ana evlatları için mahpuslara mı düşmüyor, kimbilir şimdiki bölümlerde belki de hayat  kadınlığı mı etmiyor, hepsi caiz. Evlat için yapılan orospuluk caizdir, Binbir Gece ve Bergüzar Korel'in gözlerini pörtlettiği müthiş oyunculuğuyla bunu öğrenmiştik. İşte, onun yetmişlerde geçeni bu dizi. Sonunda herkes biliyor ki kaptan eve dönecek, garibanamla barışacak, çocuklar Santa Luçiya'yı söyleyerek metresin bir sopanın ucuna takılmış cansız başıyla yerleri viledalayacaklar. Olsun. Yine de arada yüz bölümlerce gerilim müziği, yanlışlıkla odaya girip bir manzaraya tanık olan elti, kapı önünden geçerken bir sırrı duyuveren komşu kızı belirmeli ki içe sinsin. Tüm Türk hanımları kaptanın eve dönmesini bekliyor, ki kendi vakalarında gerçekleşmeyen şey gerçekleşsin. Gerçek hayattaki evlilikleri onarılmış gibi olsun. Veya tutkusuzluktan yakınanlar "&lt;em&gt;uuu, evlerden uzak, öylesi de var be kardeş&lt;/em&gt;" diye patates çuvalı kocalarına o gece daha sıkı sarılsın.) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adeta paraşütleşmiş, kocaman parantezi güzelce katlayıp, asıl meseleye gelelim. Akşam oldu mu haberlerin gümpatından temizlenmek istiyor insanlar. Eskiden radyoda yayınlanan tiyatrolar var imiş, şimdi de televizyondaki tiyatrolara sarılıyor. Diziler, dizi bitti mi interaktif kötü komediler; &lt;em&gt;Her şey çok komik olacak&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;Çok komik hareketler bunlar&lt;/em&gt; başlıyor. Sonra Beyaz'ın uysal ve ölçülü espirileri ve Okan Bayülgen'in old fart alterliğiyle, Ekşisözlük kadrosuyla cilaladığı modası geçmiş tespitleriyle gençlerin gazı alınıyor. Sonra da kadın-erkek-genç-yaşlı-küçük-büyük-ihtiyar herkes gidip yatıyor. İşte, aralarda bir yerde, Acun'un tatlı-ekşi soslu yarışma programları var. Yarışma halinin kendisinden çok, yarışmacıların kişiliklerinin pazarlandığı reality show tadında yarışmalar. İzlerken "&lt;em&gt;kazanacak mı, kazanmayacak mı&lt;/em&gt;"nın değil, "&lt;em&gt;var ya o adada çok şerefsizler var, yüreği şerefsizlikle sotelenmişler var, inşallah benim adayım kazanacak&lt;/em&gt;" diye kişiselleştiriyor durumu seyirci. Arabeskize ediyor. Kutudan para çıkma yarışmasını, "&lt;em&gt;ayy içine 13 doğuyormuş ama 23'ten ve arkasında duran Hülyacığından da güzel bir elektrik alıyormuş bak&lt;/em&gt;" diye izliyor. Kaderkısmetize ediyor. Canlı Para isimli, çok basit sorularla büyük paralar kaybetmece yarışmasında da iki sorunun arasında geçen 45 dakikada yarışmacı ikilinin duygusal hayatları ve aile çalkantılarına dair her şeyi  öğreniyoruz, robot sunucu çocuğun aksi yöndeki çabasına rağmen (Hal 9000 sunsaydı şu yarışmayı ya). Psikanalize ediyor. Ee, yani ortada bir senaryo yokken filmin büyüğünü çeviriyor Acun. İnsanı doğasına bıraktığında en güzel hikayeyi yazmaya meylettiğinin farkında. Farkında değilse eğer, içgüdüsel olarak prim yapanı keşfetmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Acun'a diş bilemek, Türkçe popu küçümsemekle benzeşen bir tepki gibi geliyo bana. Yani nedir, gerçeğinden kopuk gençliğin ergen diretmeleri. "&lt;em&gt;Hayır, dünya benim istediğim gibi olacak işte!&lt;/em&gt;" tutturması. Veya daha kötüsü: "&lt;em&gt;Tüm bunların ötesinde tam bizim istediğimiz gibi bir dünya var zaten, biliyorum&lt;/em&gt;" diyerek bilmişçe durduğu yeri yok saymak. Halkının gerçeğini inkarla örtbas edip, şıklaştırmak. "&lt;em&gt;Acun çok cahil&lt;/em&gt;", "&lt;em&gt;Türkçe pop da çok amele&lt;/em&gt;" diye ağız yırta yırta gülmek. Bu blogda Türkçe popa da laf söyletmiyorum, malum. Her türlü elitizme karşıyız, HOCAM! İyi niyetli elitizm olmaz, elitizmin her türü dayatmadır. Ondan, bu Acun'a veya Türkçe pop'a, magazin figürlerini yok saymak falan çok ayıp geliyor bana. "&lt;em&gt;Eve giderken annesinin açtığı telefon üzerine bakkala uğrayıp ekmek-yoğurt alan insanların metalciliği-pankçılığı olmaz&lt;/em&gt;" diyordum on sene önce, düşüncelerime şöyle bir yoklama çekince görüyorum ki hala aynı şeyi düşünüyorum. Böyle kendi ülkendeki popüler kültüre yabancılaşmaya lüzum yok. O yüzden Acun'u parmakla gösterip bir neslin koftiliğini işaret etmek için kullanmak faydasız. Acun'un yapımcı olmayan/olamayacak 40 milyon kopyası var Türkiye'de, ve yapımcı olmadıkları ve para kazanmadıkları için Türkiye çok daha güzel bir yere dönüşmüyor. Bilgilerinize selam ve arz ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Kısa yoldan "fak dı sistım" diyip, içini rahatlatanlara dair çok sevdiğim Hevesli Bardak'tan çok sevdiğim bir tespit: &lt;a href="http://heveslibardak.blogspot.com/2010/08/beyaz-yakal-koleler-duzeni.html"&gt;http://heveslibardak.blogspot.com/2010/08/beyaz-yakal-koleler-duzeni.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-215225773486866069?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/215225773486866069/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=215225773486866069' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/215225773486866069'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/215225773486866069'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/12/acun-sevmemek-neye-isaret-ediyor.html' title='Acun sevmemek neye işaret ediyor?'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TQfW005OiUI/AAAAAAAABkw/_uiKN48E8c8/s72-c/ACUNLC%257E1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2108750992862907262</id><published>2010-12-03T10:08:00.000-08:00</published><updated>2010-12-14T13:54:10.340-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='konçerto'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='merika&apos;da hayat'/><title type='text'>Damon değil Demon / The Dise'da ilk konçerto</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Badly Drawn Boy diye diye tam on yıldır bağrımızın orta yerinde misafir ettiğimiz o bereli-sakallı, o mütevazi duruşlu, o bir partide görsem "&lt;em&gt;gel, gel, bak seni kiminle tanıştıracağım&lt;/em&gt;" diye büzüşüp kaldığı koltuktan kurtarıp yalandan sohbete dahil edeceğim adam basbaya star kaprisiyle donanmış, kan kusturaç, ölüm makinası çıktı. Öyle böyle de değil, Britiş'in fendi goygoy Merikanları yendi o gece. Peki perde arkasında neler yaşandı? &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Önce hemen mini havamı atayım: ("Ulan neyin havasındasın, daha dün &lt;em&gt;Havar havar havar havar, komşular havaaar&lt;/em&gt; diye ağlıyordun" diyecekleri yangın çıkışından stüdyo dışına alalım) Badly Drawn Boy'u mahallemde izledim. İstanbul ölçeğine uyarlarsak Kozyatağı Güllüoğlu Baklava'nın orada Badly Drawn Boy izlemiş gibi diyeyim. Evet, havamı attığım konusunda mutabıksak arka taraflara doğru ilerliyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bilette konser saati diye sekiz yazıyor, sekizi on geçe yetiştik. Kolumuza fosforlu sarı bantlar taktırdık, elimize anca özel ultramegaturbo makina tutunca yazdığı görülen bir stamp basıldı, içeri geçtik. İçeri dediysem ortams Kadife Sokak Buddha bar veyahut onun yanındaki bardan farksız küçüklükte. Bir avuç insan öyle ellerinde biralarla armut gibi duruyor, klasik ısınma turları cinsi bir müzik çalıyor. Heyecanım seyreldi, yerini "&lt;em&gt;bakalım Merikanlar haftaiçi konserde nasıl eğleniyor&lt;/em&gt;"a bıraktı. Akşam Sanat'tan çıkıp gelmiş kolyeli kızlar, nafile çırpınışlarda geçkin gömlekliler ve yaşadıkları öğrenci şehrine ne geldiyse giden sosyal-ist etkinlik kuşlarını makul uzaklıktan izledim. Bir süre sonra sahneye bir oğlan çıktı, soundcheck yapıyor sandık. Meğersem Justin Jones adındaki delikanlıyı arasıcak diye koymuşlar.  Başta kimse ciddiye almadı, sahne kısmının hemen öncesindeki barda oturan kızlar "&lt;em&gt;I was literally like... are you kiddin' me?... like... oh my god!&lt;/em&gt;" diye ortamda bulunmayan bir kız hakkında bağırarak karbonkopya dedikodu yapmaya devam ettiler. Sonra bu Justin herkeşi bir sardı, bir sardı ki, konser ondan ibaret olsun diye gizliden dua eder hale geldik. Beş-altı şarkı ve bol muhabbetin ardından Justin sahneden indi. Heh, dedik, ısındık hazır, Badly Drawn  Boy geliyor. Halbuki herif gelmiyor, öyle kolay mı 20 dolara izlemek, adam naz niyaz vergiliyor. Bir süre daha ışıklar açıldı, karışık hitler çaldı kuru sıkı. Sonra sahne girişine baktım, arkadan Badly Drawn Boy'un beresi seçiliyor. Altında çalışan bir eleman çıktı, ışıkçıya eliyle işaret etti "&lt;em&gt;afilli bir ışık ayarla&lt;/em&gt;" diye. Aa, sonra bereli baş yine kulise geri seyirtiyor, ışıkçı allı güllü ışıklar açarken. Biz bekliyoruz. DJ Badly Drawn Boy'dan bir parça çalmaya başlıyor kasetten, yalancıktan yani. Herif şarkının ortasında girecek, gitarıyla hoppadanak entegre olacak diye düşünüyoruz. Yok, öyle de olmuyor. Badly Drawn Boy hala yok piyasada. Şarkı bitmeye yakın DJ sesi kısıyor, belki  çıkmak için şarkının bitmesini bekliyordur diye. Bu sefer herif bir öfkeyle, hışımla çıkmaz mı sahneye? DJ'i bir güzel kalaylamaz mı, "&lt;em&gt;şarkımı ne hadle yarım kesiyorsun, devamını da çal&lt;/em&gt;" diye. DJ de tekrar play'e basıyor, şarkı 5-6 saniye daha çalıyor çalmıyor, hop bitiyor. Bu arada biz Badly Drawn Boy gülelim diye yapıyor sanıp her şeye kikirdiyoruz. Sonra gitarı eline alıyor, dingidingi yapıyor. Sesçiye dönüyor, "&lt;em&gt;sounds like shit, like shit&lt;/em&gt;" diye tutturuyor. Yine dingidingi, yine sesçiye dönüyor, "&lt;em&gt;sounds ridiculous, like shit, bollocks&lt;/em&gt;" diyor. Sesçi "&lt;em&gt;ağbi, soundcheck'te ne ayar ettiysek aynısını yaptım&lt;/em&gt;" diye işaret ediyor. "&lt;em&gt;I can't do a gig like this, I am a professional, it's shit, I really can't&lt;/em&gt;" diye gitmeye kalkıyor. Sürekli aynı şarkının girişini dinliyoruz bu arada, dingidingi diye. Badly Drawn Boy sevimliliğinden sıyrılmış, artık asıl ismiyle hitap etmek, Damon demek lazım ona. "&lt;em&gt;Sesimi aç&lt;/em&gt;" diyor kah Damon, sonra "&lt;em&gt;olmadı, gitarı aç&lt;/em&gt;" diye tutturuyor. Yarı-gergin gülüp, "&lt;em&gt;heh-heh bizim oğlanın huyudur, arada böyle şakalı kızar&lt;/em&gt;" diye üste alınmıyoruz, dönüp bizi kalaylıyor bu sefer. "&lt;em&gt;Gülmeyin, ciddiyim ben&lt;/em&gt;" diye. Bir anda ortam buz kesiyor. Aryukiddinmiler, litıraliler, hepsi, hepsi sarkıtlar şeklinde donup kalıyor ağız kenarlarında. Ben düşünüyorum bir yandan, ne demek AY KANT ulan, bastık parayı geldik o kadar. Eve mi döneceğiz ya? Herhalde kendisi de aynı şeyin imkansızlığını düşünüyor ki surat bir karış, nihayet şarkıya başlıyor. O şarkı bitiyor, "&lt;em&gt;çocuklarımı özledim, onları öyle bırakınca içim cız ediyor&lt;/em&gt;" diye bir bahane sallıyor. Tabii biz şerrinden korktuğumuzdan, az sonra 30'luk cetvelle elimize vurursa diye hiç ses etmiyoruz, hiç terso çekmiyoruz, çılgınca alkışlıyoruz. Damon ağlarken güldürülmeye çalışılınca kızan bir çocuk gibi çok yüz vermeden, "&lt;em&gt;umarım o kadar da rezalet bir konser olmaz&lt;/em&gt;" diye alt limitten alıyor durumu. Biz de "&lt;em&gt;tabiiy tabiiy, sen elinden geleni yap, tüm konulara çalış da, gerisi hocanın insafına kalsın yavrım&lt;/em&gt;" diye sırtını suvazlıyoruz. Birden bu yine bir şımarıyor, "&lt;em&gt;basçımla bateristimi vize belasına getiremedim Amerika'ya, şimdi bana buradan arkadaşlar eşlik edecek, batırırlarsa karışmam&lt;/em&gt;" diye söylenmeye başlıyor. O sırada yumuşak başlı bir basçı ve baterist giriyorlar. Şansa, baterist oturduğu gibi beceriksiz eşliğiyle  ortamı lise yetenek yarışması seviyesine düşürüyor. Basçı ona gözüyle kaşıyla işaret yapıyor, vücudunu tempoya göre abartılı biçimde yaylandırarak onu yönlendirmeye çalışıyor. Ama düzelmiyor, Damon da işin farkında, her an kükreyecek diye sahnenin altına saklanmak istiyorum. Nitekim dönüyor, bateriste azarı çekiyor, baterist ortamı direktoman terkediyor. Basçı kibarlığından direk terketmiyor, elinde bir gitarla tek başına şarkı söyleyen Damon'ın arkasında gitarının yanında yere bağdaş kurup izliyor. Ortam Ortaköy'e bağlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Damon konseri öyle tamamladı. Bir ara yanına Manchester'dan bir kankası çıkıp elektrogitarla eşlik etti, ben tuvaletteyken baterist ikinci kere gelip ikinci kere sahneden kovuldu falan filan. Sonra hop, içeri gitmeye karar verdi Damon. "&lt;em&gt;Biraz ara verelim mi?&lt;/em&gt;" diye sordu. Aslında sormadı, daha ziyade emretti, buyurdu. Buranın usulünü de bilmiyoruz ki, "&lt;em&gt;öyle iş olur mu&lt;/em&gt;" diye diretelim. Ona da peki dedik, geçtik. Damon 15-20 dakika içeri gitti, biz de ışıklar açılmış elimizde biramızla yine armutluğa talim. Yeniden geldiğinde bateristle yanyana cancana, arkada barışmışlar, kucak kucağalar. Bateriste jest yaptı neyse ki, iki üç şarkıya eşlik ettirdi, sonra yine bildiği gibi çalıp konseri tamamladı. Bu esnada naz niyaz çekemeyen kitle zaten terkettiğinden yarım avuç insan vardı izleyici olarak. En son paltosunu giyip, konserin bissiz olacağının sinyalini vererek ve Thunder Road'a playback yaparak konseri tamamladı. İşte bu yaptığıyla kanaatten geçer not aldı Damon. Thunder Road'da playback yaptığı için yine giderayak 12'den vurdu, yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ışıklar açıldı, yarın işe gidecekleri için huzursuzlanan son 5-10 kişi de çil yavrusu gibi dağıldı. Vestiyerde tek asılı bizim montumuz olduğunu gördüm, bir de vestiyerin önündeki merchandise standında dizili EPlerinin yanında Justin Jones öylece oturuyordu. Adaletsiz dünyada asıl hakeden kenarda soğan ekmek takılırken, diğerleri nutellalı dilimini yarım bırakıyor işte. Ama bu adaletsizliğe dur demek bizim elimizde işte! &lt;a href="http://www.justin-jones.com/"&gt;Justin Jones &lt;/a&gt;'a destek olalım. Haydi can. Adamın Twitter'da benden az izleyicisi var, günahtır.&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Not: En bomba detayı anlatmayı unutmuşum, onu da bir sonraki şeyde artık. Hoççakalııın!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2108750992862907262?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2108750992862907262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2108750992862907262' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2108750992862907262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2108750992862907262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/12/badly-drawn-boy-ne-bicimmisdamonn.html' title='Damon değil Demon / The Dise&apos;da ilk konçerto'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2048943755698994259</id><published>2010-12-02T17:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-02T17:56:49.563-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geldik işte buralara. Kucak dolusu kucaklar, Boston'dan. Şu iki cümleyi ne büyük ızdırap içinde&amp;nbsp;yazdım, keşke okuyan gözler bilebilse. Bilse de bir ses çıkarsa. Ses çıkarsa&amp;nbsp;da anlasam, burada yalnız değilim. Halbuki yalnızım be atam, öyle de yalnızım. İçimde göz göz olmuş sıkıntılar&amp;nbsp;eskaza kazağımın&amp;nbsp;yakasından veya eskimiş&amp;nbsp;bel lastiğinden dökülüverse,&amp;nbsp;bilye gibi parkenin üstüne delibozuk saçılıverse. Buraya yazmaya elimin varmadıkları bir saçılsa. Var ya. Siyah-beyazlı/sepyalı kahır defteri temalı bloglar kenara açılır, yürümem için.&amp;nbsp;Kameraya yaklaşırım, gözümde bir damla yaşla. Elimle kamerayı sevgilimin boynuna uzanır gibi tutarım kibarca. Uuu, bir anda yerden yükselirim ve kameraya sevgilimmiş gibi&amp;nbsp;bakarak şarkı söylemeye devam ederim. Şarkı da nereden çıktı, dememek lazım. Izdırabı ilmek ilmek şarkıya yedireceğim, dinlenilir hale getireceğim. Öbür türlü kimseye dert anlatılmaz, herkes başını öbür yöne çevirir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hristiyanlıktaydı değil mi öbür yanağını çevirme hikayesi? İşte, tokat atıyorlarmış adama, ya da adama tokat atmıyorlar ama atsaydı nasıl olmalıydı gibisinden bir akıl yürütme vardı ya.. Efendim, o da tokat atmasın, öbür yanağını çevirsin. İşte, onun 21. yüzyıla layık, son modeli bu. Karşındaki sana ağlarsa, yüzünü öbür yöne çevir. Ki görme, görmezden gel. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2048943755698994259?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2048943755698994259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2048943755698994259' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2048943755698994259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2048943755698994259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/12/geldik-iste-buralara.html' title=''/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6083781928594114385</id><published>2010-11-17T04:10:00.000-08:00</published><updated>2010-11-17T12:18:50.285-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Soru-cevap</title><content type='html'>İnsan neden bir sigara yakar efkarlanınca? Of çekerek&amp;nbsp;verdiği nefesi dumana sarılsın da gözle görülür olsun diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İstanbul'da, Açelya 44'teyim. Her akşam haberlerde, gündüz de altyazılarda geçen bir sürü inli cinli olayın beni teğet geçtiği bir alan şu anda&amp;nbsp;Açelya 44. 15 senedir Açelya 44'te oturuyoruz, evimiz burası. Ama bir süredir, İsveç falan derken evin içi de, ev kavramının içi de boşaldı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mutfakta oturuyorum. Buzdolabının motorundan veya buzluğundan veya kimbilir neresinden gelen istikrarlı, dümdüz&amp;nbsp;bir gürültü de düşüncelerime fon müziği. Güneş, yine en sevmediğim açısıyla, perdelerin deseniyle yerlere ve sol omzumun bir kısmına vuruyor. "Bırakıp gitme" diyen, insanı gideceğine pişman eden bir açıdır bu. Küçükken tam tatile gideceğimiz gün böyle vurur, beni üzerdi. Kapıyı son kez çekmeden hep gizli gizli dertlenirdim. Sanki hakkını yemişim, kıymetini bilememişim, aslında en güzel yer evimmiş gibi gelirdi. Yine öyle, insanın içini sıkıştırıyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yarın bu saatlerde Açelya 44'ün üç saat uzağında, bir uçağın içinde Amerika'ya doğru gidiyor olacağız. Yine bavullar, son dakikada ön göze sıkıştırılmış kolyeler, saç kremleri, ince kitaplar falan. Her sefer ruhuma chemical peeling, hala yüreciğimin akne izleri geçmiyor. Annem arkamda kalmasa, belki o gün üzülmeyeceğim. Bilsem ki geriye sadece borcamlar, koltuklar, halılar, cetvelle ölçülmüş gibi aynı yerlerinden katlı duran kenarı işlemeli rengi atmış havlular kalacak, vallahi bir sigara daha yakmayacağım. Ama işte... Şimdi elden bir şey gelmiyor. Elden gelen online check in'ini yaptırıp, kısa günün karı diye sevinmek. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bunu yazdım diye hafiflemedim, bilakis, yazdığımı görünce bir kere daha pekişiyor üzüntüm. Yine de böyle dursun burada. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6083781928594114385?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6083781928594114385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6083781928594114385' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6083781928594114385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6083781928594114385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/11/soru-cevap.html' title='Soru-cevap'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4053633382542727515</id><published>2010-11-02T12:19:00.000-07:00</published><updated>2010-11-02T12:24:05.301-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Bu gala daşlı gala</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQUwJcdnI/AAAAAAAABkI/xbV7tJWud7o/s1600/ceylans1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQUwJcdnI/AAAAAAAABkI/xbV7tJWud7o/s320/ceylans1.jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQp2jKw5I/AAAAAAAABkM/_G-FjsmBbAk/s1600/ceyla.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQp2jKw5I/AAAAAAAABkM/_G-FjsmBbAk/s320/ceyla.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQ7I9ho-I/AAAAAAAABkQ/nrAzQDPvICU/s1600/ceyla2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQ7I9ho-I/AAAAAAAABkQ/nrAzQDPvICU/s320/ceyla2.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ceylan'a, şarkıcı/türkücü olarak değil de, Swarovski taşla kaplı bir&amp;nbsp;obje olarak saygım&amp;nbsp;çok büyük. Hiç unutmam; bir gün magazin programlarından&amp;nbsp;biri şakacıktan evini basıvermişti de,&amp;nbsp;Swarovski taş kaplı mobilyalarını görmüştük. Tabii, özellikle belirtmeye gerek bile yok,&amp;nbsp;"Swarovski" derken&amp;nbsp;aslında markanın yıpranması söz konusu,&amp;nbsp;jenerikleşmesi sendromu&amp;nbsp;diyeyim; hiçbiri Swarovski falan değildi o taşların, ne de üstüne yapıştırdıklarının.&amp;nbsp;Hepsi, bildiğin payet. Yanlarında kostümlerin üstüne dikilebilmesi için delikler&amp;nbsp;falan. Ama önemli olan niyettir, niyet. Ceylan parıl parıl parlamanın derdinde, markası farketmiyor.&amp;nbsp;Madem bir star olarak parlayamıyor müzik dünyasında, o zaman "parlamak" fiilinin&amp;nbsp;en&amp;nbsp;doğrudan ve&amp;nbsp;nisbeten niteliksiz&amp;nbsp;ilk&amp;nbsp;anlamıyla yetiniyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Daha ekstrem şeyler yapsın istiyorum Ceylan. En son köpeği Fifito'yu taşlarla kaplamaya meyletmişti mesela, sonra haber alamadım. Kimbilir, şimdi Türkiye'de pek moda Ugg botlardan kendine battaniye diktiriyor veya belki duş perdesi? &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBU4rNdGKI/AAAAAAAABkU/Pw0heVJXxY8/s1600/k%C3%B6pe.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBU4rNdGKI/AAAAAAAABkU/Pw0heVJXxY8/s320/k%C3%B6pe.jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBU5aLqwUI/AAAAAAAABkY/vIgqRUa8OHo/s1600/k%C3%B6pe2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBU5aLqwUI/AAAAAAAABkY/vIgqRUa8OHo/s320/k%C3%B6pe2.jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Fifito'nun en sevdiği şarkı Sezen Aksu'dan "Zor yıllar".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBgkViBf-I/AAAAAAAABko/fnyAx8fqlrM/s1600/%C5%9Fer.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBgkViBf-I/AAAAAAAABko/fnyAx8fqlrM/s320/%C5%9Fer.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Bu fotoğrafın adı "Bir başka Swarovski&amp;nbsp;bağımlısı ve saçak aşığı&amp;nbsp;olarak Cher" veya&amp;nbsp;"Fifito'nun muhtemel ve pek acı sonu"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bana öyle geliyor ki, Ceylan'ın bu güdük, çocuksu&amp;nbsp;gösteriş﻿ anlayışının en orta yerinde, Küçük Ceylan&amp;nbsp;sıfatını komik vatkalar gibi omuzlarında taşıdığı yıllar var.&amp;nbsp;Büyük Ceylan'ın aynaya baktığında tek gördüğünün&amp;nbsp;Küçük Ceylan&amp;nbsp;olduğuna ve dolayısıyla aslında&amp;nbsp;burnuyla, dudaklarıyla, saç rengi ve kesimiyle değil, onunla hesaplaşıp durduğuna zerre şüphem yok. Ciğersöken türküler okurken Snoopyli&amp;nbsp;sweatshirt giymenin güldürürken düşündüren çelişkisi veyahut seksenlerde yüksek dozda maruz kalınan&amp;nbsp;perma ilacının beyne nüfuzuyla da alakası olabilir, bilemiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBde8UOB9I/AAAAAAAABkk/kUXEkIVyWno/s1600/miki.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="225" nx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBde8UOB9I/AAAAAAAABkk/kUXEkIVyWno/s320/miki.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;﻿&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Bu arada yazı boyunca "Fifito" yukarı, "Fifito" aşağı hitap ettiğim köpeğin gerçek adı en yaman gerzekleri bile dize getirir bilindiklikte: "Aşkım". Ceylan yine kendinden bekleneni yapıyor ve sevenlerini de sevmeyenlerini de şaşırtmıyor. Sağ olsun.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4053633382542727515?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4053633382542727515/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4053633382542727515' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4053633382542727515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4053633382542727515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/11/bu-gala-dasl-gala.html' title='Bu gala daşlı gala'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TNBQUwJcdnI/AAAAAAAABkI/xbV7tJWud7o/s72-c/ceylans1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8963412825201269401</id><published>2010-11-01T16:26:00.000-07:00</published><updated>2010-11-01T16:26:58.157-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rüyalardan aynen devam edelim, madem&amp;nbsp;dert programımızda&amp;nbsp;bu ünite bitmeden yenisi başlamayacak. Workbook'tan da çözerek gidiyoruz ya, anca. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Stokholmlü rüyaların ardından, bir süredir uçaklı rüyaların&amp;nbsp;kuşattığı bir hayal aleminde&amp;nbsp;at koşturuyorum. İlk versiyonunda uçağa son dakikada yetişmek için bavullarımla, fermuarı açık kalmış ve içinden eşyalarım dökülen bavullarımla koşturuyorum. Tam bileti kestirecekken bir durduruyorlar ki beni, aaa, meğer uçak kaçmış. İkinci versiyonda nihayet uçağın içindeyiz, ama bir türlü kalkmıyor. Ne sorun varsa artık, bir türlü hallolmuyor. Koltukların arasında küçüldükçe küçülüyorum. Akşam oluyor, uçağın ışıkları yanıyor, uçak hala yerde. Hala içindeyiz. Sabahtan beri uçağın içinde dönüp duran&amp;nbsp;hava genzimi yakıyor artık, o&amp;nbsp;filtrelenmiş&amp;nbsp;havadan burnumun kaşındığını hissediyorum. Bitsin bu bekleyiş, kalksın istiyorum. Ve dün, aynı rüyaya hapsolmuş bunca gecenin ardından nihayet mutlu son: Amerika'ya varılmış, ev bulma işi halledilmiş, bavullar boşaltılmış, yerleşmişiz. Yerleşmiş olmanın verdiği hafiflikle, uça uça geziyoruz. Yanımızda bir takım insanlar, Amerikalı insanlar. Amerikalılara duyduğum antipatinin aksine, evet, maalesef ağız yaya yaya, kah kelimeleri kah harfleri yuta-yuvarlaya konuşuyorlar falan, ama batmıyor. Vallahi de batmıyor. Mutlu hissediyorum. İyi hissediyorum. "En azından kötü hissetmiyorum" değil, basbaya iyi hissediyorum yani. O dalgalı saçlı kızla, uzun boylu adamın yanında yürürken iyi hissediyorum. Ters ışık&amp;nbsp;olduğundan yüzleri gölgeleyen&amp;nbsp;sonbahar güneşi, konfeti gibi savruk bir neşeyle önümüze saçılmış kavruk/çıtır yapraklar falan, hepsi tastamam. Kahverengi, sarı, bordo desen o biçim. Uyandım, ensem sıkıntıyla terlememiş. Aksine, yüzüm gevşemiş.&amp;nbsp;Çamur rengi hüznüm sanki uyurken&amp;nbsp;içimden&amp;nbsp;silinmiş, yerine&amp;nbsp;bir kazan sahlep gelip yerleşmiş. Dedim "sakın üzülecek şey olmadığında da üzülüyor olmayayım?". Sordum kendi kendime, "Üzüntü bağımlılık&amp;nbsp;yapmış olmasın?". Olmasın. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8963412825201269401?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8963412825201269401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8963412825201269401' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8963412825201269401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8963412825201269401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/11/ruyalardan-aynen-devam-edelim-madem.html' title=''/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8328906549590378909</id><published>2010-10-11T03:29:00.000-07:00</published><updated>2010-10-11T03:29:55.874-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='romantizma'/><title type='text'>Bayan Armut</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birkaç gündür hep aynı rüya. Yok, birkaç gün değil, İstanbul'a geldim geleli aynı rüya. Ayakkabılarımı çıkarıp uygun bir yerde tertiplice bırakıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Stokholm'deymişim, ama nedense hiç benzetemiyorum. Soğuktan ayaklarımı büze büze, kah bir trenle bilmediğim istasyonlarda inip eve ulaşmaya çalışıyorum, kah dün geceki gibi Fransa üzerinden yürüyerek karlarla kaplı Stokholm'e varmak için çabalıyorum. Hiçbir yer tanıdık değil, hiçbir tren gerçek hayatta bindiklerime benzemiyor. Sürekli bir evini arama hissi, kör gözüm parmağına mesajlar. Azıcık gizemli bir şey göreydim de, "&lt;em&gt;ne demek istiyor bilinçaltım acabaa&lt;/em&gt;" diye bilipdebilmezdengelip nazlansaydım. Belki ayakkabıyı çıkarma mevzuunu&amp;nbsp;allayıp pullayabilirim, ama ona da mecalim yok.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir haneyi terk edince, tıpkı iyileşmeye çalışan yaranın giderek görünmez hale gelen kabuğu&amp;nbsp;gibi, ev de&amp;nbsp;küçülüyor sanki. İçinde sana yer kalmıyor artık. İşte, buyur, odam olduğu gibi duruyor. Ama içine sığamıyorum. Salonda da hep misafirim. Koltukların ucuna oturmuş, bir tur daha çay konmasını bekleyen. Ne biçim iş? Evim Stokholm'de kaldı, anahtarını çevirince bana açılan bir yer yok artık. Hiçbir&amp;nbsp;yerde&amp;nbsp;bulunmak içime sinmiyor, gece uyku uyunmuyor. Gece uyku uyumak,&amp;nbsp;buzdolabını açıp neredeyse erimiş marulların arasında kendi aldığın peyniri, kendi&amp;nbsp;pişirdiğin reçeli&amp;nbsp;bulmak&amp;nbsp;gibisi yok. Şimdi her şey var da, o iç huzuru yok. Dolapta sütlü tatlılar, elli çeşit peynirler, sonraki gece mutlu olmam için önceden hazırlanmış, çalışan anne zeytinyağlıları falan... Güzel yani, güzel bir manzara. Her güzel manzara gibi insanda düğün makyajı hissi uyandırıyor. Er geç rimel akacak, ıslak pamukla hatırasını temizlemek icap edecek. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Acaba böyle bir ruh hali de evsizliğin,&amp;nbsp;homelesslığın&amp;nbsp;tanımına&amp;nbsp;giriyor mu? "Homesick&amp;nbsp;hissediyorum" diye ağıt yakacak bir&amp;nbsp;ev bile yok. Armut gibi kaldım ortada. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8328906549590378909?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8328906549590378909/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8328906549590378909' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8328906549590378909'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8328906549590378909'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/10/bayan-armut.html' title='Bayan Armut'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-7422175535855587376</id><published>2010-10-04T06:47:00.000-07:00</published><updated>2010-10-04T07:26:26.691-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='veri fani'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ayrıntılar'/><title type='text'>Nein, Davut! (Showbizden sorulur.)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bizimkiler isimli diziyi hiç sevmedim. İlk başlarında, kimbilir,&amp;nbsp;belki. Sonra, hiç. Hiç tatlı hatırası yok bende. Puslu, gri Pazar günlerini ve salonun ortasına açtığı ütü masasında önümüzdeki haftanın&amp;nbsp;gömleklerini, köşeli ve fakat asla ucu dantelli olmayan,&amp;nbsp;zevkli önlük&amp;nbsp;yakalarını&amp;nbsp;keder içinde ütüleyen annemin o genç ve güzel halini hatırlamak bile içimi ısıtmıyor. O son dakika ödevleri, halının üstüne göbeküstü uzanıp&amp;nbsp;dirsekler arası televizyon&amp;nbsp;ışığında ödev&amp;nbsp;yapmalar falan.. Bu&amp;nbsp;tespitler zaten "Ailem ve Ben", "Bebişim ve Tontişim" dergilerine bile düşmüştür, hiç girmiyim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cumartesi günü dost meclisinde şişe biraya Cemil diye hitap etmemiz vesilesiyle Bizimkiler'i anımsadık da, akılda kalan detayları listeledikçe bazı derinliksiz karakterler&amp;nbsp;iyice&amp;nbsp;battı gözüme. Düşününce herkesin hikayesini az çok biliyoruz bilmesine, fakat apar&amp;nbsp;topar renk olsun diye eklenen o gurbetçi ailesini misal, bir karikatürden farksız hatırlıyorum. "&lt;em&gt;Nein, Davut!&lt;/em&gt;"&amp;nbsp;diye ünleyen, cefakarlığı Türk&amp;nbsp;ama aslen&amp;nbsp;Alman Ulrike, org dersi aldığı Sabri Bey'in geçkin eşi Ayla'ya platonik&amp;nbsp;bir aşk&amp;nbsp;duyan&amp;nbsp;Pembo kılıklı oğlu ve araba tamircisi mi her ne ise işçi tulumuyla serbest meslek erbablığı eden kocası. Bir de bunların yanında çıraklık eden bir gariban kuzen veyahut akraba. Ne biçimdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meselemiz o değil ama. Mesele başka. Meseleye bir isimle teğet geçiyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSvE8sU7I/AAAAAAAABjY/ErmrXIVIO-g/s1600/davut.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSvE8sU7I/AAAAAAAABjY/ErmrXIVIO-g/s1600/davut.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSwmCW09I/AAAAAAAABjc/8uREBgXXTRI/s1600/davut2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSwmCW09I/AAAAAAAABjc/8uREBgXXTRI/s1600/davut2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSyOvlBDI/AAAAAAAABjg/JdSKE19F5Ns/s1600/davut3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="269" px="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSyOvlBDI/AAAAAAAABjg/JdSKE19F5Ns/s320/davut3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSyzLvqNI/AAAAAAAABjk/FqDfG_3QRsE/s1600/davut4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSyzLvqNI/AAAAAAAABjk/FqDfG_3QRsE/s1600/davut4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Davut Güloğlu belli eğimde durduğunda kasları daha gösterişli çıkıyor fotoğraflarda, galiba. Biri kulağına böyle bir şey fısıldamış olsa gerek. Denk gelip sağda solda gördüğüm&amp;nbsp;albüm afişlerinde mütemadiyen koştuğu dikkatimi çekmişti. Son albüm kartonetinde koşma işine bir son verip tempolu yürüyüşe geçse&amp;nbsp;de, eğimi bozmuyor ve&amp;nbsp;şalvarıyla gelenekseli, dekoltesiyle metroseksüelliği selamlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir de Karadeniz'in Ricky Martin'i diyorlardı ya bu adama... Ricky Martin gay&amp;nbsp;olduğunu açıklayınca&amp;nbsp;(bu konudan çok emin değilim, biseksüelliğini de olabilir) mikrofonları uzatmış bizim cingöz (a.k.a. acar) muhabirler. "&lt;em&gt;Ricky gay çıkınca siz de mi gay sayıldınız, ne diyorsunuz?&lt;/em&gt;" gibi binbeşyüz IQ gerektiren sorular sormuşlar. O da "&lt;em&gt;onun değil, asıl Beckham'ın şubesiyim&lt;/em&gt;" gibi bir &lt;a href="http://53haber.blogcu.com/ricky-martin-escinsel-cikinca-davut-guloglu-cark-etti-ben-asli/7373699"&gt;cevap vermiş&lt;/a&gt;. "&lt;em&gt;İşalla o (Beckham'ı kastediyor)&amp;nbsp;da böyle bir&amp;nbsp;(geyli meyli)&amp;nbsp;açıklama yapmaz da, bizi rezil etmez ehiehiehi&lt;/em&gt;" diye de eklemiş. Şu nefis şakaları okuyunca da, ne hikmetse, aklıma "Çocuklar Duymasın" dizisinden Fısfıs İsmail geldi. O da part time ambulans şoförü, part time kötü oyuncu, full time Karadenizli bir arkadaşımızdı, şovbizden. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Günün kombini: Davut'u Kılıç Günü isimli dizide naneli ağız spreyi rolünde görmeyi mesela,&amp;nbsp;ne çok isterim. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-7422175535855587376?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/7422175535855587376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=7422175535855587376' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7422175535855587376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7422175535855587376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/10/nein-davut-showbizden-sorulur.html' title='Nein, Davut! (Showbizden sorulur.)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TKnSvE8sU7I/AAAAAAAABjY/ErmrXIVIO-g/s72-c/davut.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6057494874452440681</id><published>2010-09-28T14:43:00.000-07:00</published><updated>2010-09-29T01:51:44.364-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='romantizma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='isveç&apos;te günlük hayat'/><title type='text'>Atam, hüzündeyiz.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;26 saat sonra gidiyor oluşumun hatrına, hazır laf açılmış,&amp;nbsp;ucundan konuya&amp;nbsp;girilmişken&amp;nbsp;biraz daha&amp;nbsp;"&lt;em&gt;gidiyorum, bütün aşklar yüreğimde&lt;/em&gt;"&amp;nbsp;bandıralım mı? Halbuki yerli yerimde duracak olsam, eşyalarım neredeyse birbirinin içine montelenmiş vaziyette her renk ve boy valizlerde bambaşka dolaplara varmayı bekliyor olmasalar, neler neler anlatacaktım. Whitest Boy Alive konseri anlatacaktım mesela. Konserden ziyade, hareketli şarkılarının heyecanıyla hop hop zıplarken, azıcık zıpladığıma bile büyük utandığımı anlatacaktım. Eşek yaşıma gelip de hala hop hop diye&amp;nbsp;zıplayarak&amp;nbsp;hüzne gülüp geçmenin&amp;nbsp;utancı, arkadaşlarla denizde&amp;nbsp;şakalaşırken&amp;nbsp;yandan gelip&amp;nbsp;sinsice patlayan ani bir dalga gibi yüzümü dövdü. Saçın düzensiz tutamlar halinde yüzüne yapışır, ağız ve burnundan aynı anda su yutarsın ya... Tuzlu sudan genzin acı acılaşır, diğer yandan yüzecek nefes, hem de&amp;nbsp;derman kalmamıştır. Aynen öyle. İkinci-üçüncü şarkıdan sonra sırtım kamburlaştı bu yüzden, yüreciğim ağır çekti de sakinleyip soluklandım. Sevilen insanların konserleri bir yaşam kaynağıdır halbuki. Nefessiz yolculuk edilen, tüpsüz dalış yapılmış&amp;nbsp;kalabalık bir otobüste birinin uzanıp açtığı&amp;nbsp;daracık bir&amp;nbsp;camdır. En azından o var diye sevinmektir. O cam da olmayabilirdi ve şu an üzerime ince bir çizgi halinde ilerleyen temiz hava (en azından dışarıdan gelmenin hatrı olduğundan temiz denebilecek hava) olduğu yerde kalabilirdi. Halbuki kaderinde çoğusu nikotinin iziyle&amp;nbsp;Rorschach testine çevrilmiş ciğerlere dolmak varmış. Ne yapalım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu konserde de hissettim: En ön sırada olmaktan giderek çekiniyorum. Yakından görsem daha güzel dinleyeceğim sanki diye sahneye yaklaştıkça ihtimali doğan&amp;nbsp;o tek taraflı sözde göz kontağından başta, çekiniyorum. Çalarken spotların kör ettiği gözlerle yarım yamalak seyircilere baktığında bir sanatçı, sanki gerçekten ciğerimi okuyormuş gibi panikliyorum. Film festivaline Alain Delon gelecek dediler bir sene, vakti gelmediği halde saç boyamı bile erkenden yaptırmıştım hatrına. Alain Delon, renk açıcılar yüzünden zehir kokan&amp;nbsp;taze saç boyama, o düğün pastası gibi kat kat inen fırfırlı eteğime mi bakacaktı sanki...&amp;nbsp;Zaten gelmedi. Yaşlılığın yol açtığı bir bunalıma girmiş diye reddetti katılmayı son dakikada.&amp;nbsp;Sevin Okyay bile yazdığı "&lt;em&gt;varsın kulisine sokmasınlar, Delon'u kapı aralığından görsem yeter&lt;/em&gt;" köşe yazısıyla açıkta kaldı. Konuğun şerefine açılış filmi de&amp;nbsp;Delon'dandı elbette. Bir türlü açılmıyordu da lanet; bir takım zor durumdaki Yahudiler, kalkmak bilmeyen acılı ruhlarına ve cılız bedenlerine&amp;nbsp;servislik eden&amp;nbsp;bir buharlı tren, sis, kar... Ne ararsan var. İyi ki gelmemiş Delon, belki hangi&amp;nbsp;filmi olduğunu hatırlayıp ondan gelmemişti. Bizi uyaran yoktu, gidip görecektik işte her halükarda. Gazap üzümlerini her halükarda tadacaktık.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada az ve öz, hayatta hep görmek istediğim grupların&amp;nbsp;fevkalade güzel konserlerine gittim. Whitest Boy Alive'ınki de veda konserimdi işte. Stockholm'ün en güzel yerlerinden bir tanesinde, Strand'da gerçekleşti. Belki bir ara, voltajımın yükselip düşmesi esnasında ampulleri patlatmadığım bir ara, daha detaylı anlatırım. Şimdi, rica ediyorum, yine dertlenmeye, sızlanmaya devam edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın sabah iki buçukta üst üste alt alta bir uçağa binip İstanbul'a dönmek gözümde şimdilik ve&amp;nbsp;hala güzel görünmüyor. Umarım çok geç olmadan&amp;nbsp;güzel görünür. Neyse ki uçakta yemek veriyorlar. Ondan, sürprizli şeylere düşkünlüğümden, uçakta&amp;nbsp;gözüme uyku da girmez şimdi, iyi mi? Küçük folyo tabaklarda turuncu yağ iziyle&amp;nbsp;sabah 2.30'da patlıcan oturtma vermeyeceklerini tahmin ediyorum. Kahvaltı versinler, şöyle sıcak ve yumuşacık ekmekli falan. Minicik kutularda tereyağı ve labne. Labne değil, Pınar Beyaz. Bir tanesinde bal, diğerinde de reçel. Plastik bardağa yarım doldurulmuş çay. Gibi bir şey. Kek&amp;nbsp;de versinler, tamamım. Ondan sonra camdan dışarı bakmaya devam edelim. Pilot beyler, lütfen, üzülmeye tam gaz devam. Uçak ne kadar hızla uçuyorsa artık, saatte kaç kilometreyle, işte o hızda varalım. Acelemiz var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşününce, hiç sevmediğimden değil, kimse yanlış anlayıp kırılmasın. İstanbul'u zaten sevdiğimden ama artık öyle sevmediğimden. Arkadaş olabiliriz de, sevgilim olamaz. Öyle diyim. O nevrotik halleri falan, bana biraz çekilmez geliyor. Gençken güzel diye bir kere vuruluyor insan, ama yaş kemale erince insan sakinlik bekliyor bir şehirden. Huzur bekliyor. Naz etmesin, gelsin uzansın istiyor. Ağzı sigara kokmasın, tırnaklarının kenarlarını ön dişleriyle parçalayıp durmasın. Dudaklarını kemirip kabuklarla yamalamasın, yeter. Ama İstanbul'a kalsa,&amp;nbsp;sigara neredeyse&amp;nbsp;önşart.&amp;nbsp;Cumartesileri içki de içiyor, elbette.&amp;nbsp;Haftada&amp;nbsp;üç kere konken de oynuyor,&amp;nbsp;azaltacağı yok... Sonra hercailiği, nazları,&amp;nbsp;kaprisleri, o iniş çıkışları, olmadık kıskançlıkları, ne ararsan... Aramızdakine ad koymadan takılsak neyse de, aileme&amp;nbsp;tanıştıramam kusura bakmasın!&amp;nbsp; Nerede bir fakir mahallesi, ipe gerilmiş renkli çarşafların dansını&amp;nbsp;görse duygulanıp fotoğraf makinasına sarılan turistlere söker anca o&amp;nbsp; deli halleri. Biraz daha düz ayak olsaydı...&amp;nbsp;Yokuşsuz, başından sonu seçilseydi yollarının. Temiz, uçuş uçuş&amp;nbsp;saçlı kızlar var ya, sadece şampuan kokan. Onlardan olsaydı, olabilseydi. Gerisi benim hayal gücüme kalsaydı. Yok, illa gelip gün sonunda yaşadıklarını dökecek önüme, tüm detaylarıyla anlatacak. Halbuki kız dediğin biraz gizemli olacak. Parmağının ucuna basa basa, hop hop diye seke seke, zerafetle yürüyecek. Böyle hozu hozu, biraz erkeksi olanını ben ne edeceğim? Ergen hevesiyle sokulup iri memelerinin arasına biraz başımı yaslasam,&amp;nbsp;sonraki an&amp;nbsp;tiz sesi, yüksek beklentileriyle&amp;nbsp;içimi sıkıştırıyor. İçine hapsoldum diye içime kapanıyorum. Bunca karmaşaya lüzum yok, gördüm işte, diğer kızlar öyle değil. Avrupalı kızlar, bir kere, çok farklı. Stockholm'e baksana, ne nazı var, ne niyazı. Bacak boyu desen, güzellik desen onda. Olanı göstermek için çabalayıp&amp;nbsp;gülünç duruma düşmüyor&amp;nbsp;en azından. Üstüne oturmayan, basit bir elbisenin içinde bile belli biçimli hatları.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6057494874452440681?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6057494874452440681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6057494874452440681' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6057494874452440681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6057494874452440681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/09/atam-huzundeyiz.html' title='Atam, hüzündeyiz.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6052625126792670998</id><published>2010-09-20T07:09:00.000-07:00</published><updated>2010-09-20T07:09:45.120-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='isveç&apos;te günlük hayat'/><title type='text'>Taşınıyoruz! (Güz sıkıntısı)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TJdJ5xj3sBI/AAAAAAAABjQ/3pJ74RFG2Og/s1600/Bild.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" qx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TJdJ5xj3sBI/AAAAAAAABjQ/3pJ74RFG2Og/s320/Bild.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ona sıkıntı, buna sıkıntı. Güz Sancısı, Mayıs Sıkıntısı, Acıların Çocuğu, Çocukların Acısı. Bu ağlama kültürü seyrelmez, neşe tineriyle&amp;nbsp;inceltilemez. Ağlamasak mimikler, alındaki çizgiler boşta kalır, bilemeyiz, elimizi kolumuzu nereye koyacağız. Halbuki ağlamak da sızlanmak da&amp;nbsp;anlam katar, hikayelendirir varoluşu, duruşu. Ondan,&amp;nbsp;öbür&amp;nbsp;ihtimalin dertsiz, yüksüz, hafifliğine&amp;nbsp;kızar, küseriz. Böyleyiz, böyle bir milletiz. Gülmenin ayıba faiz&amp;nbsp;bilindiği yerde,&amp;nbsp;hüzünler elbette&amp;nbsp;hazine bonosudur. Halbuki keder, doğamızdandır. Gülene, bu yüzden,&amp;nbsp;iki kere saygı duymalı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Düşündüm, darmadağın bloguma bir formül bulayım dedim. Tutuculuğumdan fon rengini&amp;nbsp;bile değiştiremedim, geçtim neyi nasıl anlattığımı değiştirmek. Bir şeyde huzurluysa kadın kısmısı, diğerini denemeyi düşünmez. Yerinde&amp;nbsp;kıpırdamaksızın durmayı&amp;nbsp;sever. Kendinden bıkana kadar. O şeyden değil, o şeyin içindeki kendinden.&amp;nbsp;Bir yandan yepyeni, derli toplu, büyük bir yemek masasını sığdırabileceğim kadar ferah salonlu bir bloga çıkmayı da istiyorum. Mutfağında aspiratör olsa en azından,&amp;nbsp;blog yağ kokuyor kızartma yapınca.&amp;nbsp;Yeni blogu nereme sokacaksam artık.&amp;nbsp;&lt;em&gt;Uzun ve önemli denemeler yazacağım, efenim&lt;/em&gt;. Şarkıcılara dair. Sevdiğim ve sevmediğim kadınlara dair. Gazetelerin magazin ekinde görünüyor diye adam yerine konmayan, göze sokuluyor diye merak edilmeyen, dudak bükülenlere dair. Ağzımdan çıkar çıkmaz büyüyecek, genleşecek laflar yazacağım orada,&amp;nbsp;utanmak&amp;nbsp;için. HAH, bok yazarım öylesini.&amp;nbsp;Yine de gittim aldım başka&amp;nbsp;bir blog. Birkaç taslak yazdım. Öyle cetvelle sayfanın kenarına kırmızı çizgi çekince, başlıkları büyük harfle yazınca falan, hevesim kaçtı gitti. Karalayamayacağımı bildikten sonra, o defterin bana ne hayrı var?&amp;nbsp;İşte&amp;nbsp;o gün tükenmez kalemimin ucundaki top dönmez benim. Aman HOCAM, beni ürkütmeyin.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir keresinde çok güzel bir yazı yazmıştım. Sonra bir keresinde de çok güzel bir resim yapmıştım. Her ikisini de yırtıp atmıştım, bir daha yapamam da üzülürüm diye. Durup durup onlarla karşılaştırıp güncellenen başarısızlığıma takılır kalırım diye. Şimdi Stokholm'den taşınacağım bu günlerde, Stokholm'ü yırtmak, dünya haritasından ve gönül haritasından, yakmak yıkmak istiyorum. Bensiz, buraların buralar gibi kalacağını düşünmek canımı sıkıyor. Her sokağın her yeni gün, birbirine paralel vaziyette öylece oturacağını; duvarların bulutlardan lime lime&amp;nbsp;olmuş&amp;nbsp;güneş ışığını görür görmez sıcak renkleriyle&amp;nbsp;pütür pütür ışıldayacağını;&amp;nbsp;&amp;nbsp;sigara içen, bisiklete binen, vitrinleri seyreden, çocuklarının elinden tutmadan yürüyen&amp;nbsp;insanların hareketleriyle şehrin&amp;nbsp;akışkanlaşıp, köprülerden denizlere&amp;nbsp;&amp;nbsp;ve göllere döküleceğini düşündükçe&amp;nbsp;bencilleşiyorum. Madem bunca sevdim burayı, madem en çok ben sevdim, o zaman benden sonra durmasın burası isterim. Benim kadar sevmeyecekler uğramasın. &amp;nbsp;Kimse köprü altlarındaki barları tıka basa doldurup plastik bardaklarla bira içerek müzik dinlemesin, kayaların kenarına oturup bir türlü batmak bilmeyen güneşi seyretmesin. Kimse serin müzelerde büyük tabloların altında portatif sandalyesiyle düşüncelere dalmasın, kafelerin bir örnek pastalarından tatmasın, paslı ve tekinsiz merdivenlere tutunarak denize girmesin. Sazlıkların arasında, kuytuda, ahşap&amp;nbsp;bi şezlongda önünden tek sıra geçen ördekleri ve ruhunu beslemesin. Kimse hiçbir şey yapmasın burada, hayat dursun artık. Ben gidiyorum diye Stokholm dize gelsin.&amp;nbsp;Tüm kiliseler koca toplu çanlarını çalsınlar son kez aynı anda. Tüm uslu köpekler havlamaya başlasın. Tüm güzel, güzel olduğu kadar küstah, ama küstahlığından mütevazi taklidinde insanlar&amp;nbsp;politik doğruculuğu bırakıp övünsünler. Benim üzülmeme övünsünler. Arkada bırakmanın üzdüğü&amp;nbsp;bir şehirde yaşadıkları için övünsünler. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İstanbul'da son günümdü, kimbilir ne işimi halletmek için İstiklal'de yürüyordum. Yanlışlıkla, İsveç&amp;nbsp;Konsolosluğu ile Gloria Jeans'in tam arasındaki yokuş aşağı inen&amp;nbsp;bir&amp;nbsp;yolun ucundan&amp;nbsp;karşı yakadaki Marmara Hukuk'u gördüm uzaktan. Sanki bilerek kadraja girmişti okul. Aldı mı beni bir hüzün! O ana kadar bir an olsun günlük kaygılardan soluklanıp İstanbul'dan gideceğimi düşünmemiştim. Dik durabilmek için düşünmemeye çalışıyordum. Anasının kuzusu bir hayattan, kurbanlık koyun gibi ürktüğüm bir hayata&amp;nbsp;uçacağımı ve öngöremeyeceğim komplikasyonlarını düşünmemeye çalışıyordum. Evde ahkam kesmesi kolay da, binlerce kilometre uzakta ahkam kesmesi nasıl&amp;nbsp;olacaktı? Norveçlileri canım gibi&amp;nbsp;sevmiştim hayalimde de, İsveçlilerle bakalım nasıl anlaşacaktım. Orada da&amp;nbsp;hep gidilen, müdavim olunan&amp;nbsp;bir bar, bir sokak, bir bakkal, sevdiğim insanlar&amp;nbsp;olacak mıydı? Yoksa yapayalnız, Cumartesi akşamları saç&amp;nbsp;maşasıyla bukleli düşüncelere düz fön çekerken, bir yandan&amp;nbsp;akşam yemeği olarak jelibon mu yiyecektim? Tabii&amp;nbsp;ki, bir süre&amp;nbsp;ikinci ihtimali yaşadım. Yapayalnız, sopsoğuk, teptekbaşına. Kocaman bir kupayla İstanbul'dan getirilmiş&amp;nbsp;üçü bir arada kahveler içip,&amp;nbsp;camdan dışarı bakarak. Düşünerek. Masamda biriken makaleleri kah okuyup, kah kenarlarına güneşli hayaller çizerek. Türkçe pop dinleyip kendimi güvende, çocukluğumun ve anneannemin evinin arka bahçesinde hissederek. Şehrin bana açılmasını, benim kendime açılmamı bekleyerek. Ketumluğu, kendime ve kararıma kırgınlığımı atlatmayı bekleyerek.&amp;nbsp;Ne zaman ki ağaçlar tazelendi, tohumlandı, yeşillendi, karlar altında kalmış çimenler bükük boyunlarını doğrulttular, ben de sırtımı doğrulttum. Düzlüğe çıkışım, böyle iki cümleyle özetlediğim şekilde kolay&amp;nbsp;olmadı elbette, ama yönetmenimiz işaret ediyor. Programa ayrılan sürenin, Stokholm'e ayrılan sürenin de, sonuna gelmişiz. Katkıda bulunanlar arasında ilk isim Stokholm. Tüm aferinler Stokholm'e. Karnemde kaç tane beş varsa, hepsi için Stokholm'e teşekkürü borç bilirim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fotoğraftaki gülerek şarkı söyleyen koli, hakikaten, yatak odasının köşesinde iki arkadaşıyla beraber duruyor. Bakalım gittiği yerde de böyle neşeli olacak mı. Bakalım, ben gideceğim yerde böyle neşeli olacak mıyım.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;(Buraya öbür bilgisayardaki, güldüğüm bir Stokholm fotoğrafı borcum olsun. En kısa sürede koyayım.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6052625126792670998?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6052625126792670998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6052625126792670998' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6052625126792670998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6052625126792670998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/09/tasnyoruz-guz-sknts.html' title='Taşınıyoruz! (Güz sıkıntısı)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TJdJ5xj3sBI/AAAAAAAABjQ/3pJ74RFG2Og/s72-c/Bild.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2753668795538357638</id><published>2010-08-09T09:56:00.000-07:00</published><updated>2010-08-10T00:44:52.476-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan incelemece'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Dırdıriye'de şenlik var!</title><content type='html'>Boş şeylere büyük ilgi duyarım. Kaptırınca hele, dakikalarımı saatlere bağlarım başında, hiç üşenmem. Bu da öyle bir vak'a. Ülkü Aker'le son model beyinin hikayesi. "&lt;em&gt;Ülkü Aker kim, beyi kim&lt;/em&gt;" diyene:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;&lt;em&gt;Sezen Aksu, Ajda Pekkan ve Nilüfer'in aralarında yer aldığı sanatçılara şarkı sözü yazan Ülkü Aker, Muğla'nın Bodrum İlçesi’nde otopark görevlisi olarak çalışan kendisi gibi hiç evlenmeyen Nazmi Kafadar ile hayatını birleştirdi."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAiO9N2EkI/AAAAAAAABhY/RoU8lkfFr60/s1600/fft2mm304975.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" height="192" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAiO9N2EkI/AAAAAAAABhY/RoU8lkfFr60/s320/fft2mm304975.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;Daha önce aşklarına methiye düzdüğüm &lt;/span&gt;&lt;a href="http://elmosdiyorki.blogspot.com/2008/09/bayat-hanmeller-biskvi-yerken.html"&gt;&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;Akrep Nalan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: 85%;"&gt; da kadroda, elbette. Yazlıkta akşam çay bahçesine kadar inmişler gibi, kargo pantolon ve penye blüzüyle. Yine. İçine sütyen takaydın bari ablacığım. Lastiği gevşemişlerden de olsa. Damat bey, lise mezuniyet töreninde karambole kalkışır veya "eski dostlar/samanyolu" söyler gibi bir beden diline bürünmüş. Lise bitse de sonsuza kadar sürecek bu dostluk! YEAH, RIGHT! Nazmi diyor ki, "senelerce uzaktan dinledik Ferdi Ağbey'i, şimdi kankam olacak". Ah Nazmi, ah çılgın oğlan. Ferdi Özbeğen'in çiçekli gömleği, beyaz keten pantolonuyla tropik telden çalan giyiminden zaten daralmışım. NEXT!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Esas hikaye naylon kasap perdesi gibi kalın ve ağır ve lekeli magazin perdesinin arkasında. Asıl hikaye, Ülkü Aker'in parasıyla rezil olduğu, üste bir de kalaylandığı. Kadın milleti parayla satın alsa da, kafasına çıkartmadan malını kullanmayı bilemiyor. İlla ki duygusal yaklaşıyor. Gerçek bir aşk hikayesine dönüştürüyor aklında, eksikleri-gedikleri tamamlıyor. Demiyor ki, "&lt;em&gt;yaşlı bir osuruğa dönüştüğüm bu günlerde, artık beni Nazmi napsın? Nazmi Kafadar beni napsın? Bu ne biçim bir ad? Gerçek adı bu mu, yoksa benlen kafayı mı buluyor Nazmi Kafadar?&lt;/em&gt;". Demiyor. Onun yerine falanca otogarda tanışmalarını, Nazmi'nin cipini anlatıyor. Nazmi cipi yenilesin hele, cips gibi yiyecek seni, ağlayacaksın. Üstelik bu işten tek kazançlı çıkan Muazzez Ersoy olacak. Nostalji/Back to the future albüm setine birini daha ekleyecek, sen Nazmi acını yatıştıracak şarkılar yazdıkça. Neden, Ülkü? Peki ya sen, Zerrin? Neden boş ve akılsız başına aklar düşmüş yeni beyinin ağzına kakişlemesine izin verdin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAuoMizDoI/AAAAAAAABhs/ex8Ee2i2Bb0/s1600/LIVEIM~1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" height="212" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAuoMizDoI/AAAAAAAABhs/ex8Ee2i2Bb0/s320/LIVEIM~1.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;Burnundan pinpon topu da çıkarsan, bu iş zor, çok zor Yonca.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neden? Neden köpeği oluyorsunuz bu ilginin? Sebepsiz, gelgitli, sert duruşların? Çocuksu nazların? Neden bir köpek edinmiyorsunuz (köpek &lt;em&gt;bile&lt;/em&gt; edinmeyin gerçi) da gidip koca alıyorsunuz pazardan? Sonra ona analık ediyorsunuz. "&lt;em&gt;Gel yavrum&lt;/em&gt;" diye yatağa çağırıyorsunuz? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;&lt;em&gt;Damat Kafadar ise, Bodrum Belediyesi Otobüs Terminali’nde tanıştıklarını anlattı. Sözlerine “Böyle çirkin bir bayanla evlenerek hayatımın en büyük hatasını yaptım” diye devam eden Nazmi Kafadar, daha sonra espri yaptığını söyleyip, eşine sarılarak “Dünyada daha güzel bir insan yok” diye konuştu.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAiWK1zzKI/AAAAAAAABhg/BWZvOYz3tdY/s1600/untitled.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" height="255" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAiWK1zzKI/AAAAAAAABhg/BWZvOYz3tdY/s320/untitled.bmp" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra birkaç güne kalmadı, Ülkü Aker'le dedikodu programlarından birine sabah çayına gittiler de, Sayın Kafadar'ın tavrını detaylı biçimde inceleyebildim. Ama ne inceleme! O diyalogda yatan cevherleri teker teker üstlerini üfleyerek falan açığa çıkarmaktır amacım. Bunun için dün yaklaşık yüzelli kere aynı kaydı dinleyerek &lt;a href="http://www.sacitaslan.com/video/ulku-akerin-esi-canli-yayini-terk-ediyordu_2_6890.html"&gt;konuşulanları&lt;/a&gt; deşifre ettim. After all, söz uçar yazı kalır. Lütfen stereo şekilde dinleyerek oku, hatrım kalmasın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Aslında buraya gelmek de istemiyordum ama... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 1:&lt;/strong&gt; Nası başladı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; Çirkin adam değil, karizması var, çogzelsi (çok güzel söylediniz) karizması, karizması var değil mi? Neyse, başkaneo (başka ne oldu) &lt;em&gt;[kendi kendine soruyor].&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 1:&lt;/strong&gt; Beğenmediniz, önce beğenmediniz, sonra siz ama beğendiniz Ülkü Hanım’a &lt;em&gt;[hanımı demek istiyor].&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; O be (beni), o tab (tabii) arkaçlık(arkadaşlık) teklif ettiğine göre beğendi ama ben bi düşüniyim dediğime göre ben daha karar vermemişim, sonra karar verdim. &lt;em&gt;[Kocasının parlamasından tedirgin, elini kolunu nereye koyacağını bilmez bir şekilde]&lt;/em&gt; Şimdi oynuycak mı düğün görüntüsü?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 1:&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;[Bebek pışpışlarcasına, geçiştirmeli]&lt;/em&gt; Düğün görüntülerini vericez.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 2: &lt;/strong&gt;Peki birden mi evlilik teklif etti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 1:&lt;/strong&gt; Kaç ay flört ettiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;[Seneler sonra anlatacak, televizyonda anlatacak bir öyküsü olmasının sevinciyle, laf adeta ağzından taşıp çenesine akarken]&lt;/em&gt; Yok bi. Yani Aralık Ocak arası tanıştık, ya Aralık ya Ocak, ilk ö (önce). Deliler gibi düşünüyorum &lt;em&gt;[deliler gibi düşündüğüne nedense EN UFAK şüphem yok]&lt;/em&gt;, ilk günü hatırlamıyorum, ya Aralık, Aralık sonu Ocak başı gibi olabilir. &lt;em&gt;[Asıl soruyu hatırlayarak] &lt;/em&gt;Hayır, ilk evlilik teklif etmedi, ondan sonra, üç dört ay geçmişti, dedi ki “iki tane evim var” dedi, “bi tane Hyundai cipim var” dedi, “bankada da 3-5 lira param var” dedi, “benimle evlenir misin?”.&lt;em&gt;[Küçümseyerek]&lt;/em&gt;Sanki ben onun evi için evlenicem, onlarla seni değerlendirsem sanki, türkiyenin tapusu senin olsun, ben seni beğenmemiş olsam sana gelir miyim? &lt;em&gt;[çok açıldığından, haddini aştığından tedirgin] &lt;/em&gt;Çok teşekkür ederim ama.Yani Evlilik teklifi yani 3-4 ay sonra.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Hanım benim başım ağrıdı bak. Yayından kalkarım. Doğru konuşacaksın, düzgün konuşacaksın. &lt;em&gt;[Neye çemkirsin bilemeyerek, kuru sıkı zarf atarak] &lt;/em&gt;Bi sen 30 sene diyosun, 40 sene diyorsun, bilmemne diyorsun, tarihleri bilmiyorsun. Senin ilk yazdığın şarkı hangisi?&lt;em&gt; [Neden, ne yapacaksın, buradan nereye lafı getireceksin be adam!?]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker: &lt;/strong&gt;Yeni bir aşkavırır (arıyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Değil. Bir fincan kahve olsam. İlk yazdığın ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; Yapma, allaşkına. Ben. Aaaa. Ben kendimi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Bilmiyom ben. İnternete gir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; İnternet yanlış. Ben kendimi bilmez miyim? “Yeni bir aşk arıyorum” benim ilk yazdığım şarkı. Alla alla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;[Tehditkar bir tonla, üstüne ilgiyi çekmek için] &lt;/em&gt;Sende değil, bende kabahat ki, ben geldim buraya. Samimi olarak söylüyorum. Kapıdan çıktık mı her şey biter benim için &lt;em&gt;[ne başladı ki bitiyor?]&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu1:&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;[Pışpışlayıp, gazını çıkararak]&lt;/em&gt; Gene sinirlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; Hayatım dur tamam. &lt;em&gt;[Geri vitese takmaca - "bir gece daha yalnız yatamam, mutluluğa çok yaklaşmıştım halbuki" bakışları]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sunucu 2:&lt;/strong&gt; Noldu neye sinirlenmiş? &lt;em&gt;[Yanındakinden üçüncü şahıs gibi bahsetme, işleri kontrol altına alma sanatı]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Yok bir şey, yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker: &lt;/strong&gt;Öyle şakalar yapar arada. Şaka yapmış. &lt;em&gt;[O şaka, sen altına kaka. Hadi bakalım, annecim, beraber attaa gidiyoruz.]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Ben sana ne dedim? Çok az ve net.&lt;em&gt;[burada mesaj tam olarak anlaşılamıyor. Yüksek ihtimal fakir ama delikanlı olduğundan "beni maymun etme, oralarda özelimize girme, benim de otoparkta ve mahallede bir saygınlığım var, öyle her şeyi anlatma, Nazmi şuramı öpüp kokluyor deme, yolarım o meçli saçlarını" diye azar çekmiş evden çıkarken, plastik çekecekle ayakkabısını giyerken]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; Tamam, tamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Benim her şeyim açık ortada. &lt;em&gt;[neyin açık ve neden açık olsun Nazmi ağbiy?]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkü Aker:&lt;/strong&gt; Tamam bitti, canlı yayındayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nazmi Kafadar:&lt;/strong&gt; Beni ilgilendirmiyor. Nerede olursam olayım. &lt;em&gt;[ver gazı, koççum yürrü]&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;&lt;em&gt;Kafadar, Müge Dağıstanlı’nın "Eşiniz sanat çevresiyle çok yakın. Siz o çevreye uyum sağlayabildiniz mi?..." sorusu üzerine "Biz bunla sanatevine giderdik. Ortamı beğenmedim. Düzgün değil, gerçekten düzgün değil..." cevabını verdi. Söz yazarı Ülkü Aker eşinin bu sözleri üzerine Gülşen Yüksel’in kulağına eğilerek eşinin gayleri sevmediğini fısıldadı. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;Düğün görüntülerinin ekrana gelmesinden sonra yumuşayan çift yayına kaldıkları yerden devam etti. Ülkü Aker eşi Nazmi Kafadar'ı sakinleştirmek için ona canlı yayında aşk şiiri yazdı.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2753668795538357638?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2753668795538357638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2753668795538357638' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2753668795538357638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2753668795538357638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/08/drdriyede-senlik-var.html' title='Dırdıriye&apos;de şenlik var!'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TGAiO9N2EkI/AAAAAAAABhY/RoU8lkfFr60/s72-c/fft2mm304975.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2009749110402103685</id><published>2010-08-04T14:26:00.000-07:00</published><updated>2010-08-04T14:26:50.716-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Cefalar II (Cefalar geri dönüyor)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cefalar diye söze başlamanın&amp;nbsp;elli kat cefası varmış, ARKADAŞ! Ben cefaları&amp;nbsp;kovalamıyorum inan; filmde kapalı bir kapıyı, karanlık bir bahçeyi illa ve billa ki yoklıycam diyerek cengaverce atılan karakter değilim. Ben karanlık olmayan odada oturduğu, karanlık ve hayaletli odayı kurcalamadığı halde, filmde ilk ölenim. Cefalar beni kovalıyor, ATAM! Kaçmaya kalksam yollar ayağımın altında tükeniyor, yol ayrımlarının&amp;nbsp;bereketi kaçıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tren istasyonundayım, öylece duruyorum. Ayağımın ucunda eşyalarımın saçma bir kısmının topluca durduğu bir spor çantası var. Çantanın ön gözüne&amp;nbsp;de&amp;nbsp;selpağımı koydum, just in case. Cefalar bastırırsa diye. Öylece uzayıp giden rayları seyrediyorum. Raylar da tüm kansızlıklarıyla parlıyorlar. Bir metre uzağımda&amp;nbsp;Çinli bir çift. Kadın, adamın koluna sıkı sıkı tutunmuş. Onun bir metre uzağında bir&amp;nbsp;İsveçli bir çift.&amp;nbsp;Düzgün ve dimdik bir çizgi&amp;nbsp;gibi, kambursuz duruyorlar.&amp;nbsp;Diğer yanımda&amp;nbsp;kavruk, göçmen bir çocuk&amp;nbsp;avucunun içinden sigara içiyor. Karşı peronda da insanlar, arkamda kalan peronda da insanlar. Ama onlar şu an kameranın açısına pek girmiyorlar. Şu an bir tek raylar ve rayların üzerine top olup oturmuş, uyuyan bir güvercin giriyor.&amp;nbsp;Öyle güzel, öyle huzurlu uyuyor ki, boynunu da büküp kanadının altına sokmuş. Hepimiz gelecek koskoca bir&amp;nbsp;demirçelik&amp;nbsp;yığını beklemiyoruz da sanki, büyük bir yorgan bekliyoruz.&amp;nbsp;O da telaşla pozisyonunu almış, en&amp;nbsp;tatlı uykuda yer kapmak&amp;nbsp;için.&amp;nbsp;Tamam. Sonra trenin saatinin geldiğini farkettim. Uzaktan ışığını görebiliyorum. Salına salına, hiç ses çıkarmadan geliyor.&amp;nbsp;Bir yokuşun başında iyice frene basmış, sanki buzun üstünde kayıyormuş gibi, ağır ağır ilerliyor. Belki yürüyen insandan biraz daha hızlı.&amp;nbsp;Tekrar güvercine bakıyorum. Öyle emin ki uykusundan,&amp;nbsp;rayları gıcırdatmadan süzülen trenin erkenden durup uykusuna izin vereceğinden, ben de onun bu kendine güvenine inanıyorum. Tren daha yaklaşıyor. Raylara&amp;nbsp;donmuş gibi, donmuş gibi&amp;nbsp;bakıyorum. Uyuyan kuş,&amp;nbsp;rayın bana uzak olan tarafında, trenin arkasında ve altında artık. Hiç ses çıkmıyor,&amp;nbsp;benden de ses çıkmıyor. Elimi ağzıma bile götürmüyorum.&amp;nbsp;Sanki güvercinler ses tellerime dizilmişler. Veya&amp;nbsp;kaburgalarımın üstüne top olup oturmuşlar, tren&amp;nbsp;üzerimden geçmiş. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bugün rayın üstündeki kuşla beraber ezildim. Yarın yeni bir kuş olacağım.&amp;nbsp;Nasıl bir kuş olmak&amp;nbsp;istiyorum biliyor musun, korkunç bir kuş. Kıtaları, şehirleri, sıra sıra ağaçları birbirine bağlayan rayların üstünde aksak ritmle ilerleyen trenleri,&amp;nbsp;Milliyet'in karton oyuncak&amp;nbsp;setindekiler&amp;nbsp;gibi elinde büken bir kuş. Ömür boyu uçmalarıymış gibi sanki çağdaş dünyanın kuralı, tek özgürlükleri uçmakmış. Kondukları yerde öleceklerse, uçmanın neresi özgür olacak? Beter olun insanlar, kemiklerinizin üzerine yapışıp kalmış kilolarca etlerinizle hepiniz beter olun. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2009749110402103685?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2009749110402103685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2009749110402103685' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2009749110402103685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2009749110402103685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/08/cefalar-ii-cefalar-geri-donuyor.html' title='Cefalar II (Cefalar geri dönüyor)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-623126273271337851</id><published>2010-08-03T12:21:00.000-07:00</published><updated>2010-08-03T12:21:31.177-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Cefalar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fatih Erkoç'un "Cefalar" diye bir şarkısı var. Enteresandır; şarkıyı&amp;nbsp;müzik olarak&amp;nbsp;bilmeme rağmen, sözlerin son kelimesi olan "cefalar" ile&amp;nbsp;isimlendirildiğini&amp;nbsp;bilmiyor, 90'lar Türkçe pop sevdam tekrar yeşerdiğinden beri&amp;nbsp;nostaljik listelerde her&amp;nbsp;gördüğümde içimden gülüyordum. Çoğul ekiyle derdinin fazlalığını&amp;nbsp;özetleyen şarkı ismi görmemişiz ki, hep dallı güllü. "Bana ettiklerin", "gör bak, bir gün", "aşk skandalı", "küslük treni" gibi isimlerin arasında, 4 ciltlik dünya klasiği gibi duruyor: CEFALAR. Veya bir hayali liste, "alınacaklar" veya "yapılacaklar" listesi gibi. Bir ağlama listesi. Ağlanacaklar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Cefalar&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&amp;lt;&amp;nbsp;&lt;em&gt;iki nokta üstüste&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;sevgilim beni terketti&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&amp;lt;&lt;em&gt;alt satır, satır başı&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;çok alışmıştım&lt;/span&gt; (hep bir alışma edebiyatı gırla gider, sanki makbul bir şeymiş gibi)&lt;br /&gt;&amp;lt;&lt;em&gt;alt satır ve satır başı&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;traş olmadım, evi toplamadım kaç gündür&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&amp;lt;&lt;em&gt;alt satır ve satır başı&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;yemekten içmekten kesildim, gözlerim ağlamaktan kızarırken, parmakuçlarım nikotinden sarardı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;lt;&lt;em&gt;alt satır ve satır başı&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;dolapta tek bir büzüşmüş patates,&amp;nbsp;üst kısmı beyazlamış biber salçası&amp;nbsp;ve iyice yeşillenmiş tanıyamadığım bir meyve duruyor; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;tuvalet kağıdının bitmiş rulolarını içi pis su dolu vileda kovasının&amp;nbsp;kenarında biriktiriyorum ve bu konuda en ufak bir şey yapmak içimden gelmiyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;lt;&lt;em&gt;alt satır&lt;/em&gt;&amp;gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;yekün &amp;lt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: x-small;"&gt;eşittir&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&amp;gt; dertli başım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cefalar başlığı da underlined ve bold olacak elbette. Cefalar hep başımızın üstünde, hep underlined, hep bold. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir de son olarak; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hangi Türkçe pop şarkısı söze "&lt;em&gt;Bildiğim çok doğru var, ama hala yanlışlarım beni kahreder&lt;/em&gt;" diye, aşk-sevgi hikayesinin&amp;nbsp;önceki bölümlerinin özetini&amp;nbsp;paylaşmaksızın ortasından, kısmen de özeleştirel giriyor allahaşkına?&amp;nbsp;Oynatmalı, hepsidetepside şarkılarını sevmiyorum, ama birkaç tane şarkısında kumlu sesiyle&amp;nbsp;Fatih Erkoç'u seviyorum. Tabii ki bir de "&lt;em&gt;cazzz söyleyebiyorum ben, SAYGI DUYUN ULAN!&lt;/em&gt;" diye hazrol çekmediği için. Ki hazrolu pek seven, hazrol&amp;nbsp;duydu mu, hazrol çekenin paçasına minnetle yapışan&amp;nbsp;insanlarız.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-623126273271337851?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/623126273271337851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=623126273271337851' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/623126273271337851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/623126273271337851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/08/cefalar.html' title='Cefalar'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8298874919116969368</id><published>2010-07-27T09:58:00.000-07:00</published><updated>2010-07-27T09:58:03.036-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Basın'/><title type='text'>Fazıl Sken</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cancun scan etmiş Fazıl Say yazımı da, sağolsun, maile attachleyip yollamış. Mailin başlığı da bu: "Fazıl Sken". Çeşitli hayvansı okumalarla bunu eli pipisinde ortaokul düzeylere de çekebiliriz veya&amp;nbsp;İngiliççe kelimeyi&amp;nbsp;Türkçe okunuşuyla yazınca çok komik oldu sanan insan misali, öylesine bir espiri diye de gülebiliriz. Önemli olan o değil, önemli olan eli öpülesi niyet. Niyetin&amp;nbsp;hizmet ettiği&amp;nbsp;durum da,&amp;nbsp;Fazıl Say yazımın geçtiğimiz Pazar Radikal 2'de yarı sayfa hacminde yer işgal etmiş olması. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi blogdaki versiyonu okuyan ürkmesin, bunun onunla pek alakası yok. Popüler kültür ürünlerine, magazin&amp;nbsp;tartışmalarına&amp;nbsp;dairse&amp;nbsp;özellikle, blogda yazdıklarım bunların sunuluş şeklindeki ciddiyetsizlik nisbetinde ciddiyetsizliğe teğet geçebiliyor. Halbuki&amp;nbsp;onun dışında fevkaladenin fevkinde ciddiyetperver bir insanım. Kıt'a dur! RAP-RAP!&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lafı uzatmayayım da iki parça halinde scan edilmiş yazıyı koyuvereyim. İlki azıcık yamuk yalnız, kafayı hafif sola eğmek icap ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE8MVqOxN-I/AAAAAAAABhI/VC8YFnYpOm4/s1600/elmofaz%C4%B1l1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE8MVqOxN-I/AAAAAAAABhI/VC8YFnYpOm4/s320/elmofaz%C4%B1l1.jpg" width="215" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE8MhXQxW1I/AAAAAAAABhM/jdgvZpv887k/s1600/elmofaz%C4%B1l2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE8MhXQxW1I/AAAAAAAABhM/jdgvZpv887k/s320/elmofaz%C4%B1l2.jpg" width="196" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8298874919116969368?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8298874919116969368/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8298874919116969368' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8298874919116969368'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8298874919116969368'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/fazl-sken.html' title='Fazıl Sken'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE8MVqOxN-I/AAAAAAAABhI/VC8YFnYpOm4/s72-c/elmofaz%C4%B1l1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4859418280665332765</id><published>2010-07-26T11:42:00.000-07:00</published><updated>2010-07-26T11:42:17.654-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='benzeyen benzeyene'/><title type='text'>At koşar, baht kazanır.</title><content type='html'>Tanımayanı için biraz bilgi vereyim; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Jessica Biel, ünlü bir insan.&amp;nbsp;Dizi, film oyunculuğu yaparak ekmeğini kazanıyor. Kendisi gibi ünlü,&amp;nbsp;Justin Timberlake adında, eskiden Britney Spears'la&amp;nbsp;sevgili tadında&amp;nbsp;bir (çocuk)adamla birlikte.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burcu&amp;nbsp;Güneş, sesine güvenen, kendine güvenmeyen popçulardan.&amp;nbsp;Bu yüzden&amp;nbsp;arada bir azar&amp;nbsp;çeker gibi "&lt;em&gt;ben de isteseydim fiziğimle şey yapardım, ama sesimi kullanmayı&amp;nbsp;yeğliyorum&lt;/em&gt;" diye diye içini ferahlatmayı seviyor.&amp;nbsp;Özellikle yazları buna bir dellenme gelir, "&lt;em&gt;ARTIK BU YARIŞTA BEN DE VARIM&lt;/em&gt;" dercesine bacağını falan açar. Bir iki yarı-çıplak klip çeker, yine tutmaz. Sonra "&lt;em&gt;biz dekoltemizle bir yere gelmiyoruz&lt;/em&gt;" diye kendini sözde-operacı/özde-böğürmeci&amp;nbsp;Işın&amp;nbsp;Karaca&amp;nbsp;ve Sertab Erener'in yanında konumlandırır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, Burcu Güneş denen&amp;nbsp;kız iyi niyetine, belli ki eğitimli sesine rağmen bir türlü yükselemez, bir&amp;nbsp;yüksek-avam Demet Akalın kadar satamaz mesela.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Olmayınca olmuyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3NR-SdKVI/AAAAAAAABg4/tSpl4SrvOr0/s1600/jessica_biel-001-thumb.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3NR-SdKVI/AAAAAAAABg4/tSpl4SrvOr0/s320/jessica_biel-001-thumb.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3M_PYV_JI/AAAAAAAABgk/mwzRsziQXpc/s1600/Burcu.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3M_PYV_JI/AAAAAAAABgk/mwzRsziQXpc/s1600/Burcu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3O1qejYGI/AAAAAAAABhA/3OagFSGwBMs/s1600/burcu_gunes.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3O1qejYGI/AAAAAAAABhA/3OagFSGwBMs/s320/burcu_gunes.jpg" width="221" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3PRIbpqaI/AAAAAAAABhE/2V9PvDCM6Gw/s1600/jessica_biel.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3PRIbpqaI/AAAAAAAABhE/2V9PvDCM6Gw/s320/jessica_biel.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Baş ve sondaki Biel, aralardaki Güneş. Tam&amp;nbsp;benzeyen foto da bulamadım ki, tüh!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4859418280665332765?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4859418280665332765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4859418280665332765' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4859418280665332765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4859418280665332765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/at-kosar-baht-kazanr.html' title='At koşar, baht kazanır.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TE3NR-SdKVI/AAAAAAAABg4/tSpl4SrvOr0/s72-c/jessica_biel-001-thumb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6745031075406138351</id><published>2010-07-22T14:43:00.000-07:00</published><updated>2010-07-23T07:18:41.468-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Uyuz kız aramızda!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Romantik-komedilerde veya sade komedilerde, böyle bir Pazar günü sabahtan boş sinemada izleyip bir buçuk saatliğine insanı kendi hayatının keşmekeşinden uzaklaştıran, New York'ta, Chicago'da, deniz kenarı eyaletlerde sörfçü çocuklarla falan çekilen feel good movie'lerde illa kızkardeş çatışması vardır. Bu iki kardeşin arasında karakter kontrastı yüksektir. Bir tanesi hanım hanımcık, işinde gücünde, illa tayyörlü, saçı fönlü. Diğeri (esas kız) salkımsaçak (yatarken üstünde illa bir grunge grubu t-shirt'ü, salonun duvarında konser afişi), ama nasıl yaratıcı, ondan salkımsaçakmış meğer, dakiklik nedir bilmez, temizlik nedir bilmez, işlerini sıraya koymaz, bir andadır, bir anda kalkar, gider, yapar, eder, aşık olur. Öyle kıza işte, esas oğlan vurulur. Kah kız ikinci el kitap standında kuantum fiziği kitabı inceliyorken dalıp giden gözlerine, kah sinemada siyah beyaz bir film seyrederken (anlaşılan o ki, Amerika'da klasikleri sürekli gösteren bir sinema vardır ve her nasılsa o sinema hep doludur az çok) dolup giden gözlerine vurulur. Öbürü bıdıbıdı "anan öyle etti, baban öyle etti, azıcık toparlansana, bir işin ucundan tutsana" diye kıza hayatı zehir ederken, bu o doludizgin yaşamın ödülünü alır. Ablayı bile yola getirir o var ya. Ablanın "kusursuz görünen aslında var ya nasıl kusurlu ve bomboş" (nasıl emin oluyor, onu da bilmiyorum), "o kadar kusursuz göründüğüne göre illa ki duygusuz" evine, evliliğine, evlatlarına bok ata ata ata yolunu bulur. Saçını toplamadı, etek giymedi ama, özgür ruhlar hep kazanır, dostum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bunun bizde tezahürünü bulamayız. Bizim sinemamız öyle kontrastlardan seyirci toplayacak kadar ticari olamadı, birinci neden bu. İkinci neden, bizim insanımız o model değil. Gariban toplumundan öyle goygoy çıkmaz. Bizde tam tersi, tayyörlü her zaman kazanır, özgür ruh da her zaman fuhuş sektöründe hizmet veren bir arkadaşa dönüşür. Kısmet. Farklı ülkede doğsa karşısına bir Adam Sandler gelecek, tüm ifritliğiyle. Neydi öbür oğlan, sevmediğim, o gelecek. Kızla birkaç ufak yanlış anlamadan sonra iki buçuk (çatıkatı, çok mühim) katlı evlerinin arka bahçesinde (kızın üstünde vintage bir gelinlik, saçlar alter, tabii ki Gülcan topuzu değil) labradorları pastanın üstüne atlarken çekilen düğün fotoğrafları olur, al sana the end. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bunları izleyemiyorum. İzliyorum, izliyorum daha doğrusu. Çok da güzel izliyorum ama içim sızlıyor. O ablanın yerine kendimi koyuyorum, yahu, insan kahrolur be. Her yoğurt yiyiş aynı alterlikte olsa, o ana o baba kahrolacak. Biri illa kıçını toplayacak. Bu durumda abla tabii. Biri boşlayınca, öbürüne iş düşüyor çünkü. Alter kardeş sanıyor ki, bir ömrü kakaraya kikiriye adadı, bak hayat nasıl yolunu buldu. Su faturası ödemeyi bilmiyor, anasıyla ablası onun yerine sökükleri dikiyor, kirasını evi paylaştığı eski sevgilisi ödüyor, kim ödüyorsa o ödüyor ama AMMAN KIZIN GÖNLÜ HOŞ OLSUN, ONA GAM OLMASIN! Fırlamalığıyla süs köpeği gibi güldürüyor, insanın içini fırfırlı, fuşya pembe duygularla dolduruyor ama bir yaralı parmağa işediği yok. Arada geliyor ablasının güzel ayakkabılarından birini alıveriyor, giyiyor, topuğunu kırıyor, "nolcak yea benden değerli mi" çekiyor, HAAA İŞTE O NOKTADA BEN O KIZI YERDEN YERE ÇALARIM. İşte ondan sonra da kapattım filmi. Dedim böyle film olmaz olsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, başlığın işaret ettiği yere gidiyoruz: O filmi seyrederken uyuz olunan abla var ya, o abla neredeyse benim. O ablanın ben olma ihtimali o kadar yüksek ki, kardeşim olmadığına dua ediyorum. Kimsenin kıçını başını toplamadığıma, kimsenin başarısızlığını sırtlanmadığıma, kimsenin yerine getirmediği görevleri halledeyim derken sinir krizlerine, Prozac mı, Xanax mı, armut gibi bir koca mı, neyse, onlara yaslanmadığıma çok memnunum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hepimize ömrümüzü uzatacak, sorunlu kardeşsiz yıllar dilerim. (Olanlara da geçmiş olsun, kardeşleri de tez zamanda adam olsun.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6745031075406138351?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6745031075406138351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6745031075406138351' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6745031075406138351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6745031075406138351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/uyuz-kz-aramzda.html' title='Uyuz kız aramızda!'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-5840441669401965343</id><published>2010-07-21T05:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-21T05:00:17.691-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hormonlar konuşuyor'/><title type='text'>300. post hediyesi: I-candy Marcello</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Marcello Mastroianni valideni ticaret öğesi yapacak deseler, "bari ucuza gitmesin, Marcello" der sineye çekerim. Saygım, sevgim o boyutta. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Toprağı bol olsun. Nevra Serezli "Aşk olsun"da "neRRRRde o eRRRkek" diyordu ya, hah, o sorunun ve her sorunun cevabı. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbeXvglAHI/AAAAAAAABfo/4u6FNPoWdvg/s1600/247367194_19e690bf14.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbeXvglAHI/AAAAAAAABfo/4u6FNPoWdvg/s320/247367194_19e690bf14.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbeangbaFI/AAAAAAAABfs/Wd7EMvqKUCY/s1600/alfred-eisenstaedt-actor-marcello-mastroianni-in-a-scene-from-the-movie-marriage-italian-style.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbeangbaFI/AAAAAAAABfs/Wd7EMvqKUCY/s320/alfred-eisenstaedt-actor-marcello-mastroianni-in-a-scene-from-the-movie-marriage-italian-style.jpg" width="239" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbefZbyeFI/AAAAAAAABfw/mKQKSnUWErc/s1600/P1100212+x2+marcello+M.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbefZbyeFI/AAAAAAAABfw/mKQKSnUWErc/s320/P1100212+x2+marcello+M.jpg" width="311" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbejnAs28I/AAAAAAAABf0/i4QHjVvfBiI/s1600/persol-marcello-mastroianni.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbejnAs28I/AAAAAAAABf0/i4QHjVvfBiI/s1600/persol-marcello-mastroianni.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbencRfYWI/AAAAAAAABf4/fSjTBqf1Nt4/s1600/R4ETD00Z.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbencRfYWI/AAAAAAAABf4/fSjTBqf1Nt4/s320/R4ETD00Z.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbetcgQdHI/AAAAAAAABf8/RrYXhK-J5WM/s1600/sjff_03_img1214.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="237" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbetcgQdHI/AAAAAAAABf8/RrYXhK-J5WM/s320/sjff_03_img1214.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi öylesine Google'layıp beğendiklerimi aldım da, aslında bir Marcello blogu açıp en seçmece, en nadide şeyleri koysam mı, bir düşüneyim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siyah beyazmış sanki o zaman dünya da, sonradan dejenerasyondan renkler de yanarlı dönerli olmuş. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eski fotoğraflara bakıp, şaşmamamız ne tuhaf. Siyah-beyaz deyip geçiyoruz. Halbuki bazı&amp;nbsp;dönemler anca iki renk görülebiliyor. Farklı tonlarda griyi sayarsak üç. Sonra teknikolor filmler var. Onlar da boyama kitabı gibi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-5840441669401965343?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/5840441669401965343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=5840441669401965343' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5840441669401965343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5840441669401965343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/300-post-hediyesi-i-candy-marcello.html' title='300. post hediyesi: I-candy Marcello'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEbeXvglAHI/AAAAAAAABfo/4u6FNPoWdvg/s72-c/247367194_19e690bf14.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1000852251473485499</id><published>2010-07-18T17:23:00.000-07:00</published><updated>2010-07-20T01:35:52.937-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Fazıl Say ve Arabex</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fazıl Say'dan hazetmiyorum. Evlerden uzak, tuhaf bir tipi var diye mi, emin değilim. Sonra konser esnasında cep telefonu çaldı diye dinleyici azarlamıştı bir zamanlar, ondan mı, bilmiyorum (ki çoğusu bu yaptığından "bravo vallahi, görgüsüzlere ağzının payını verdi doğrusu!" diye pek etkilenmişti. Hangi sessizlikten sonra alkışlayacağına, yanındakini süzerek karar veren dinleyiciler bunlar). Onu ne zaman ekranda histerik şekilde piyanosunu çalarken görsem, lüzumsuzca ifade, el-kol, duruş, eda kasan Türk sanat müziği solistleri aklıma geliyor. Bir antipati dalgası köpürüyor, içten içe bir şeye kızdığımı biliyorum ama, ne olduğunu çıkaramıyorum. Öncelikle klasik müzik despotluğu, sonra "&lt;em&gt;bana para harcamıyordu&lt;/em&gt;" diyerek onu çarşaf çarşaf haftasonu eklerinde rezil eden ayrıldığı karısı, "&lt;em&gt;mokaçino içmeyi, hayatın tadını çıkarmayı ondan öğrendim&lt;/em&gt;" diye sevgisini tarif ettiği Hande Ataizi'yle ilişkisi aklıma geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra bugün Twitter'da gördüm, "hah, tamam ya" dedim, &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=241848"&gt;Yıldırım Türker'in gömmüşlüğü&lt;/a&gt; vardı bu adama. (Yıldırım Türker'in asıl bir Dr. Oz (Mehmet Öz) gömüşü vardı ki, ouuuv. Çok yamandı. Okuduğum günden sonra ne zaman aklıma gelse nette arattım; davalık olmuşlar da kaldırılmış galiba, bulamadım.) Şans bu ya, geçende Enis Batur'un "Gövdem" kitabında da mevzusu geçiyordu. Fazıl Say'ın kendini dağıtasıya piyano çalışlarını Batur basbaya savunuyordu. Özetle, performans dediğinin müzisyen için kısıtlanmaz bir hareket serbestisi getirdiğinden, ünlü piyanistlerin (Mozartların FELAN) çalarken kendinden geçtiğinden, haliyle Say'ın da en acayip triplerinin aslında nasıl da haklı olduğundan bahsediyordu. Enis Batur'u o an hiç sevmedim. (Merhaba, 6 yaşındayım, insanlarla sadece sevmek/nefret etmek üzerine kurulu ilişkiler kurabiliyorum.) Enis Batur da Fazıl Say'ı benim kadar sevmesin istedim. "&lt;em&gt;Fazıl Say da nebçim. Oturuyorsun milyarlık piyanonun başına, insan gibi çalsana&lt;/em&gt;" deseydi keşke. Ama o zaman da Enis Batur Enis Batur olmaz, en iyi ihtimalle magazin gazetecisi Ali Eyüboğlu olurdu. O zaman böyle derinlikli kitaplar da yazamazdı. Ya da Yüksel Aytuğ. Yükel Aytuğ'un da köşesi giderek genleşiyor zaten. Kuaförde yazdığı eke mi, gazeteye mi ne zaman denk gelsem yarım sayfayı bulmuş oluyor. "Herkes anlasın" kaygılı Levent Kırca espirileri, işi sadece televizyon kumandası elinde kola içmekken gidip gündem yorumlayışları, oof çok fena. Mesut Yar gibi şopar bir oğlan yapsın da, arada sayfayı paylaşsın onla. "&lt;em&gt;Babam dedie kie&lt;/em&gt;" diye söze başlasın onun şoparı da. Uzun saçlı yazar olmaz olsun, olursa sadece Kanat Atkaya. O da kanaatten. Yakışıklı ve kültürlü ve alter diye. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse aman. Şurada iki lafı bir araya getirip Enis Batur gibi sizlerle yazma serüvenimi bile paylaşamıyorum. Çünkü Enis Batur'un dediği gibi her gün yazma egzersizi yapamıyorum. Enis Batur masada, hıtı hıtı yazıyor. Ben hep bilgişayarda çıkı çıkı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dur bak, eşek kafamın pili bitmeden yazayım şunu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçen haftanın sonu gibi Sacitabi'de okudum; Fazıl Say, tüm gestapoluğuyla &lt;a href="http://www.sacitaslan.com/muzik-fazil-say-arabesk-yavsakligindan-utaniyorum_26367.html"&gt;anti-arabesk söylemler&lt;/a&gt;de bulunmuş. Ama komik kısmı o değil. Komik kısmı "&lt;em&gt;Sağır olduğum gün ben de arabesk müzik dinlemenin keyfini doya doya çıkaracağım&lt;/em&gt;" demesi. Elimi vicdanıma koyup, itiraf etmezsem olmaz; hakikaten güldüm şu söze. Popçuların camlardan sarkan mahalle karıları gibi birbirine laf soktuğu, hem de hiç yaratıcı olmayan "&lt;em&gt;O bakkal müziği yapıyor! Bakkal senin anandır! Anam bakkal olsa utanmam söylerim, ne var. Anası bakkal olsa iyi.. Ağzımı açsam fena olacak. Açsın bakalım, içine sinek dolacak.&lt;/em&gt;" misali, eski Türk filmi espirilerinin su gibi aktığı bu şelale-ülkede, adam özellikle "doya doya" ikilemesini kullanarak (ironironi), tersten görerek falan yine Cumhuriyet çocuğu olmanın bambaşkalığını göstermiş. Ama arabeske yavşak demesi biraz ölçüsüz kaçmış, BBG deyişiyle "talihsiz bir açıklama". Çünkü böyle diyerek sadece arabeski değil; dinleyeni, kendini arabeskle ifade edeni, arabesk denen müziği oluşturan şartları da küçümsüyor. Gözünü, pasaport ülkesinin gerçeklerine kapıyor. Sanki bir gün sınırlardan aniden Arap mülteciler ve bavul dolusu Mezdeke kasetleri giriverdi, yasadışı çoğalarak kına gecesi kasetçalarlarına monte edildi. Sanki bir gün Unkapanı'da karakaşkaragöz yaratıklar yaklaştı ve aynı gün içinde ışın silahı zoruyla binlerce türkü kaseti doldurup, muhafazakar aşıklara ilham veren köşe kapmacalı, bakışmalı onlarca klipler çektiler. Arabesk biraz da easy target tabii, hele nota bilene. İbo'ya en ufak sempati duymam ama böyle armutlara tüm hanzoşluğuyla güzel cevap veriyordu. Gerçi son yıllarda o da duruşunu kaybedip "Fazıl kardeşimin fihrine saygı duyüyörum" seviyesine gelmişti. Yıllar onu bile yordu be, saçına ak düşmeden hem de (Schwarzkopf'uz ezelden). &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aslında&amp;nbsp;Fazıl Say'ın alttan alta&amp;nbsp;restini çektiği şey, o da, Tan Sağtürk de gerekli şartları oluşturmak için doğuya gidip, hayrına konser/bale gösterileri&amp;nbsp;veriyorlar, değil mi ya? Bunca çabaya rağmen HALA MI ARABESK? "&lt;em&gt;Yahu, bu adamlar nerede yaşıyorlar&lt;/em&gt;" diyesim geliyor, ama nasıl kızayım. Yurtdışında ayağı taşa değmeden yaşayıp ahkam kesenin hali bambaşka. Hemen şipşak çözümlerle Nebraska'yı kalkındıracak, Mizuri'yi kültür başkenti yapacak. Amca oğlu tecavüz etti diye kızı öldürüyorlar da, erkekli kızlı 10 kişilik sınıfta "&lt;strong&gt;Urfa'da fındıkkıran! Müjde, oraya &lt;/strong&gt;(&lt;a href="http://www.ozsohbet.net/haber_detay.asp?id=522&amp;amp;60-y%FDl-sonra-elektri%F0e-kavu%FEtular"&gt;elektriği değil ama&lt;/a&gt;) &lt;strong&gt;baleyi götürdük!"/"Erzurum'da Yücedağ eteklerinde Fazıl Say ziyareti ve klasik müzik ziyafeti!&lt;/strong&gt;". Herkes muassır medeniyetler seviyesine, MARŞ MARŞ! Eziyet mi ediyor, iyilik mi yapıyor, o insanlar klasik müziği neden sevecek, bir kere duysalar yetecek mi, bunu düşünmüyor. Sanki her üniversite okuyan klasik müzik aşığı oluyor da, her eğitilmemişe fırsat verilse ah nasıl da klasik müzikçi olacak. 1-2-3-4-5. sınıflar tek bir derslikte oturup kanon halinde ders görüyor ama, bak baleyle ufukları nasıl da şey yapacak. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Boktan d&lt;a href="http://www.erenlp.com/denizyildizi.htm"&gt;enizyıldızı hikayesi&lt;/a&gt; esin kaynağıdır böylesine, "&lt;em&gt;en azından bunun için farketti&lt;/em&gt;" diyebilmek. "&lt;em&gt;Hem de ben farkettirdim, yaa&lt;/em&gt;" diye zevklere gelmek. Saçı uzun üniversiteli delikanlılara bile "top musun euyheabreh" çekilen muhitlerde, tayt giydirip "&lt;em&gt;erkeklere&amp;nbsp;bile bale oynatacağız&lt;/em&gt;" inadı. Böylesinin klişesi: Why diye sormuyormuş, why not'mış mottosu. Mottosu&amp;nbsp;bir-iki kelime olandan hayır gelmez (carpe diem yavşaklığı dahil). Minibüse binmeyenden korkmalı, Fazıl Say minibüse binmez. Minibüse bile binemeyip yürüyeni, tramvaya asılanı var, Fazıl onları görmez. Konsoloslukta elitcan 29 Ekim kutlamaya gider, gözünde nefret topu "&lt;em&gt;bunlear var yea bunlear zehirledi toplumu&lt;/em&gt;" diye tıslar. Sonra karısından bir kağıt bardak dolusu mokaçinoyu esirger. Sen de az değilsin Fazıl! Otur, sıfır!&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEOYP8W3IVI/AAAAAAAABfk/Fu710xaAzys/s1600/3984252996_b52c510e0a.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEOYP8W3IVI/AAAAAAAABfk/Fu710xaAzys/s320/3984252996_b52c510e0a.jpg" width="230" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;"Burçlara ders çalışmaya gidiyorduk, önce bir dershaneye uğradık Sermin'i aldık." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Dahi anlamına gelen Fazıl, herkesten ayrı KASILIR.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1000852251473485499?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1000852251473485499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1000852251473485499' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1000852251473485499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1000852251473485499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/fazl-say-ve-arabex.html' title='Fazıl Say ve Arabex'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEOYP8W3IVI/AAAAAAAABfk/Fu710xaAzys/s72-c/3984252996_b52c510e0a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8767360209047140116</id><published>2010-07-17T10:47:00.000-07:00</published><updated>2010-07-17T11:22:37.510-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan incelemece'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Halvetika: Kız blogları kategorizasyonu ve sözde cinsel deneyimlerle harmanlanmış blogların önlenemez yükselişi</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Gözlemlediğim kadarıyla (ki az gezi-gözlem kolu değilimdir, laf aramızda - bu "laf aramızda" ile kendimi televizyona her çıkışında çaresiz espiriler yapan Selami Şahin gibi hissettim) haz etmediğim kız blogları kendi içinde birkaça ayrılıyor:&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;1) &lt;em&gt;"Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları/Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir" cinsi muhayyer kürdi makamında pek acı sos bloglar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHoJ5ubUcI/AAAAAAAABfM/a7FRBeVeiE4/s1600/gotik.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHoJ5ubUcI/AAAAAAAABfM/a7FRBeVeiE4/s320/gotik.jpg" width="243" height="320" hw="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Ne bitmez çileniz varmış sizin be kuzum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Şu bloglara denk geldikçe erkeklerin, çocukluktan bu yana yarı-aymaz halde bir lastik topun peşine sürüklenip gitmelerine, o top ardında koşarkenki kaygısız saflıklarına hayran oluyorum. Az kitap okuyanı, düşünmeyi öğreneni de annesinin apışarasının  girdabından kurtularak kimi zaman kızların hiçbir zaman birlikte olmak istemeyeceği en yakın arkadaşlara; kapılıp gideceği, asla kendine yar edemeyeceği el bombası erkeklere; ya da esmer, kıvırcık saçlarını yukarıdan toplayan, tütün kokan, güzel sanatlar tayfasından çocuk-erkeklere dönüşüyor. Bu üç türün dışında, erkek kısmısı acıyla pek az yüzleşiyor. Halbuki her kızın istisnasız böyle bir acı sos dönemi var. Sol üstten çekilen bir fotoğraf, tecavüz mahalinden kalkıp gelmiş gibi dağınık üst baş, akmış makyaj, bu kızlarda bir fahişe estetiği. Acılarını ergenlikle çarpıştırıp Google'ın önüne seriverenler. Eşi dostu izlemede. Üstelik eşi dostu, başka eş dostlara haber veriyor, kimse eksik kalmıyor bu "&lt;em&gt;çiğneme kalbimi yeter..... yeter, çık git bu ruhun hüküm sürdüğü topraklardan... dilin kırbaçlıyor gönül atlarımın üstünde...... sevmeyecektiysen o gece neden uzandı kalbin, kalbimin yanına.... &lt;/em&gt;" diye başlayıp giden karınca yuvası misali bol noktalı, Manas destanlarından. "&lt;em&gt;Belgesel izliyorum&lt;/em&gt;" diye övüneni, belki yalan söylemiyor. Belgesel izliyor herkes, böyle kızları doğasında izliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) &lt;em&gt;Ona sokarım/bundan çıkarırım geçidi, sert kız blogları&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHou3w8c8I/AAAAAAAABfQ/1H9wn77HS-Y/s1600/angry.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHou3w8c8I/AAAAAAAABfQ/1H9wn77HS-Y/s320/angry.jpg" width="320" height="208" hw="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Hayat, serviste walkman'le son seste Riot Grrl grupları dinler gibi, maalesef, geçmiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ergenlik boyunca dinlediğimiz L7'ların, Hole'ların, Babes in Toyland'lerin, Bikini Kill'lerin, Red Aunts'ların ruhumuzun burun altına işlediği "höst ULAN" bıyıklarımızı, hormonal isyanlar sona erince inceden sir ağdaladık. Yıllar sonra, kadını hor/az görenlere, ilkel düşünenlere onların kelimeleriyle değil, kendi dilimizle cevap vermeye başladık. Müzikte çoğu kız grubunun es geçtiği buydu; erkeklerin alayına erkek diliyle gitmeye kalktılar. Tereciye tere satmak, bir nevi. Halbuki kadının öfke dili başkadır, bana kalırsa, asıp kesmeden, sokup çıkarmadan beslenmez. Kızgınlık bizde o kadar verbal değlidir. Daha ciğerdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dil meselesine örnekli şekilde, beşinci şıkta yeniden değineceğim. Ondan burada keseyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) &lt;em&gt;Hayat ansiklopedisi/"Gel öğreteyim" bloglar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHqBQPjMuI/AAAAAAAABfU/evGA54adOmM/s1600/bekir.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHqBQPjMuI/AAAAAAAABfU/evGA54adOmM/s320/bekir.jpg" width="214" height="320" hw="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Bekir Coşkun yine nasıl bombayı patlatmış, canım yaaa.. Tuncay Özkan'ın da nasıl başını yediler yaaa. Dur bir bloga yazayım bunları. Tayyip kimmiş, biz kaç kişiydik o zaman, bak, kaç kişi kaldık şimdi... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Bu türler, gazetelerin web siteleri yanda açık dururken ilhamlanıp, gündemi hemmen, beş dakikada Beşiktaş yorumluyorlar. Doğal olarak, çalakalem yazdıkları o gün Türkiye genelinde o olayla ilgili MSN'de, forward maillerde yazılanlardan bir satır bile farklı olmuyor. Yani nedir, bana değişik veya en azından geniş açı vaadetmiyor. Sadece "bir kere de gel benden oku" diyor. Gazete okumaya üşenen, çok sever böylesini. "Yapılmışı var" diye önüne konan pişmiş armutları lüplüpletme sanayii. "Ben düşünmeye üşendim, ama düşünmekle kalmayıp yazanı bile var bak" diye bir de FEYYYS'inde paylaşır. Feyz alma, feys al.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.a) &lt;em&gt;Kofti solcu/işçinin emekçinin hayranı bloglar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHqwnLhUvI/AAAAAAAABfY/N37YiwAA91Q/s1600/kofti.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHqwnLhUvI/AAAAAAAABfY/N37YiwAA91Q/s320/kofti.jpg" width="320" height="320" hw="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;The things you own, end up owning you ağbea. Artık bunu o kalın kafana sok. Sonracığıma, ben de Baykal sevmiyorum, ama Kılıçdaroğlu'nun hatrına CHP. Biraz da doğuda patlayan bombalar, şehitler, hükümetin gramatik hataları dedim mi, tamamdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir de solcunun koftisi çıktı. Taklit lüivütonun gözünü seveyim, bunlar daha tehlikeli. Lüivüton taklidi üretenin, aslı hakkında bir fikri var en azından. Kulpları eğri üretse bile, biliyor ki orjinalinde öyle değil. Kofti solcu ise neyi desteklediğini bilmiyor (dolayısıyla, söylediğiyle savunduğu arasındaki uçurumun farkına varmıyor - köktensolcu ve insan hakları savunucusu ama hassas dengeler göz önüne alınıp da acilen darbe olsa da hani, kulağına hiç fena gelmiyor), sadece desteklemeyi seviyor. Kendi fikir öne süremediğinden, desteklemesi akıllıca görünüyor. Büyük gazetelerin köşe yazarlarını okuyarak günlük siyasi olaylardan bahsedebildiği için politik blog yazdığını sanıyor, ama taraftar ağzından, "bu maçı alıcaz, başka yolu yok/(gol yiyince de) sevindi gariban/hediyemiz olsun, şakşakşak"lardan vazgeçemiyor. Uzaktan kumanda, üstü başı kirlenmeden fikir adamlığını çok seviyor, kendini "onlar"a karşı güçlenen bir kesimin üyesi olarak görüyor. Üniversiteye girer girmez bir sosyal çevreye ait olmak hevesiyle kah solculara, kah metalcilere, kah tumba bumba gibi etnik çalgılar çalarak, batik üst baş giyip yedi renkte gezenlere katılan yavru kuşlardan daha önce bahsetmiştim. Bu da onların bir alt kategorisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Bir de alıp giydiğini, yiyip içtiğini, gezip gördüğünü anlatan bloglar ve izleyicileri var, ama o bana çok batmıyor nedense. Ondan başlık açmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) &lt;em&gt;Halvetika:Türk gencinin cinsellikle imtihanı konulu bloglar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHr8Z5HPJI/AAAAAAAABfc/Ckb1V8tVvbs/s1600/hay.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHr8Z5HPJI/AAAAAAAABfc/Ckb1V8tVvbs/s320/hay.jpg" width="320" height="189" hw="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Elimi pantolonunun içine soktum, şöyle bir karıştırdım. Tombala mı, birinci çinko mu bilemedim. Yattık kalktık, hava da sıcak, illa da sarılmak istiyor. Git işine olum, dedim. Benim senin gibilerle öttürecek ıslığım yok, YÜRRÜ, TAŞ ARABASI. Ama sonra kapıdan çıkıp gidince köpek gibi ağladım. Hayvansın, dedim kendi kendime.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu blogların içeriği, onyıllar içerisinde Anadolu'dan büyük şehirlere okumaya gelen kızlar/erkekler ve aniden gelişmiş, boy atmış, hormonlu cinsel deneyimleri. Yazanı bir yana, bu tür blogların takipçilerinde gösterişçi bir sevinç ve bilinç, (yukarıda dediğim) kendi yaptıklarıyla değil, başkalarının yazdıklarıyla duruşunu belli ederek, kişilik kontürünü başka insanların düşünceleri üzerinden çizmesi ve shortcuttan prestij sağlama çabası.  Bir de işin erkek okuyucu yönü var: Kız blogda küfretmeyi akıl etti diye kendi seviyesine (erkekliğin yüksek mertebesine) yakın bulup "akıllı kadın feci hoşuma gidiyor/sen ne farklısın/inanılmazsın" cümleleriyle bu blog yazarı kızlara destek çıkanlar. İşte asıl öyleleri hayran olunacak derecede çelişki yumağı. Yanındaki düz ayak, vanilya aromalı sevgililerine bakarsak, hepsi sıfır kilometre kız istiyor. Yok, hayran olduğuna bakarsak, eh ağbiycim, doyasıya cinselliğini yaşamışını, fulforsunu, rahatını, "errrkek gibi içenini/konuşanını/muamele edenini" istiyorduysan, o da istediğin gibi naylonunda gelmiyor. After all, herkes şoför Nebahat'i seviyor, ama filmin sonunda deri ceketi çıkarıp basma elbisesiyle hanımhanımcık bir hanıma dönüşmeden kimse onla evlenmiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir enteresan nokta, halvetika kız bloglarında (spesifik olarak Pucca nikiyle bloglayan kızın anlattıklarında) anlattığının aksine, acıklı denebilecek kadar kısıtlı cinsel tecrübeler yaşadığının hissedilmesi. Yani Pucca da, herkes bir tanıdığın düğünündeyken veyahut anne pazara inmişken kapı arkalarında sevgilisiyle öpüşen kızlardan farklı değil. Bir de aile baskısı, toplum baskısı gibi sebepler yüzünden, yaptıklarını karikatürize ederek mazur göstermek zorunda kalıyor. Bu karikatürizasyonun, kolay mizahın bir diğer faydası da, içinde geçen külot-meme-kıç-sütyen gibi kelimelere erekte vaziyette kilitlenmiş ergen zihinlerin, yazıyı daha kolay anlamasını sağlaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pucca’ya karşı bir diğer sempati/empati sebebi, gizli saklıda, ödünç yataklarda yaşadığı sakatlanmış cinsel hayatını, epey erkeksi bir dilde ifade etmesi. Yani Pucca (ve okumadığım diğer kopyaları veya benzerleri de) cinsel deneyimlerini bir kadın gibi değil, erkek gibi anlatıyor; popüler medya ve kültür ürünlerince sınırları çizilen bir alanda oynuyor; kadın dergileri, Sex &amp;amp; the City ve Gossip Girl’ün kötü kopyası diziler, şehirli çapkın kız romanları, Ayşe Arman’ın içlerinde maalesef en iyisi kaldığı paçoz kadın yazarlar vasıtasıyla şehirli kadına tatmin vaadeden "erkek kadar/gibi azmak"la yetiniyor. Aşk ilişkisinden beklentilerini, tutkusunu basitleştiriyor, nesneye/organa/pozisyona yöneltiyor; partnerinin veyahut hayali partnerinin "malı"ndan, mülkünden, geceleri gördüğü ıslak rüyalardan, sarılmadan/öpüşmeden sevişmenin yüceliğinden, romantizmi nasıl da sevmediğinden bahsediyor. Bahsederken de kadınlığını, bilmediği (ama sık sık duyduğu) bir zemin üzerinde (yani erkek vokabülerine sığınarak) yaşıyor, ki en yumuşak tabirle "kolay kız" olmakla eleştirilmesin, hayranları tarafından "delikanlılığı" sebebiyle korunabilsin. Bu uğurda tüm "alışılageldik kız huyları"nı kenara bırakıyor ama ezip geçtiği romantizm anlayışının hamlığını, romantik-komedilerden öteye gitmediğini de gözden kaçırmamak gerek. Yani Pucca, Meg Ryan-Tom Hanks, Richard Gere-Julia Roberts, Hugh Grant-adı hatırlanmayan kadın oyuncu başrollü filmlerde gördüğü şekliyle, popüler kültür çağrışımlarıyla romantizmi (ve zayıflığı) reddediyor, onun yerine "lagalugasız" ilişkiyi övüyor. Erkek okuyucu tarafından onaylanmak (klübe katılmak), arkasına aldığı kitleye güvenip seçimlerinde özgür olduğunu hissetmek için, kadın bedeninde bir erkeğe dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi işler değişti tabii. Uzaylı Zekiye Cem Mumcu'nun bu tür blogların binlerce takipçisi olduğuna uyanmasıyla, çizgifilmlerdeki gibi gözlerinde dolar işaretlerinin belirmesiyle işler değişti. Mumcu, "Binlerce blogu olan, binlerce satar" düz mantığıyla, erkekli-kızlı gözde bloggerlara birer kitap ısmarlıyor, çıkartıveriyor. Çarpık kentleşmiş cinselliğiyle Pucca’nın anıları yaz-kitabılaşırken; ailenin çok bilmiş, bol ahkam kesen, Ana Haber bültenine çıkan Selimcan cingözlüğünde, Ekşisözlük yazarı erkek bloggerlar da raflarda komşusu olacak. Hepsi yeni (ve yarı) entellektüel Türk gencini temsil edecekler. EEe, bunca kamuya açıldığına göre, okuyucu kitlesi de genişleyecek. Facebook'ta birbirine yorumlar yazmak, at-eşek hediye etmek dışında internetle mıncıklaşmayı bilmeyen yaşça büyük ama hala çılgın, hala uslanmaz bir kesim de bu kitapları okuyabilecek, "amman, internette neler oluyormuş meğer" diye sevinecek. Diğerlerine tavsiye edecek. Diye umuluyor. Haaa, işte o zaman karışıyor işler. Pucca etkilemekte usta olduğu, dobralığına ve diğer erkekleri fareli köyün kavalcısı misali arkasına takmasına bayılan ergen kızların ve seks kelimesini blogda görmekten bile tahrik olan genç erkeklerin güvenli sularından ayrılarak, tekinsiz sularda yüzmeye hazırlanıyor. Bunun için kitabının tanıtımında, blogunun genel havasından farklı olarak, masumiyet kartını oynuyor. Tatminsiz kadınların, oğul ve kocalarının yanısıra part-time yönettiği TÜRK AİLE, ÖRF VE ADETLERİ kurumunca orospu diye yaftalanmamak için ağız değiştiriyor. "Tek istediğim battaniyenin altında film çekeceğim değil, film izleyeceğim bir adamdı" diyor kitap tanıtım paragrafında, blogda defalarca aksini söylediği halde. "Tek istediğim, çift arkadaşların yanında yürümenin burukluğuna vedayı garantilemek için bir yüzük ve herkesi çatlatacak bir düğün" deseydi, "işte Türk işi Bridget Jones" diyecektim. Veya "tek istediğim, metinlerimdeki yazım hatalarını bulup temizleyecek bir redaktördü" deseydi, en azından yazlık, havuzbaşı edebiyatında devrim olarak görecektim. Bu haliyle, yine devrim bambaşka bir bahara kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Haydi, siz de kalın sağlıcakla. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8767360209047140116?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8767360209047140116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8767360209047140116' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8767360209047140116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8767360209047140116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/halvetika-kz-bloglar-kategorizasyonu-ve.html' title='Halvetika: Kız blogları kategorizasyonu ve sözde cinsel deneyimlerle harmanlanmış blogların önlenemez yükselişi'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TEHoJ5ubUcI/AAAAAAAABfM/a7FRBeVeiE4/s72-c/gotik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-1924155356302978939</id><published>2010-07-15T14:37:00.000-07:00</published><updated>2010-07-15T15:29:10.949-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='isveç&apos;te günlük hayat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>İsveç'te Kadın Ticareti Ltd. Şti.</title><content type='html'>Biraz da buralardan, bizim yörelerden bir türkü seslendirelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;(Kusursuz sarı saçlar, renkli gözler, göğüs çatalları, dar ve mini etekler, kemik çerçeveli gözlükler,&amp;nbsp;enine çizgili&amp;nbsp;t-shirtler, yüksek belli pantolonlar ve espadriller haricinde)&amp;nbsp;Stockholm'de en sık görülen manzaralardan bir tanesi, yanında beline gelmeyecek boyda, Tayvanlı mı Taylandlı mı artık nereliyse, illa ki oradan bir kadınla gezen şişko İsveçli adam. Bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sorduğumda, durumun&amp;nbsp;ticarete dönüştüğünü, İsveçlilerin utangaç olduklarından sağda solda insanlarla tanışmadıklarını, fakat yeterince zengin olduklarından bu işi internet üzerinden üye olunan bir takım yerlerin aracılığıyla gördüklerini, sipariş ettikleri kadınların evlere teslim&amp;nbsp;edildiğini, onların da bu kadınları canları nasıl isterse, şişme kadının&amp;nbsp;azcık daha&amp;nbsp;gerçeği&amp;nbsp;gibi görerek kullandıklarını öğrendim. İşin&amp;nbsp;sosyal duyarlılık, "vay efendim, nasıl da yaparlar, onlar da insan değil mi? İnsanlığın nerede İsveç, soruyorum!" beylik&amp;nbsp;yorum silsilesini es geçiyorum, çünkü o uzun havalar şu anki havama uymuyor. Hareketli bir parça okuyacağız, dedik ya! Ayrıca Efes Pilsen One Love Festial'ın bu seneki "Hayati" fiyaskosunu da hatırlatırım, İsveçliyi kınamanın anlamı yok. Millet, devlet parantezinden çıkalım, parası olsa herkes yapar. Yapıyor da. Bir geceliğine parası yetiyor, o türünü yapıyor. Bu ince ruhlu,&amp;nbsp;eksekslarc bedenli beyler&amp;nbsp;daha aile hayatına, daha "yerim yuvam belli olsun"&amp;nbsp;ayarına giriyorlar demek ki, bir gecelik değil her geceliğini tutuyor (aile boyu&amp;nbsp;cips, kokokolo&amp;nbsp;hesaabı). Yine de, en domuz halimi takınarak&amp;nbsp;bile baksam, böyle çiftler insanın asabını bozuyor.&amp;nbsp;Adeta sokak hayvanına yapılan eziyet karşısındaki çaresiz, anlamsız, boşküme üzülmeler. Yeni yetmeliği boyunca "hayat adamı" olmayı mevki gören&amp;nbsp;yetişkinler&amp;nbsp;çok iyi bilir böyle durumlarda üzülmemeyi. Sonucu değiştiremeyince üzülmeyecek kadar hesaplı olmayı. Gönül BİM'i, ŞOK marketler zincirinin duygusal halkası. "Evet, çok acı ama ne yapalım, SIRADAKİ" diye önündeki maçlara bakmak. Anası babası ölse dudağı titremiyor, Tayvanlı pırasa saçlı bir garibanın şeyinden ona ne.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir kere adam kadının hep önünden yürüyor.&amp;nbsp;Böyle manzaralara&amp;nbsp;alışığız gerçi Türkiye'de, erkeğin önde yürüdüğü&amp;nbsp;dile getirince doğrudan hakaret gibi gelmez&amp;nbsp;belki de, bana çok batıyor. İkincisi, adamın kadını satın aldığı epey belli oluyor; kadının üstü başı döküntü; H&amp;amp;M halk pazarından sezon&amp;nbsp;sonu alınmış, eskiliği buruşukların kumaşa zımbalanmasından belli&amp;nbsp;bir pantolon,&amp;nbsp;deseni solmuş&amp;nbsp;bir t-shirt.&amp;nbsp;Kafası yarı-önüne eğik, İsveççesi bozuk. Yanında sümüklü bir oğlan (İsveçliler, böylesiyle bile olsa çoğalmak, çoğalmak&amp;nbsp;istiyor). Ama bu gönülsüz gönül işi tohuma bile sinmiş, oğlan ananın kopyası. Zaten adamın oğlu mu, torunu mu belli değil.&amp;nbsp;Arada&amp;nbsp;o derece yaş farkı. (Ayrıca bir kere bile o oğlanlarıı babanın kucağında görmedim.) Bir de trende/otobüste karşılıklı oturduğumda gözlemlediğim,&amp;nbsp;kızın feri sönmüş, akı sarıya çalmış gözlerinden&amp;nbsp;süzülen o bezginlik. O "çilem dolsa da gitsem" bakışı. Adamın göbeğini açıkta bırakan desenli gömleği, açık düğmelerinden görünen etli, kat kat&amp;nbsp;boynunda illa bir altın halat, kolye. Teni mevsim normallerinin ötesinde esmerleşmiş, hatta mora çalmış. Halbuki bu bronzyan aktivitelere kadının katılmadığı, çiğ ten renginden de belli. Adam sefasını sürüyor, kadın da cefasında tek kürekçi. Vay vay ki vaylar olsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu çiftin&amp;nbsp;onlarcasını görünce,&amp;nbsp;&amp;nbsp;işin bir vergi indirimi falan mı var, aile olduğunu kanıtlayınca bir yardım mı yapıyorlar diye bile düşündüm. İsveçli adam hesabını bilir. İnternette porno sitelere üyelik bile senede daha pahalıya geliyor bu garibanla gariban junior'dan demek. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaşasın sakatlanmış rızaya dayanarak yaptırılan kölelik! Yaşasın "o istedi işte, zorla mı yaptık" diye diretebilmek! Yaşasın tüm bunları arkadan dolanabilen dolambaçlıkta yasal sistem! En güzel şey. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-1924155356302978939?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/1924155356302978939/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=1924155356302978939' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1924155356302978939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/1924155356302978939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/isvecte-kadn-ticareti-ltd-sti.html' title='İsveç&apos;te Kadın Ticareti Ltd. Şti.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6032676832738926311</id><published>2010-07-14T17:58:00.000-07:00</published><updated>2010-07-15T01:52:12.853-07:00</updated><title type='text'>Gece Jimnastiği</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Seksenlerin (seksen kere dili kopsun) meşhur bir televizyon programına göndermece yapıyorum. Halbuki yazacaklarım bambaşka. Başrolünde Yasemin Evcim mi, her kimse, o da yok. Bir ben, hep ben, bir de bazen annem. Hayatımdaki her büyük olay gibi, başrolde hep ikimiz. Şimdi annem İstanbul'da, gecenin bir köründe, yatağın sol yanına sığınmış, boş duran sağ tarafına terden nemli bacağını atmış, uyuyor. Ben yazdıkça klavyenin sesine uyanıp, uykunun kıstığı&amp;nbsp;bir sesle "&lt;span style="font-size: large;"&gt;yavrum&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-size: x-small;"&gt;yatmadın mı&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;daha&lt;/span&gt;? &lt;span style="font-size: large;"&gt;yat,&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: x-small;"&gt;sabah oldu&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;yeter.&lt;/span&gt;." diye söylenmiyor. Onca yıl söylenmeyeceği, söylense de duymayacağım bir zamana varmak, bir an önce oraya yerleşivermek istedim. Halbuki şimdi,&amp;nbsp;kimsecikler söylenmeden yatağın içindeyim. Karanlıkta tavana bakıyorum. Annemin bana seslendiği zamanı düşünüyorum. O zamana&amp;nbsp;yerleşmek istiyorum.&amp;nbsp;Belki zaman makinası icat edildi de, tüm maymun iştahımla gidip gidip geliyorum. Bilim adamları her seferinde bu bilgiyi bildiğimi bana unutturuyorlarmış meğer. Nostalji de bu yolculuğa parası yetmeyenlerin avuntusuymuş mesela. Meğer. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir seferinde odamda kimbilir ne işle meşgulken, gecenin bir yarısı, bir yaz gecesinin bir yarısı, içeriden kesik sesler gelmeye başladı. Gece yatmadan önce yüzüstü yatağıma uzanıp sessizlikte kitap okurum ve böylece&amp;nbsp;balıklama veya yüzüstü&amp;nbsp;suya&amp;nbsp;atlamış gibi hikayenin ortasına düşüveririm. Sessizlik dağılır, bir anda kitabın&amp;nbsp;gürültüsü etrafımı sarar. Karakterler, olaylar, diyaloglar, hayalimde biçtiğim ses renkleri derken bir başka ses duyana kadar, sessizliği de duymam.&amp;nbsp;Varlığını unuturum. Bu kısık ve kesik&amp;nbsp;gelen sesler o yüzden bir anda olduğum yerde buz kesilmeme ve ayağımın altında, topuk ve ayak parmaklarının alt kısmına denk gelen o pembe kısmın arasında kalan köprü gibi yerde iğneler hissetmeme sebep oldu. After all, gece paranoyası bambaşkadır. Gece vakti&amp;nbsp;akla gelen fikrin&amp;nbsp;şahidi olmaz. Camdan dışarı bakınca bir anda durduğun yeri, hayatın sıradanlığını, aslında öyle innannılmaz olayların başına gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu falan farketmezsin. Karanlık, boş sokaklar,&amp;nbsp;boşa yanıp sönen trafik ışıkları (yerli pop klibi veyahut şarkı sözü çıkar bu üçünden, aman dikkat) ve ne döndüğü bilinmeyen&amp;nbsp;aydınlık salonlar, hatta mavi televizyon ışığı seçilebilen karanlık oturma odaları. Ouu. En korkuncu. İşte, ondan, gecenin yükü bambaşkadır. Korkutucu bir sorumluluktur. Büyük eserlerin gece yazıldığını düşünmüşümdür hep, fırça bıyıklı, saman sakallı adamlar, hıtı hıtı diye şimdi bizim resim yaptığımız kalınlıkta kağıtlara roman yazıyor. Öyle bakınca bugünler adam değil, buradan bakınca da o günler çok ağdalı. Bunca ağda, sarkma yapar, HOCAM! İlk sapaktan konuya dönelim aman, ayağımız yerden kesilmesin. Ben boyumda yüzmeyi seviyorum, buralar boyu geçmesin.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hah işte, o gece de yüzümü içine gömdüğüm kitabın okuduğum sayfasını ve karşı sayfasını birbirinden ayrı tutan sol elimin yay gibi gerilmiş baş ve&amp;nbsp;işaret&amp;nbsp;parmağını çekiverdim. Kitap hemen içine&amp;nbsp;kapandı. İçinden saçılanlar da, arada kalıp buruştular. Sekerek atladım yataktan, oda kapımı aralayıp başımı uzattım. Annem, hol lambasının kahverengi camıyla örtülü ışığı yüzüne vurmuş biçimde, odasında uyuyordu. Uyuyakalmadan önce,&amp;nbsp;başucundaki küp şeklindeki radyolu saatin sesini de hafifçe açmıştı. Henüz kötü müzik bunca yasallaşmamıştı galiba, çalanlar içimi ürpertti. Belki mahalledeki futbol sahasında görüp de adını bilmediğim bir çocuğa heveslendiğim yaşımı hatırlatmıştır. Veyahut balkonda çenemden suyu aka aka karpuz yediğim bir günü. Veya ada vapuruyla geçtiğimiz&amp;nbsp;Kınalıada'daki bir tanıdığın evine&amp;nbsp;faytonla çıktığımız&amp;nbsp;zamanı. Artık olmadığım bir insanı, bir çocuğu,&amp;nbsp;o halimin önünde uzanan ihtimalleri. O ucu açıklığı, o ileriyi göremezliği, cahilliği, toyluğu, kendini ne yapacağını bilmezliği. Hangi sebeptense artık, çok efkarlandım. Salondaki kristal kasenin içindeki sigara paketinden bir sigara alıverdim. Holün orta yerine&amp;nbsp;oturdum, sırtımı&amp;nbsp;duvara yaslayarak&amp;nbsp;ve ilk duyduğum anla mimlenmiş şarkılara kulak vererek sigaramı içtim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra bu durum, sürekli bir hal aldı. Her&amp;nbsp;gece annem, gün boyu dinlemediği müziğin açığını kapatmak ister gibi radyoyu açıp yattı, her akşam salondaki paketten (ki her gün yenileniyordu) bir tane eksildi.&amp;nbsp;Tekrar tekrar holde yere oturdum, kalkarken popom taş zemin yüzünden&amp;nbsp;hep buz kesmişti. Hep odama girene kadar aklıma yazacak binlerce şey geliyordu da, kapıdan içeri girdiğimde birden yalnızlık bastırıyordu. Yazmak da, yatmak da istemiyordum. Annemin yanına gidiyordum usul usul. Konuşmak istiyordum; uyansın,&amp;nbsp;aklıma&amp;nbsp;üşüşen&amp;nbsp;fikirlerden dinçleştiğimi görüp&amp;nbsp;yatakta doğruluversin. Tabii ki&amp;nbsp;uyanmıyordu. Ben de rüyasında ne gördüğünü&amp;nbsp;tahmin etmeye çalışarak&amp;nbsp;ani hareketle ileri uzattığı ellerini, inip kalkan kaşlarını seyrediyordum. İfadesi donuklaşınca seyredecek şey bulamayıp&amp;nbsp;televizyonu açıyordum. Karanlığı mavi ışıkla bölünen pencerelerin arkasında yaşayanlar diğerleri gibi. O saatte atmaca gibi kanallar arasında dönüp duran Tele-market reklamlarına bakıyordum bir süre. Uykum gelene kadar, yarı açık gözlerle. Gözlerimi kapatmaya korktuğumdan, uyursam sabaha onca düşünce kulaklarımdan akmış gitmiş olacak diye korktuğumdan. Öyle, çaresizce uykunun gelip beni bizzat teslim almasını bekliyordum. Şimdi hiç öyle olmuyor. Hiç. Kendimle yaşamaya başladım başlayalı, bayılır gibi uyuyakalıyorum. Demek yeterince yorulmuşum, baygın düşerek uyuyakalmak için yeterince yorulmuşum.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi de yoruldum, daha diyeceğim bitmemişti. Başka sefere. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6032676832738926311?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6032676832738926311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6032676832738926311' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6032676832738926311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6032676832738926311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/07/gece-jimnastigi.html' title='Gece Jimnastiği'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3487236555266343702</id><published>2010-06-15T12:45:00.000-07:00</published><updated>2010-06-15T12:57:38.477-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Söz Foto'da/Fetiş Fato!</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Fatma Girik'i çok severim. Gözünü pörtlete pörtlete bilhassa, Yılanların Öcü müydü, onda, tam da bağlamını hatırlamadığım şekilde hakkını yiyenlere, üstüne varanlara gözdağı vermesi falan. Belki de Müjde Ar'ın yaptığından daha fazlasını yapmıştır dönemin feminizmi adına. Biraz daha köy edebiyatı ağırlıklı şekilde. Çünkü hep başında yemeniyle hatırlıyorum, sırtında testisi. Aniden namussuza çıkıyor adı, hani öyle şeyler olur ya filmlerde. Tarlalarının sahibi olan ağa gelir, el kol yapar, Girik de ağzının payını verir, sonra namussuza çıkar adı. Ki düşününce farkettim ki gerçek hayatta da öyledir. "Bacılarımız, kızlarımız, karılarımız" kapsamına girmeyen gerçekten güzel kadınlar ekseriyet yollu olarak adlandırılır.&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Neyse ne diyecektim, o yüzden az sonra yazacaklarım için günün birinde Google'dan arama yaparak gelip "&lt;em&gt;o Türk sinemasının sultanı, safir gözlüsü, menekşe gözlüsü, hav der ya?&lt;/em&gt;" diye bıdı bıdı edilmesin. Göz rengi yüzünden insanları Meksika dalgamdan sakınamam. Burada kutsal kitap yazmıyorum, altı üstü bir blog açtık. Sonra bu insanlar "vay Youtube kapandı, hay Google tesettürlendi, anca ucu görünüyor" diye ağlıyor. HOCAM, sen civarından geçtiğin her sitede kafana uymayan şey gördüm mü alayına gidiyorsun. Kendi fikrin dışında fikre tahammül edemiyorsun. Forumlarda kafa göz birbirine dalıyorsun. Sonra vay niye kapandı. Senin başındaki de senin kadar tahammülsüz, ondan olabilir mesela. Senin başındaki adam da aynı derecede dediğim dedik diyor, ondan olabilir. O yüzden bir daha açıklama yapmam, gagalarım hepinizi. Tıkıtıkıtıkıtıkı diye ağaç gibi kakarım.&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Evet, bu tehdit silsilesinin ardından son yıllarda erkekliği benimsemiş, yiğit bir delikanlıya dönüşmüş Fatma Girik'le ilgili bir takım fotoğraf ve bilgiler sunacağım. Gerçi son senelerde Girik'i ne zaman televizyonda görsem saçları gösterişli bir gümüşe çalmış, üstüne beyaz bir başörtüsü, "OĞUL! YOLUN YOL DEĞİL, OĞUL! BİZİM GELENEKLERİMİZDE YARI YOLDA KOMAK YOKTUR, OĞUL!" diye ünlüyor. Ölmüş bir ağanın dul karısı olarak, kah başroldeki rol yapamaz manken oğlunu bir yellozdan ayırmak içni çabalıyor veyahut vice versa. Kızın yolunu yapıyor çünkü beşik kertmesilermiş ve konak meğersem kızın üzerineymiş. Hatta oğul da birkaç sene önce kızın üzerineymiş de, yeterince etinden sütünden faydalanmış ve yeni yellozlara pupa yelken açmış. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMrRXcZyI/AAAAAAAABek/BbBuyK3utyI/s1600/Fatma+Girik+5.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMrRXcZyI/AAAAAAAABek/BbBuyK3utyI/s320/Fatma+Girik+5.jpg" width="212" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMnicPTVI/AAAAAAAABeg/On_BhyWC8Ds/s1600/Fatma+Girik+3.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMnicPTVI/AAAAAAAABeg/On_BhyWC8Ds/s1600/Fatma+Girik+3.jpg" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bundan birkaç sene önce halbuse, birkaç az kalıyor bir on sene önce, Fatma Girik kısa saçlarıyla işte tam bir yağız delikanlıydı ve Yetiş Fato, Söz Fato'da isimli bazı tuhaf programlar yapıyordu. Bu programlardan birinde alemi yokken camdan stunt yardımı olmadan atlayıverince beli kaydı ve uzun süre yatakaldı. Belki de bu vesileyle, saçlarına aklar düştü ve beyaz örtüsüyle dine ve az hareketli bir hayata ihtiyaç duydu, bilinmez. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMy9mgzYI/AAAAAAAABes/dEu-N7YMP4U/s1600/Fatma+Girik+7.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMy9mgzYI/AAAAAAAABes/dEu-N7YMP4U/s1600/Fatma+Girik+7.jpg" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMgedctII/AAAAAAAABec/IA5YJykyFbI/s1600/Fatma+Girik+2.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMgedctII/AAAAAAAABec/IA5YJykyFbI/s320/Fatma+Girik+2.jpg" width="229" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify; CLEAR: both" class="separator"&gt;Şu baktığım onlarca afişte Fatma Girik hep omuzdan erkeğine sarılmış, hem korumak hem korunmak ister gibi. Yalvarır gibi, hem de "savaşacaksak da beraber, erim" der gibi. Bu delikanlı kırılganlık o zamandan geliyormuş demek. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTswsFV0I/AAAAAAAABew/M2W5HEUAxVs/s1600/Afi%C5%9F+7.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTswsFV0I/AAAAAAAABew/M2W5HEUAxVs/s320/Afi%C5%9F+7.jpg" width="223" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTtcH8jRI/AAAAAAAABe0/kt3hhltUad8/s1600/Afi%C5%9F.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTtcH8jRI/AAAAAAAABe0/kt3hhltUad8/s320/Afi%C5%9F.jpg" width="226" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTu3zLC0I/AAAAAAAABfA/mbERh3JdpVA/s1600/Afi%C5%9F+4.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTu3zLC0I/AAAAAAAABfA/mbERh3JdpVA/s320/Afi%C5%9F+4.jpg" width="220" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTxsThOjI/AAAAAAAABfE/iG7JR_PD5Xo/s1600/Afi%C5%9F+6.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfTxsThOjI/AAAAAAAABfE/iG7JR_PD5Xo/s320/Afi%C5%9F+6.jpg" width="227" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfT7Q7UQHI/AAAAAAAABfI/LgXkwZ5pKWM/s1600/Afi%C5%9F+5.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfT7Q7UQHI/AAAAAAAABfI/LgXkwZ5pKWM/s320/Afi%C5%9F+5.jpg" width="213" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Kapanışta dansöz oynatalım da, reyting düşmesin aman. Biraz meme, kulak arkası edilmiş sönük turuncu gül, bir çift halka küpe, kıpkırmızı rujlu (&lt;em&gt;Elizabeth Arden, Günahkar 48&lt;/em&gt;) bir dudak ve boncukları çıldırmış bir takım bileklikler. Göbişi, can simidini (love handle) ise korseli düşük bel külottan göremiyoruz.Ama bu edayı sevdim, yalan değil. Tamba tumba, esmer bomba. Bir sağa, bir sola kıvrıl be canına yandığım!&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMBobB-TI/AAAAAAAABeQ/fbmiXpXvM0k/s1600/Fatma+Girik.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMBobB-TI/AAAAAAAABeQ/fbmiXpXvM0k/s320/Fatma+Girik.jpg" width="209" height="320" qu="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;P.S. Neden Fatma Girik?: Kısa süre sonra siz seyircilerimizle buluşacak bir ortak proje sebebiyle fotö aramalarım sonucu denk geldi, "du koyayım bloga" dedim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3487236555266343702?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3487236555266343702/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3487236555266343702' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3487236555266343702'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3487236555266343702'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/06/soz-fotoda.html' title='Söz Foto&apos;da/Fetiş Fato!'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBfMrRXcZyI/AAAAAAAABek/BbBuyK3utyI/s72-c/Fatma+Girik+5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3779462231238691619</id><published>2010-06-12T16:37:00.000-07:00</published><updated>2010-06-14T05:01:10.223-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='isveç&apos;te günlük hayat'/><title type='text'>Stockholm Hazz Festival 2010</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBQMDxlo5KI/AAAAAAAABeM/dDhbMUNNqR4/s1600/caz.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" qu="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBQMDxlo5KI/AAAAAAAABeM/dDhbMUNNqR4/s400/caz.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adamlar websitelerine yazmışlar, fotoğraf makinası getirilmeyecek diye. Sanki götürsek ne olacak, polisler hızlı giden arabayı bile kovalayamıyor burada, şişeye mi oturtacaklar? Yok ama, götürmedik. Sonra&amp;nbsp;tel tel&amp;nbsp;hayıflandık, kadhayıflandık.&amp;nbsp;Geriye ince naylon poşete konmuş bir festival t-shirtü fotoğrafı kaldı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi kısaca festival özetleyeyim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öncelikle Türkiye'deki nefis festivaller ve konserlerdeki moda geçidi, o tribal gençler, o fitne fücur bakışlar falan olmaduğından çok konsantre bir sevinç veriyor bana bu tip etkinlikler. Yine enteresan sakallı, yağlı saçlı arkadaşlar yok muydu, vardı. Sırt çantasıyla gezen çocuk keza, vardı. Erkek arkadaşıyla kıçının kılı ağırmış ama çok genciz biz iddiasındaki kırışık kızlar, vardı. "Nolüö" der gibi yarı-şaşkın bakan,&amp;nbsp;orta yaş üstü "ikinci bahar" çiftler de vardı. Ucuz bira içmeye gelmiş gibi duran, alkolden kılcal damarları atıatıvermiş, boyu çekmiş&amp;nbsp;garibanlar vardı. Birkaç haftalık bebekler vardı, yine hiçbiri ağlamıyordu. Gaz, ateşli ishal falan bizim bebeklerde var galiba bir tek, bunlarınki defosuz oluyor. Sonracığıma, mor montlu ve mor ayakkabılı bir kız bile tespit ettim,&amp;nbsp;ki&amp;nbsp;alter camiada "mor seven kız" beni özellikle korkutur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Festivalin bilet aldığımız Cuma günkü programında Erik Lindeborg Trio, Courtney Pine, Avishai Cohen, Omar, Nils Landgren Funk Unit ve Kool &amp;amp; The Gang'i izledik. Avishai ve Kool için gitmiştik ama Omar bilhassa bitap düşürecek, insanlıktan&amp;nbsp;çıkaracak kadar dansettirdi. Yani son 15 dakikasında sahneye ara ara tacizkar şekilde "YARDIR ÖMER!" diye bağırmam boşa değil. Courtney Pine, her konserde yapıldığı üzre, cansız mankenlik yapan&amp;nbsp;İsveçlileri ayağa kalkıp dansetmeleri için epeyce haşladı. Hatta sonunda sahneden inip yanımıza geldi. Avishai çok karizmatikti, her şarkı sonunda ceket önü ilikleyerek alkışladık. Kool &amp;amp; The Gang ve boyband koreografileriyle yağmur altında çizmeli ve kapüşonlu da olsak çılgın hareketlerle&amp;nbsp;tere kana battık&amp;nbsp;(ki hava 10 dereceydi). Bunca saat spor ayakkabısız dansedince de bugün&amp;nbsp;tüm gün tabanlarım şiş yattım kaldım. Eklem yarası da cabası. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Otuza iki kaldı ama, otuzbin çeşit güzellik gördüm.&amp;nbsp;Şu&amp;nbsp;Stockholm bilhassa, bana çaktırmadan gençlik ışıltısı aşılamış,&amp;nbsp;facelift&amp;nbsp;yapmıştır diye tahmin ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PS. Jazz'a İsveçlilerin yaz dediği aklıma geldi. Biz de yaz'a yaz diyoruz. Ama buradakiler ne bilsin, on derece olunca hava Haziran ortası, anca jazz'a yaz diyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3779462231238691619?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3779462231238691619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3779462231238691619' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3779462231238691619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3779462231238691619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/06/stockholm-jazz-festival-2010.html' title='Stockholm Hazz Festival 2010'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TBQMDxlo5KI/AAAAAAAABeM/dDhbMUNNqR4/s72-c/caz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-8926776746526651371</id><published>2010-06-05T14:35:00.000-07:00</published><updated>2010-06-05T15:00:13.378-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='isveç&apos;te günlük hayat'/><title type='text'>Sveç &amp; Tears</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İsveç'te ortalık az yeşillenmeye başladı mı bir neşe peydah oluyor insanlara. (Sonraki satırlar en az bunun kadar tespit içerse de, başka ülkenin hülyasına dalıp biz&amp;amp;onlar kamplaşmalı ve karşılaştırmalı edebiyat amacı gütmüyor. Daha ziyade, ben ve insanlığın geri kalanı arasında bir karşılaştırmayla, kendime sonsuz hak vereceğim bir yazı olacak. Yine. Galiba.) Olur olmaz sohbetler, kaynaşmalar, gülümseşmeler, ufak aksiliklere "heh" deyip geçmecilik, yaz gerçeği. Yaz geldi diye gaza gelmek. İşte, insanın yeşilin her tonunu bir arada görebilmeye hayranlığı, güneşle yıkanmış sütlü sarı, kavun sarısı bir gökyüzüne ve güneşin az önce battığı şeftali turuncusu o yere hayranlığı, nesnelerin batmaya ve yatmaya giden güneş sebebiyle eğik düşen ışıklara yenik düşerek romantizm sosuna banılması ve insanın "&lt;em&gt;kimbilir önümüzde kaç kiraz mevsimi var&lt;/em&gt;" diyecek kadar Cenk Erenleşmesi. Kaç kiraz mevsimini varsa, kaç tane de "&lt;em&gt;yağmır demem, çamır demem, yollarına-ı-a-ı-a-ı-a düşşüyorum&lt;/em&gt;" diye Ferdi Tayfurlaşması var asıl. Yani yingyang HOCAM bu işler, her toplu iğne başı kadar güzelliğin kafam kadar bedeli var çok afedersün. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir süredir Stockholm'den bildirmiyorum, çünkü bu kış çok zor geçti. Çünkü ananem öldü. Çünkü ananem öldü diye her şey bok geliyor. Bok gelmesi mesele değil de, her zamanki arsızlık uçup gidiyor insandan. Her sevginin bir sonu var diye insanın içi sıkışıyor, yüreciği adeta sanayi tipi tost makinası içine sıkışıyor. Sanayi tipi tost makinası var mı, bilmiyorum. Şaka olsun diye demedim, olduğunu varsayıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, hayat durmuyor elbette. Kiraz mevsimi, muz mevsimi derken al işte, Stockholm maratonu geldi. Ne kadar outdoor spor aktivitesi&amp;nbsp;karşıtı bir insan olduğumu cümle alem biliyor, böyle dışarıda koşmalı şeyleri pek anlamıyorum. Bir insanın maraton koşmaktan zevk alacağı fikrini anlayamıyorum. Anlamam da gerekmiyor, biliyorum. ("Bana benzemeyen milyorlarca insan var ve hepsine teker teker kızamam. Anlayışlı olmam lazım." düşüncesini, tek çocuk olarak anca 28 yaşında kavrayabildim.) Başkaları da sabahları gazeteyle beraber Sacit Aslan okumamı anlamayabilir mesela. Saatlerimi ünlülerin bir gün sonra bile geçerliliğini ve önemini yitiren, kullan-at demeçleri ve bembeyaz flaşla yıkanmış fotoğrafları, fazla rimelden pürtükleşmiş kirpik ve kalemle belirginleştirilmiş kezban kaşları arasında geçirmek, bacaklarım ve kalçam için koşmak kadar faydalı bile değil. Gerçi biri birine laf soktu mu arada "yağlarım eriyor" diyorum, ama direktoman eriyor mu, şu ana kadar kesin bir sonuca varamadım. Eminim erimiyordur; çünkü Semiramis Pekkan kaşlarını alıp maymunluktan uzaklaştı uzaklaşalı, hiç o kadar şiddetli "yağlarım eriyor" çekmedim. Bu&amp;nbsp;deyime dair kredimi çabuk tüketmedim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, Pazar günü iş olmadığından mecburen evde duran ve şaka bombardlayan baba espirilerimi bir yana bırakalım (ki o kadar Pazar günü babasıyım ki, espiri yaptığımı bile düşünmediğim halde espiri kakacıklıyorum). Bugün Stockholm maratonunda insanlar önümden yarın yokmuşcasına (HA!) depar atarken badem ezmesinden fıstık yeşili bir hamurla kaplanmış, kurbağa şeklinde bir pasta yiyordum. Milyorlarca İsveçli tüysüz baldırlara(çünkü sarışınlar, akıllım) yapışmış polyester şortlarıyla uzuuunca bir yol boyu kilometrelerce koşuyor; efor, enerji, ter, çaba konseptleri soluduğumuz havayı ağırlaştırıyor; alkışlar sel olup koşucuların bardaklarına doluyor; çağrıştırdığı duygularla beraber unutulmuş parçalar terden ıslanmış favorilerinin ardında kızarmış kulaklarına dolanıyorken&amp;nbsp;ben arkadaşımla pasta lüplüpletiyor, sütlü bir takım içecekleri hüphüpletiyordum. Ağzımı silmekten fırsat kalırsa, alkışlıyordum da. Bir yandan da kafamın içindeki bir Internet Explorer penceresinde bloga şunları yazıyordum: &lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;, sans-serif; font-size: x-small;"&gt;Stockholm sevgisinin yaz sıcağında köpürmesi/şeftali rengi gün batımı/tarçın rengi köpek/uçuk pembe çilekli dondurma ve seyrek bulut beyazı ve masmavi gökyüzü ve en güzel pastel ve canım renkler./Kimse çıkarı olmadan, diğerleri güneş gözlükleri ve ince gömlekleriyle, köpekleri ve bebekleriyle ve ellerinde dondurma külahlarıyla efil efil onlara bakarken hoh-höeh diye sesler çıkararak koşan olmayı istemez./İşin içinde bir çıkar olacak ki bu adamlar sonunda birinci olamayacaklarını ve yorulacaklarını bilseler de bir bacağı öbürünün önüne atacaklar, tereddütsüz./Tereddütsüz, otomatik davranmak, ne yapacağından sorgulamadan emin olmak bu işin motivasyonu o halde./Bu gizem de çözüldü, artık koşuculara bile tolerans göstermem gerekecek./Sponsor logolu atletlerle polyester şortlar ise tolerans yelpazesinden yellenemeyecekler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-8926776746526651371?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/8926776746526651371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=8926776746526651371' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8926776746526651371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/8926776746526651371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/06/svec-tears.html' title='Sveç &amp; Tears'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-9126966992468665855</id><published>2010-06-02T07:12:00.000-07:00</published><updated>2010-06-02T07:12:45.133-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>uncapslocked</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Cankuşlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nice nice tweetler, nice blog postları, nice e-maillerle forwardlar ve türlü şaklabanlıkların arasından, bir kez daha MERHABA! Hayatta çok mühim şeyler oluyor; cep telefonlarının pili bitiyor,&amp;nbsp;taze basılmış gazete elleri kirletiyor,&amp;nbsp;ojelerin kenarı&amp;nbsp;sürtünüp beyaza&amp;nbsp;çalıyor ve&amp;nbsp;manikürler&amp;nbsp;bozuluyor (amman, evlerden uzak!). Ama bizim&amp;nbsp;keyfimiz çok yerinde, şükür. Her yeni gün Hititlerle başlayıp Atatürk'ün&amp;nbsp;ölümüyle&amp;nbsp;sona eren tarih bilgimizle&amp;nbsp;ve mizah dergisi jargonumuzla yorumlayabileceğimiz türlü türlü olaylar oluyor; denizler kirleniyor, andan sonracığıma, gemimizi de şeye sokmuyorlar ve üstten helikopterle askerler tepemize iniyor. Tayyip şey yapıyor, beriki Recep Bey deyince ortalık karışıyor, milletvekili maaşı almasına rağmen 450 telelik gömleğini konuşuyoruz. Bir sevindik, bir sevindik, Kılıçdaroğlu RuLeZ dedik. Fenerbahçe'nin Bağdat Caddesi'ne kurduğu takları ustalar eritti lahmacun fırınında, baştan şekil verdi, hepimiz sokağa döküldük ve Kılıçdaroğlu -K(ey)-Dar- t-shirtlerimizle yürüdük böyle. Sanracığıma, daha neler neler oldu. Hepsini yazdık, Twitter'da da yazdık, (da'ların hepsini bitiştirdik hatta, yerden kazandık, noktadan sonra space yapmadan yazdık), bloglarımızda yazdık, herkese haber verdik "gelin yazımı okuyun, ben blogda bu konuyu yazdım düdük kadar bilgimle yorumladım, hadisenize!" diye. Sonra benle aynı şeyi düşünenler geldi okudular ve çok beğendiler. Hepimiz başımızı salladık, birbirimizin saçını sevdik. Zaten andan önce de Baykal'ın boxerlı kaseti çıktı, Nesrin Baytok diye de biri çıktı, ama kaç hafta geçti üstünden artık o ismi hatırlamanın alemi yok. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hepimiz birbirimizi retweetledik, dendenledik. Ama hepimiz farklıyız. Herkes öyle farklı ki, sonuçta aynı yere geliyoruz. Hepimiz hep tepkiliyiz, hep haklıyız. Hep agresifiz, hep alayına gideriz. Herkes, diğerleri kadar orjinaldi bu hafta da, diğerlerinde de. Her hafta ayrı orjinaliz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra arada ciddiyeti savuşturduk, magazin okuduk, ay dalga geçtik. Çok severiz dalga geçmek, biz üst düzey entellektüelleriz, magazindekiler hep basit insanlar. Herkese ilk adıyla hitap edip güldük, bazı haberleri arkadaşlarımızla paylaştık, ayrıntılardaki sakilliği birbirimize işaret ettik. Bizim gülmemiz çok önemli. Buruk da olsa, buruğun içinden gülüneceği bulup çıkartırız biz. Kendimizi kendimiz eğleriz. Kendimiz pişirir, yeriz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öyle öyle bir haftanın da ortasına geldik. Çoğumuz hayatın da ortasına geldik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şu an dünyada bir şey olsa ve internet aniden emilip gitse bir sanal karadeliğin içine, hepimiz aniden siliniriz. İnşallah, dua ediyorum, internetimize hiçbir şey olmaz ve sonsuza dek Facebook'tan ekleşir, çıkarır, çarpıp böleriz. O olmasa Google'larız, formspring'de birbirimizle röportaj yaparız ve ciddi cevaplar veririz. O da olmasa blogumda canım arkadaşım Ponpon'dan bahsederim, Ponpon da canı arkadaşı benden, ve böylelikle sonsuza dek aynanın içinde ayna şeklinde karşılıklı yansıtmalar ve hoooop bir bakmışız ki Tweety t-shirtünün içindeki&amp;nbsp;kart kadına dönmüşüz. Bir bakmışız ki kızıyla arkadaş gibi olan kadına dönmüşüz. Kızıyla arkadaş, çünkü zeka yaşımız orada kaldı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne diyordum, o da olmasa Twitter'dan @canoş diye mention ederiz. Canoş da kim onu sözüne konuk etmiş, mention etmiş diye bir bakar aaaa elmoş beni mentoş etmiş. "OYyyy, conum" diye o da topu bana atar. İki tane de gazete küpürü değerlendirdik mi, bu iş tamamdır. Artık sanal ama kanlı canlı, tamagoçi gibi adamız. İnternetten beslenip, altımıza yorum kakalıyoruz. Kakişliyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Vallahi bayılıyorum ben&amp;nbsp;bu işe. Sim City gibi olduk, değil mi? Hiç oynamadım ama Sim City de böyle bir şey olsa gerek. Hatta&amp;nbsp;adeta Hin City.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu oyunda bir karaktere yatırım yapmak için gerekenler: &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Cool avatar: Manipüle edilmiş flu bir fotoğraf - Günlük tweet sayısı : 39 &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Günlük politik tweet sayısı: 20&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Günlük alaycılık oranı: %85&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Küfür (kelime başına): 3 kredi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Arkadaşlarla selamlaşma (kişi başına): 5 kredi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Arkadaşlara selam vermemek (kişi başına): 50 kredi (daha karakterli duruş, ağır ol molla desinler hesabı)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Haftalık blog post: 3&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Takip edilen Tumblr account sayısı: 456&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TAZkVbLT56I/AAAAAAAABeE/rvJiDFmVxjY/s1600/b.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="213" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TAZkVbLT56I/AAAAAAAABeE/rvJiDFmVxjY/s320/b.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="background-color: #9fc5e8;"&gt;&lt;strong&gt;RT @canoş&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;, sans-serif; font-size: x-small;"&gt;Bugün ülke yönetenler dün zartzurtcubaşılık ediyordu, o zaman zartzurt is the new black hatta new block!!!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="background-color: #9fc5e8; font-family: Georgia, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: xx-small;"&gt;Retweeted by you and +250 suckers&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi hepimize kafamızı sokalım müsadenizle. Biraz da popişciğimiz&amp;nbsp;açılsın, değil mi? GÜNDEM BAYDI. Vallahi baydı. Tüm söylemler de tükendi, bir blog açtım hayatım değişti. Ben bu blogu aslında şey olsun diye açmamıştım. Vay öyleydi, vay böyleydi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir sonraki blog postumda, daha güzel şeylerden bahsetmek üzere. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Günün sözü: Ayıdan dost, gündemden post olmaz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonsöz: &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?' diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;&lt;span style="font-family: Times, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;Sabahattin Ali'ye sözkonusu eleştiriyi yapan arkadaşlarını, bu yüzyıla davet ediyorum. Fakirlik tükendi gitti. Şimdi hep eğlen coş, işte Kiboş. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-9126966992468665855?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/9126966992468665855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=9126966992468665855' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/9126966992468665855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/9126966992468665855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/06/uncapslocked.html' title='uncapslocked'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/TAZkVbLT56I/AAAAAAAABeE/rvJiDFmVxjY/s72-c/b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-5641782755701582349</id><published>2010-05-05T06:35:00.000-07:00</published><updated>2010-05-05T12:49:37.043-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='benzeyen benzeyene'/><title type='text'>Karşılaştırmalı edebiyat</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu başlığı kaç milyarıncı kez atıyorum, artık ben de sayısını unuttum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Shear Genius diye bir program var burada, çöp yarışmalardan bir tanesi. Top Model, Project Runway gibi yarışmacaların ardından, bir de kuaförler yarışıyor, bir nevi "Kuafördeyiz". Bugün bir de&amp;nbsp;baktım, yarışmacılardan biri Cansever! Türküde tutturamayınca, saç işine girmiş. Şakaşaka. Buradan tüm Canseverseverlere selam olsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cansever kopyasının adı Dee imiş. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrEhE6vBI/AAAAAAAABd0/lP6KAfpKhKA/s1600/dee-adams.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrEhE6vBI/AAAAAAAABd0/lP6KAfpKhKA/s1600/dee-adams.jpg" tt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yan bakınca Cansever'e benziyor, değil mi? Cansever hastalık sebebiyle azıcık&amp;nbsp;Pisa Kulesi versiyonu kaçıyor. 45 derece eğimlisi gibi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrUOVm46I/AAAAAAAABd4/tC13wlj094c/s1600/cansever2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrUOVm46I/AAAAAAAABd4/tC13wlj094c/s1600/cansever2.jpg" tt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrXH-cdtI/AAAAAAAABd8/xDvGTdJUbk0/s1600/cansever3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrXH-cdtI/AAAAAAAABd8/xDvGTdJUbk0/s1600/cansever3.jpg" tt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Allah sonunu benzetmesin.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son derken; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cansever yarı-ünlü gibi bir kadındı bir zamalar bu piyasada. En azından türkücü talk showlarında az ünlü ve&amp;nbsp;önemsiz olduğu için stüdyoya ilk davet edilen,&amp;nbsp;koltuğun en köşesine oturan ve öylece unutulan konuklardan biri&amp;nbsp;oluyordu ara ara. Sonra evlendirme yarışmalarından kaynana Semra'nın oğlu Ata'nın fevkalade şüpheli ölümü esnasında&amp;nbsp;yanında olduğunu öğrendik.&amp;nbsp;Beraber karanlık, ucuz arkasokak barlarında sözde bir turneye çıkmışken, Ata bir gece ansızın ölüvermişti ya. Anne dırdırından mı, ekstasi çakmaktan mı, anlaşılamamıştı.&amp;nbsp;Yazık, bu&amp;nbsp;gariban işi turneye çıkarken annesinden cep harçlığı isteyen bir zavallı oğlandı Ata. Peki&amp;nbsp;Cansever ne biçim ünlüymüş ki Ata'yı peşine takıp kanka ediyor? Enteresan. Bir insan evlendirme programında birkaç hafta için ünlü olmuş, karakteri annesinin parantezine girince bile tamamlanamayan biriyle ne gibi sohbetler kurabilir? Türkü diyorsun ablacığım, o konseptte fırça bıyıklı bir takım abilerle fosur fosur tartışmak varken, Ata niye? Ekstasi, esrar kardeşliği belki. Leşo tayfa.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-5641782755701582349?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/5641782755701582349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=5641782755701582349' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5641782755701582349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/5641782755701582349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/05/karslastrmal-edebiyat.html' title='Karşılaştırmalı edebiyat'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S-FrEhE6vBI/AAAAAAAABd0/lP6KAfpKhKA/s72-c/dee-adams.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-3588612257640830521</id><published>2010-05-04T03:18:00.000-07:00</published><updated>2010-05-04T03:18:41.145-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><title type='text'>Kızlar farkına varmıyor.</title><content type='html'>Hastalıktan belimi düzeltemedim ki iki satır söyleneyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İstanbul'a gidince cinlenip duruyorum. Hem&amp;nbsp;İsveç'in temposuna alışmışlıktan, oraya adapte olamazlığın verdiği bir streç (İstanbul fastforward, Stockholm slow motion çünkü), hem her İstanbul'a gidişim tatil amaçlı olduğundan işgüce gömülmüş arkadaşların arasında durmanın verdiği streç, elimin ayağımın büyük gelmesi. Nasıl olduğunu anlayamadan saatlerin geçmesi, akşam olması, sonra gece olması, reklamlar, hoop oynayan-danseden-zıplayan-şarkı söyleyen insanlar, diziler, diziler, diziler, akşamlar boyu diziler, her kanalda, birbirinin aynısı, kravatsız takım elbiseli ayıların oynadığı diziler. Sonra yanardağ patladı diye kül ve telaş bulutu. Çok bile dayandı, bin beter olun, e mi? Eski zamanlarda tanrı&amp;nbsp;diye adlandırılıp, ayrıştırılmış doğal afetlere karşılık bir çekidüzen veriyordu insanlık kendine hani. Efendime söyleyeyim, "&lt;em&gt;şimşek çaktı, çünkü ahlaksızlık arttı&lt;/em&gt;" deyip korkuyla tek sıraya giriyordu ya, hah işte, şimdi yüzsüzleştiğimizden, hiçbirini ilahi bir işaret/ayar gibi görmediğimizden ve aynen devam ettiğimizden, mantıklı ve analitik insanlar olduğumuzdan (çok şükür), artık yanardağ patlayınca üstümüze hiç alınmayız. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tatil esnasında çok az gazete okudum, bilhassa akşam haberleri gümbürtülü müzik yığını olduğu için ve beynimi yorduğu için çok az seyrettim. Bir de televizyondan ne zaman haber izlesem, bir yönlendirme, bir "HAYDİ TÜRKİYE!" tonu seziyorum. Alttan alta bir ortak kin, ortak nefret, ortak bilinç(sizlik) yaratma çabası. Haber verilirken tutulacak taraf da işaret ediliyor. Siirt olayını da, misal, bu şekilde değerlendirdim. Olayın çok acı bir durum olduğu, çok ağır bir suç olduğu kesin de, ele alınış biçimi çok çiğ, çok uygunsuz geldi. Öyle ki, dellenip Ceza Usul Hukuku kitaplarımı kütüphaneden çıkartıp, bana karıştırttınız, ey insanlık! &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Önce soruşturmanın gizliliğinden kavga çıktı, "&lt;em&gt;vay, gizli gizli koruyacaklar suçluları&lt;/em&gt;" diye ortalığı velveleye verdiler. Sonrasında "&lt;em&gt;vay, Siirt olayını örtbas etmek için çabalıyorlar&lt;/em&gt;" diye goygoyladılar. Soruşturmanın gizliliğini ihlal eden medyaya karşı suç duyurusunda bulunulunca, hemmen şark kurnazı cahil medya "VAY HABER VERME ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ ŞEY EDİYORLAR" diye ayaklandılar. Bu gazeteci tayfası ekseriyet hukuk mezunu oluyordu hani, nerede ulan hukuk mezunu? Bu insanlar soruşturmanın gizliliği denen olayın ne olduğunu, ne gibi işe yaradığını, suçlu kayırmak falan gibi bir kaygıyla yapılmadığını, basbaya hukuki usuller sebebiyle uygulandığını bilmiyor mu? Hadi halk bilmiyor diyelim de, bu adamlar hukuk ilkelerini, manav gibi, manav derinliğinde&amp;nbsp;mi yorumlayacak? Politikayı taksici gibi yorumluyorlar;&amp;nbsp;taksiye binince muhabbet olsun diye taksiciyle politika nasıl konuşulursa o jargonla, o ölçüde politika konuşuyorlar, onu anladık da, hukuk mezunusun be adam! Bari bir kitap, kanun karıştır, dön doğrusunu yine en basit ifadelerle anlat, halk da anlasın.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O uzayıp giden&amp;nbsp;saçmalığa tahammülüm kalmamıştı ki Cüneyt&amp;nbsp;Özdemir'in programında "&lt;em&gt;acımadı kii, acımadı kii&lt;/em&gt;" şeklinde, yayın yasağının arkasından dolanarak Siirt davasıyla ilgili yayın yaptığını gördüm. Cevval gazetecilik icabı, ikiye bölünmüş ekranın&amp;nbsp;Siirt'ten canlı yayın yapan tarafına "O şehir" yazmışlardı. Aooyy coonumm! Böyle şipşak çözümleriyle, şakamatikliğiyle Cücü canımız yaaa! Twitter accountu adeta bir genelev, ünlü kadınlarla mıncık mıncık aşk/seks sohbetlerinde, her kadının yanağından bir makas almaca, zıııppır mı zıpır sorularıyla olsun, yorumlarıyla olsun ne kadar doyumsuz bir aşk böceği olduğunu belli ediyor zaten, şimdi o muzipliği yayıncılığına da nüfuz etmiş.&amp;nbsp;Cücü'nün muziplikleri bununla da kalmadı, Twitter'dan Siirt olayına dair karamizah veyahut lafsokmalımizah yapan Mazhar Alanson'a (ki Mazhar "23 Nisan Siirt'te kutlansın" benzeri taşlamalı haşlamalı laflar yazmıştı) karşı bir kampanya başlatarak ne kadar yoğun bir vicdan sahibi olduğunu gösterdi. Bol retweet ederek gün sonunda tüm arkadaşlarını Mazhar'ın laflarından ve gaflarından haberdar etti. Sonra ortalık karıştı, haber gazetelerde yer aldı, herkeş Mazhar'a kızdı. Neyse ki süpperultramegaturbo orospuçocukluğunda bir milletiz de; South Park'ın alayına sokmalı espirilerine gülüyoruz, espirilerin konusu&amp;nbsp;yerli hassasiyetler olunca ağırımıza gidiyor. Hemen tecavüzleri Mazhar yapmış kadar kızdı herkes, Mazhar'a ulusal suç kıstasımızla seslendi: "&lt;em&gt;senin çocuğunun başına gelse bunları diyebilir miydin, hiç böyle düşündün mü ha?&lt;/em&gt;" Evet, gerzek, hiç düşünemedi. Hiçbirimiz bu kıstası düşünemedik, iyi ki sen hatırlatıyorsun. Suçla kurulabilecek en saçma, en anlamsız bağı kuruyorsun. Adalet, "&lt;em&gt;benim çocuğumun başına gelse, ne hissederdim&lt;/em&gt;" sanatı değildir. Hukuk, senin çocuğunun başına gelse bile "&lt;em&gt;başkasının çocuğunun başına gelmiş olsa, ne yapmak gerekirdi&lt;/em&gt;" objektifliğidir.&amp;nbsp;Senin kafanla gidersek, mahkeme salonlarında şakkada şukada insan&amp;nbsp;vurmak da meşrulaşır, kararlar toplumsal vicdana göre, gazete yazarları tarafından verilir ve halk da kararın icrasını linç şeklinde gerçekleştirir. Sonra "şeriat geliyor, anneciiim"&amp;nbsp;diye yapmacık bir korkuyla ağlıyorlar, şeriat hukuku senin beyninde yer etmiş zaten ULAN! Hem madem bunca vicdanın var, neden her yaz güney sahillerimizde erkek arkadaşlarının yanında tecavüze uğrayan onlarca çirkin İngiliz turist için de aynı kıstası kullanmıyorsun? Neden diskoya giden şişman Alman turist kadınlar tecavüzle öldürülünce "&lt;em&gt;aranıyormuş ağbea, o yaşta kadının diskoda ne işi var&lt;/em&gt;"&amp;nbsp;diye salya akıtıyorsun? Neden bir yabancının, senin topraklarında öldürülmeden eğlenebileceği inancını gülünç buluyorsun?&amp;nbsp;Onu da karın-kız kardeşin yerine koysana&amp;nbsp;hele. Yok ama, satırarasında bir yılışıklık illa. Başka imalar, namussuzluğuna yönelik sezdirmeler. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siirt'te süregelen durum, insanlığa sığmayan bir durum. Evet. Ama yetişkin, yabancı, töre icabı damgalanmış bir sürü kadının; yetiştirme yurtlarında veya&amp;nbsp;şiddete yatkın baba/abi dayağı altında bir çok kızın/kız çocuğunun; cinsel açlık ve hastalığa çare görülerek bir sürü hayvanın (özellikle son zamalarda köpeklere yapılan tecavüz haberlerini göz önüne alırsak) her gün, defalarca bu ülkede tecavüze uğradığını biliyorsun ve gözünü kapatıyorsun.&amp;nbsp;Gündem o oldu, trend oldu&amp;nbsp;diye Siirt'e mi sesin çıkıyor? Siirt'te mi vicdan sınavını vereceksin? Diğer davalar da&amp;nbsp;gazetelere dökülüp duruyor işte, soruşturmaları da gizli değil, onlara da sesini yükseltsene? Yok, illa bi engellenmişlik içinde debeleniş, illa bi arabesk ağlayış, "&lt;em&gt;öğrenmemize izin vermiyorlar yeaa&lt;/em&gt;" diye söylenmece. Çok bile öğrenmişsin, o yeter sana. Akşama Facebook'ta bir&amp;nbsp;grup açarsın, olur biter. Site kurup imza toplarsın, MSN'de nickinin yanına Siirt yazarsın, küçük kız emotikonu koyarsın, olur biter. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;(Çakal medyanın izin verdiği&amp;nbsp;kadar) hukuk&amp;nbsp;devletinde online isyanlar. Ne romantik!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-3588612257640830521?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/3588612257640830521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=3588612257640830521' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3588612257640830521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/3588612257640830521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/05/kzlar-farkna-varmyor.html' title='Kızlar farkına varmıyor.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2674900708450599559</id><published>2010-04-09T15:16:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T11:19:17.508-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan incelemece'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Nazlıcan'ın suçu ne? (Poor is the new black.)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Kötü olmanın denkleminde zenginlik değişmez bir öğe midir? Kötü olabilmek, kötü düşünebilmek veya kötü diye kimi çevrelerce nitelendirilebilecek şeyleri yapabilmek için insanın zengin mi olması lazım? Hatta kötü de demeyeyim, fesat diyeyim. Faydacı, diyeyim. Bir insanın çıkarına uygun şekilde manipulatif davranması için, filmlerdeki gibi zengin, göbekli ve iş adamı olması mı lazımdır? Bir fakir mesela, fakirliğinin toplumda yarattığı hüzün sebebiyle, bu durumu kötüye kullanamaz mı? Bunlar aklımdan çıkmıyor bir süredir. Özellikle de Alkışlarla Yaşıyorum isimli filmleri, TV programlarını, müzik videolarını bağlamlarından kopartıp ayrı bir öğe olarak sergileyen, böylece gülünmesi, eleştirilmesi kolay hale getiren ve genel kültürünü Ekşisözlük'ten edinmiş bir neslin çocuklarına cımbızla seçilmiş popüler kültür ürünlerini öğütmek için yol gösteren&amp;nbsp;web sitesinde izlediğim bir video, bu düşünceleri aklıma salıverdi. Halbuki haftanın en çok izlenen, tartışılan videolar ne zaman link olarak gönderilse bakmakta gönülsüzüm. Herkesin bu kadar yavaş, neredeyse geviş getirerek aynı tür videoları komik bulması insanlığa dair tüm ümidimi kırıyor hakikaten. Neyse dur, konuyu dağıtmadan &lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/24475/"&gt;videoyu&lt;/a&gt; özetleyeyim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Devlet ilkokulunun bir sınıfında tahtaya kalkmış iki öğrenci, elleri böğürlerinde ciyak ciyak durumu anlatıyorlar,&amp;nbsp;dertleri şu: Her ikisinin yardımlaşarak sınıf başkanlığı görevini ifa ettiği esnada, sınıfın yaramaz çocuklarından bazıları onları dinlemiyor, tahtada anlattıkları problemleri öğrenmemekte ısrar ediyormuş. Başkanlardan normal boyutlarda olanı, annesinin kopyası olduğundan zerre şüphe etmediğim bir tonlamayla bu sınıf için saçlarını nasıl süpürge ettiğini anlatıp bir süre sonra kendi duygusal yoğunluğundan iştahla ağlamaya başlarken, ufak olan ürkek bakışlı küçük kız ağlamaya giden asıl başkanın ardından masumca kendinden bahsetmeye başlıyor. Öğretmenin onu fakirliğine rağmen başkan seçtiğinden, bunu çabaları sonucu hak ettiğinden, aslında onun da yaramazlık yapmak isteği olacağından ama kaderin cilvesi gereği işçi babasının evladı olarak doğduğundan, babasının onlar için sarf ettiği emekten, inşaatta çalışırken düşüp bir yerlerini kırdığından, onun da diğer güzel botlu arkadaşları gibi güzel bot giymek istediğinden fakat altı su alan delik bir botla gezdiğinden bahsediyor. Biz de monitör karşısında bir güzel ağlıyoruz. Fakirliği, gizlenmeden ortada sergilenen böylesi fakirliği gözyaşlarımızla ödüllendiriyoruz. Sonra bir durdum, "noluyor yahu" dedim. Bu çocuk nasıl bu kadar İstiklal Caddesi'nin milli marşı gıygıy acıklı müzik fonunda bu lafları etmeyi biliyor? Nasıl öğrenmiş? Nasıl öğrenecek ULAN, evlendirme programlarında, her tür halkla kaynaşma yarışmalarında fakirliğiyle prim yapmış, sunucuya fakiriz yakarmalarıyla mal mülk isteklerinde bulunmuş bir halkız, fakirin fakirliğini sergileyip bam teline basması yükselen bir trend olmuş, başka ne olacaktı ya? (Bu arada videoyu çeken hocanın derste önünde duran bir ince bellide çayını höpürdeterek içtiğini, bu iki kızın tahtada ders anlatışını geğirtiler içinde seyrettiğini de görür gibiyim. Adam ders esnasında cep telefonuyla bunları çekiyor, sınıfa en dramatik anlarda tıpkı sabah kadın programları gibi "alkışlayın" buyuruyor ve ağlamalarını şakşakla taçlandırıyor. Bu iki kız ders anlatıyorsa sorması ayıp, o ne iş yapıyor?)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra bu çocuklar, geçimini böyle sitelerin kendilerine sağladığı videoları ekrana taşıyarak kazanan insanların görmesi sonucu Beyaz'a çıktılar, onu da Youtube'dan izledim. Cumartesi akşamı yayınlanan bir programa, videodaki otantiklik bozulmasın diye okul önlükleriyle gelindi; iri kıyım olanı az konuşup bol utanırken, küçük ve fakir olanı öğretmenlerinin canlı yayına çıkmasına engel olan Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerinin çanağına tüküreceğinden, o adamların sıcacık otururlarken öğretmeni hakkında verdikleri kararın haksızlığından bahsetti. Bu sevimli çanağa tükürmeler, sayıp sövmeler esnasında Beyaz, kızın ağzını şakalı kapattı. Aman, deyip susturdu. O andır işte, fakirin de en az zengin kadar yüzsüzleşebileceğini, insan yavrusunun bile böylesi detaylı, hesaplı kitaplı bir sömürüye ortak olabileceğini anladığım an odur. Fakirliğinin sağlayacağı primden nemalanmak istemenin yaşı ve sosyal seviyesi olmadığını keşfettiğim an odur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi gelelim Nazlıcan Toprakcan'a. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S8Nj1nev7PI/AAAAAAAABdw/klVwaw-s7_I/s1600/halis1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="256" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S8Nj1nev7PI/AAAAAAAABdw/klVwaw-s7_I/s320/halis1.jpg" width="320" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu satırları yazarken içeride "On Kadın" isimli NTV çağdaştürkkadını konseptli televizyon şeyinde Nazlıcan-Halis Toprak evliliği masaya yatırılmış ve Nazlıcan'ın samimiyeti sorgulanıyor. Bu olayların açılmasına sebep olan "Nazlıcan intiharı" ve "Nazlıcan sadece Vatan gazetesine konuştu" isimli haberleri ben de ilgiyle okuduğum için, bu hafta ben de aynen Nazlıcan vakasına takılıp kaldım. Bir samimiyetsizlik, bir sakillik var Nazlıcan vak'asında. Nedense insan ona acımadan önce tereddüt ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin başında&amp;nbsp;17'lik bu kızın, yetmişlik Halis Toprak'la malı-mülkü-helikopteri için evlendiğini öğrendik, sonra Toprak'ın kızlarının açtığı davalarla evliliğin hukuksuzluğu, daha ziyade bir alım-satım ilişkisini andırdığı tartışıldı. Halis beyefendinin ağız suyuyla ıslattığı bir "nefis bir parça, onu yüzlercesinin arasından seçtim" açıklamalarıyla bu vahim durum devam etti, taa ki&amp;nbsp;malının mülkünün TMSF tarafından vakumlanmasından sonra Halis Toprak'ın varlıklı ilk karısına yakardığı "ne geldiyse başıma son eşimcan Nazlıcan sayesinde geldi, ilk karımı çok seviyorum, keşke beni geri alsa" röpüne dek&amp;nbsp;vardı. Orada anladık ki Halis Bey'in pusulası olan penisi içine kaçmış, nefis parça 17'lik çıtırı ellediği günler sonra ermiş, başını (omuzlarının üstünde olanı) iki elinin arasına almış ve düşünmeye zahmet etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntiharla perçinlenen acı günler bir yana, eve gelen nikah memurunun imzayı atarken ağladığını belirttiği Nazlıcan, Halis'le medya önüne çıktığı ilk toplantıda gri takımıyla pek bir Paris-seyahati-sever duruyordu. Hiç de imzayı attığı gün kadar hüzünlü, mağdur değildi duruşu. Nitekim bu "ben işimi bilirim"cilik, paralar suyu çektiğinde sona erdi, medyanın yaş farkı sebebiyle eleştiri bombardımanına tuttuğu evliliğindeki mantık hataları aklına düştü Nazlıcan'ın.&amp;nbsp;&amp;nbsp;O da kontrolü geri kazanmak için "korkutma amaçlı" diye nitelendirilen bir intihara girişimcanlandı. Şimdi intiharla hakkın rahmetine kavuşamadığından, en azından geç kalınmış bir saygınlığa kavuşmak istiyor. Asıl mağdur o, röpteki "köle" vurgusuyla alım-satımı doğruladığı da açık. Fakat söylediklerine bakılırsa, Nazlıcan'ı anne babası satmıyor, kendisi bu ticarete ön ayak oluyor. Otelinde çalışırken tanıştırıldığı bu yaşlı iş adamıyla masaya otururken, şartlarını bir güzel ileri sürüyor nitekim. Geleceğini garanti altına almak istediğini söylüyor, mesela. Geleceği garanti altına almak, fakir dünyasında evlenmenin zevke yönelik olmadığının şerhidir. Nazlıcan, amman ha rızayla sanmamamız gereken bu evlilik sayesinde, gerekirse pek tabii ki jetine de binmek, helikopteriyle de falanca otelin roofuna inmek ve bu vesileyle helikoptere binememe ihtimalinin doğacağı günlere karşı kendini garantiye almak istiyor. Bunu her gün, yüzlerce kız yapıyor. Özellikle evlendirme programlarının omurgası, kadının "evi olsun, arabası olsun" gelecek garantörlüğü arayışına karşılık erkeğin "çorabımı yıkasın, yemeğimi yapsın, arada da elletsin" kayganlaştırıcılı mutfak robotu arayışını denkleştirmek. Ama üstesinden gelinmiş bir intihar girişimi ve yardım çığlığı gibi tefrika halinde röpler, Nazlıcan'ın nasıl farklı bir girişimci, nasıl bir entrepreneur olduğunu ortaya koyuyor. Doğrudur, Nazlıcan, tam da medyanın cayır cayır savunduğu üzre arkadaşlarıyla kafede oturup kahve falı bakacağı yaşlarda dedesinden büyük bir adamla bir yatak odasında baş başa kaldı, ama Nazlıcan'ın istediği hayat için bu ufak bir bedeldi. Bunu sindirebileceğini, en iyi ihtimalle coşkun ergen cinselliği sayesinde görmezden geleceğini sandı, hesabını yanlış yaptı. Demek ki, evinin kontesi olabilme girişimciliğinin fizibilite raporunda öngöremediği durumlar vardı. Derme çatma "mazlum ve cefakar eş" mağduriyeti fonunda, "nikahlı karısıyım/ayağını da yıkadım" çektiği röplerde, farkında olmadan&amp;nbsp;asıl derdini ortaya saçıyor Nazlıcan: Eve kendisi için gelen İngilizce hocasına bile şurup akıtan Haliscan, bu küçük hanımefendiye hizmetçiler üzerinde güç gösterisi yapması için fırsat tanımıyor, evin&amp;nbsp;idaresinde karar&amp;nbsp;hakkı vermiyor. Helikopter ve jilet gibi kumaş takımlar uğrunda yetmişlik bir pipiye fantaziler sunan Nazlıcan'ın içi, işte bunun hazımsızlığıyla köpürüyor. Nazlıcan'a dünyalar vaadedildi de, verilmedi. Evin hanımı, kraliçesi olacaktı, tacı takılmadı. Şimdi o da, aklını kullanıp geri viteste Halis Toprak'ın giremediği Aslanlı Köşk'ünün müştemilatında 5 euroluk kol saati, 100 TL'lik pırlanta yüzüğüyle mahzun prenses Dianacılık oynuyor. Bu sefer rolünü inandırıcı oynarsa, belki bir daha şans yüzüne güler de şen dul olur. Bakalım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hepsini bir de ben okuyayım diyenler için;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=298384&amp;amp;Categoryid=8"&gt;Nazlıcan'ın Vatancan günleri 1&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.sacitaslan.com/magazin-halis-aganin-esi-nazlicannin-yaptigi-aciklamalar-devam-ediyor_22472.html?arama=halis+toprak"&gt;2&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12229915.asp?&amp;amp;hid=12230442"&gt;Halis Toprak'ın şehvetengiz maceraları&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.nethaber.com/Ekonomi/132008/Halis-Toprak-dedi-ki-Bu"&gt;Halis Toprak'ın bir bardak soğuk suya tutunduğu günler&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2674900708450599559?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2674900708450599559/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2674900708450599559' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2674900708450599559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2674900708450599559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/04/nazlcann-sucu-ne-poor-is-new-black.html' title='Nazlıcan&apos;ın suçu ne? (Poor is the new black.)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S8Nj1nev7PI/AAAAAAAABdw/klVwaw-s7_I/s72-c/halis1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-2521443572873742797</id><published>2010-04-06T10:05:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T10:05:56.857-07:00</updated><title type='text'>Auto reply: Out of office. (Atam, izindeyiz.)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanlar ölüyor, Facebook hesapları öylece duruyor. Arkadaşları, fotoğrafları, yorumları, videoları, sanki yaşıyorlarmış gibi yılışık bir düzen. Takım elbise giymek gereken zamanda, parmak arası terlikle ayaklarını masa üstüne koymak gibi.&amp;nbsp;O ucuz komedi filmindeki, adam ölmesine rağmen plajda gözüne gözlük takıp,&amp;nbsp;yaşıyormuşcasına hareket ettirmeleri gibi. Ne yapsın ölenin yakınları şimdi, bir telaşla laptop'ına atılıp bilmedikleri bir şifreyi&amp;nbsp;bulmaya çalışarak&amp;nbsp;hesabı kapatmakla mı uğraşacaklar? Ölüm ilanını Facebook'a mı faks çekecekler? Neyse, dur hele. Bahar geldi, bizi ilgilendirmez. Bahar gelince hiçbir şey bizi ilgilendirmez. Bahar gelince, oluruna bırakılır. Hiç sevinmek için fırsat kollamıyoruz, biraz da ondan yiyelim. Hep üzülmekle, hep kendine zulmetmekle ömür geçmez. Geçer, aslında. Öyle bir geçer ki. Ama geçti diye de üzülür bu sefer insan. Yani "ömür geçmedi" diye üzülmese de, kara geçmez. Hep üzülecek şey var be Atam. Bari bir sıraya koysaydık da, hepsine aynı anda üzülmek için koşturmasaydık. Bir kolaylık, bir taksit olsaydı dertlerde. Ekstre gelseydi sonraki ay. Gözün her bir yaşının hesabı, kalan borç, bakiye. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci bir emre kadar ciddiyetten izindeyiz, yatmalardayız, tatildeyiz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-2521443572873742797?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/2521443572873742797/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=2521443572873742797' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2521443572873742797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/2521443572873742797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/04/auto-reply-out-of-office-atam-izindeyiz.html' title='Auto reply: Out of office. (Atam, izindeyiz.)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4551276204713331446</id><published>2010-03-15T04:33:00.000-07:00</published><updated>2010-03-15T05:32:34.872-07:00</updated><title type='text'>Moda bloglarının önlenemez yükselişi (diye başladım, sonu ne oldu)</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Peşinen söyleyelim: Modayla ilgileniyorum, KORKMAYIN. Hep ilgilendim. Hala, İsveç şartlarında öğrenci halime rağmen tanesi 20-25 TL'ye denk gelecek şekilde birkaç moda dergisi alıyorum, özel sayıysa daha bile çok veriyorum. Benim zevkim, ARKADAŞ! Eve gelicem, kucağıma koyucam, sakin sakin sayfaları çeviricem. Beğendiklerimi işaretlemek için sayfayı içeri katlıycam. Sonra tekrar dönüp bakıcam, ayırdığım sayfaları yer yer kesip göz zevkim için bir kenarda biriktiricem. Çevirirken bazı sayfalarda beğendiğim onca renk ve ilham veren modeller görünce kalbim korkmuş küçük bir kuş gibi pıt pıt atıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bu yüzden o dergiler atılamıyor. Evde toz çeken bir yığın olarak sandalyenin altında, televizyonun yanında veya masamın kenarında, kütüphane raflarımda veya başucumdaki şifonyerin üstünde duracaklar. Hep. Yani bu girizgahın amacı nedir; benden korkmayın. Hülya Avşar'ın bıyıklı-ağdasız entellektüel tanımındaki gibi, bıyıklı ve ağdasızca ahkam kesmiyorum. Dolap önünde geçirdiğim saatin haddi hesabı yok. Seviyorum ölesiye. Ortaokuldayken de böyleydim, lisedeyken de. O zaman da okuldan çalınan regli sancılı ilk günlerin yataküstündeki iki büklüm geçen seremonisinde elimde bir Marie Claire, bir Elle olurdu (Cosmopolitan'ı saymıyorum, hiç almadım. Hiç okumam. KUAFÖRDE BİLE. O yüzden bana "&lt;em&gt;vayt, erkeğini şey yapmanın ellibeş yolunu öğretiyormuş, ne sığğğ ayyyy&lt;/em&gt;" diye yüksek gözlem yapmayın. O gözlemlerin gazı çoktan kaçtı.) &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Hah, bu konuda anlaştıysak arkalara doğru ilerleyelim. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Son bir yıl içinde yerli/yabancı birçok moda bloguna denk geldim. Beğendiğim, beğenmediğim oldu. Bir şeyler öğrendiğim oldu. Hala takip ettiklerim de var. Yine de özellikle yerli moda bloglarının sayısındaki korkunç artış aklıma şunu getiriyor: Türkiye'de moda, bilhassa büyük şehirlerdeki kızların kendini ifade şekli, bir anlamda kayıp politik duruşlarının ikamesi oldu. Yani Türk kadını artık kendini en zararsız, en fişlenmez şekilde böylece ifade ediyor; markalar, trendler, envai çeşit renkler falan kimliğini, neden bu dünyada önemli bir birey olduğunu açıklıyor. Falan marka elbiseyi istiyor, falanca designerı beğeniyor, şu kozmetik ürünleri tercih ediyor ve VOILA! İşte bu benim, tüm alışveriş alışkanlıklarımla. Bu seçimi, bu komboyu benim dışımda kimse yapmadı (çünkü bohemle klasiği aynı potada eritebiliyorum, ikonum Sex &amp;amp; The City'den SJP) ve bu komboyla kendimi eşsiz bir yere oturttum. Beş TL'lik kol saatimle Chanel cuff'ı aynı anda takabiliyorum ve bu seçimin ne kadar bana has olduğunun farkındayım. Vintage da severim, füturistik tasarımlar da gönlümde apayrı bir yer kaplıyor. Tasarımcı isimlerini, geçen sezonları, yazın kış-kışın yaz modası takiplemeyi bilirim, dersimi çalıştım. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Türk kadını bu kadar modaperver değildi eskiden. Jenerasyon X, jenerasyon XOXO'ya dönüşmemişken. Bir kere "moda" kelimesinin bizde ne kadar yavan anlamlarla kullanıldığı bile açımızı ele veriyor, kusura bakmayasın. "Fashion" kelimesini "in" ile eş anlamda kullanıyoruz. O yüzden yer yer anlam erozyonlarına uğruyor ve saldırılara açık hale geliyor bizde "moda". "Moda, insanın kendine yakışanı giymesidir" gülmece-güldürmecesi üzerinden kaç kişi, kaç ekmek yedi. Ki şimdilerde bu tip saldırılar "moda" kelimesi yerine "moda sektörü" diyerek tamir ediliyor, (kurumsallaştırılıyor ciddiyeti, sektörü ifade etmesi bir yana) kalıcı olduğu vurgulanıyor. Türk insanının bakımsız ve hazırcevaplısı bu geçiciliğe tutunamasın diye. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Türkiye'de olmadığımdan Vogue (Vog şeklinde okudum, Madonna da öyle okuyor galiba &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mNgSy8HGWkk"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=mNgSy8HGWkk&lt;/a&gt;) ilk sayı çılgınlığıyla ilgili hiçbir detayı yakından inceleyemedim. O yüzden numaralandırılmış ve sınırlı sayıdaki dergiler için insanların kuyruğa girmesi, sabah 5'te çadır kurması falan, maalesef benim ilgimi pas geçti. Ancak eleştirenlerin kaleminden hikayeyi okuyup öğrendim, sözkonusu eleştiriler bana, her hayvan hakkı ihlaline "&lt;em&gt;bu ülkede insana saygı var mı, hayvana olsun&lt;/em&gt;" şeklinde kademelendirici, sıralamacı yaklaşan bakış misali, yarı yavan geldi (ki hayatımda bir kere Vogue okudum ve sarmadı, herhangi bir derginin müdafaa-i hukuk derdinde değilim). Bu ülkede zengin insan varsa, derginin içindeki markalar Türkiye'de halihazırda satılıyorsa, herkes o dergiyi alabilir canım. Nasıl o markalardan giyinenin magazin sayfasına sitem etmiyorsan, bunu da görmezden geliver. Sen rahat ol, yine fakirler de fakir kalacak. Bunda o kadının Vogue almasının payı yok. Gönlün olacaktı diye Vogue almayacak mıydı? O Vogue almayınca birkaç fakir mi doyacaktı? Allah aşkına, bu yüce dengeyi kim biliyor, kim bu işin terazisi yahu? Sen model uçak alırsın, beriki dergi alır. Sen konser için sıraya girip sabahlara kadar beklersin, beriki dergi. Seninkini onunkinden üstün kılan nedir? Seninkini daha insancıl kılan nedir? Moda dergisine bakmak için önce dünya barışının sağlanması, adaletsiz ekonomik düzenin onarılması mı gerekiyor? Hepimiz benciliz işte, onda mutabık olalım. Bencilliklerimizi derecelendirmeye lüzum yok. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Konuya geri dönelim, &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;"&lt;em&gt;Her şeyi buna bağlıyorsun&lt;/em&gt;" diyeceksin belki, ama bu moda tutkusu bizde, bizim tarihimizde, apolitize gençlik sayesinde bir anda patlayıvermedi mi? Moda tarihiyle ilgili bir kitap okuyordum, az çok diğer ülkelerde sektörün ve pazarlama taktiklerinin gelişmesini oradan biliyorum da, bizdeki moda çılgınlığı marka ürünlerin ucuz iş gücü sayesinde dikildiği gariban bir ülke olmamızdan, geleneksizce başlamadı mı? Uyuduk uyandık, herkes ahkam kesecek kadar, moda blogu yazacak kadar şey biliyormuş. Bir gecede mi oldu tüm bunlar? Giyinmeyi demiyorum, her dönem, her kadın giyinmeye, modaya düşkün oldu da (annemlerin permalı saçları en acı örnek) bunun tüm olay, paketin tümü haline gelmesi ne zaman oldu? Moda anlayışı insana bir duruş katıyor, evet. Stil, bir insan hakkında başlıbaşına birçok şey ifade ediyor. Ama bu ifadenin altını başka şeylerin de doldurması gerekmiyor mu? &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Türk moda bloglarına bakınca, çoğunun evde oturuveren kızların, kadınların resmi geçidi olduğunu görüyoruz. Sosyal hayatı gündüz vakti mağaza gezmeler sonucu uğranan kafelerden ibaret, bir anlamda tıkanmış bu insanlar, kendilerini moda ürünleri sayesinde kıymetlendiriyorlar. En janti reklam ajanslarında, muazzam halkla ilişkiler kariyerlerinde şıklıklarıyla dikkat çekenler, ikinci sırada geliyor. Üçüncü sırada ise vizyonu ve moda estetik anlayışı dergiler sayesinde gelişmiş, parası yetmeyeceğinden bu tasarımların kopyalarını orta sınıfa yönelik markalardan (Mango, Zara) veya markanın kendisinden bütçeyi zorlamak pahasına annelerinin taksitkartlarıyla alabilecek/alamayacak öğrenci kesimi var. O zaman nereye geliyoruz, taksitle marka almak olgusuna geliyoruz işte. Geçtiğimiz yıl galiba, bu konuda bir şeyler okumuştum. Lüks markaların nasıl da durumdan şikayetçi olduğuna dair. Lüksün tanımı değişiyor, lüks taksite bağlandıkça lükslüğü kalmıyor. Bağlantılandırıldığı ünlüler, yüksek sosyete fertlerinden uzaklaşıp halka iniyor. Bu yüzden büyük markalardan bazıları, kredi kartı ve taksit olayını toptan kaldırmışlardı nitekim (Türkiye'de bu uygulama gerçekleşti mi, bihaberim). &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Moda dergilerinde moda editörü-stil direktörü olarak isim yapmış, tüm bohemlikleriyle neredeyse paspal olarak adlandırılabilecek bir takım kadınların seçimlerinin yüceltilmesi, Amerika'da, Avrupa'da sosyal adalet namına bir şey ifade etmiyor belki, haklı olarak. Ama Türkiye'de bu yönüyle ince elenip, ağıra gidiyor. Hayatı boyunca farklı ülkelerden tadımlık kültür öğrenip ferah ferah yaşayarak, hobi gibi bir iş sayesinde pahalı markalardan en güzel kombinasyonları seçmesi, bir lira için binbir saat çalışanlar farkına bile varmayacağından, fukaranın sözde yanında duran medyanın ve ayaklı sosyal sorumluluk projesi üniversiteli solcuların ağırına gidiyor. Toplumun yüksek alım gücü olan kesimlerine ait zevkleri, fakir bütçelerin, asgari ücretle çalışanların varlığına hakaret sayan medya, kendince manevi yoklama çekiyor, Vogue sırasına girenleri bir yandan ezedursun, diğer yandan kadın ekleriyle durumu benimsiyor. Ki bu eklerde "kadına dair her şey" vaadediliyor; kapakta yerli magazin, iç sayfada podyum fotoğraflarıyla moda haberleri ve ev ekonomisi , karşısında burçlar ve un kurabiyesi tarifi, son sayfada da yabancı ünlüler ve çocuklarına dair evcil haberler, büyük gazetelerin "kadın"dan ne anladığını özetliyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Blog diyordum, nerelere geldim yahu. Dur moda bloglarına bir teğel atayım, sonra dikerim ben bu fikrimi ince ince. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bilemiyorum beş sene sonraya bu moda blogu debdebesi kalır mı, bu kadınlar otuzlarına gelip de hafiften geçmeye başlayınca hala aynı telden çalarlar mı. Eğer çalarlarsa, o zaman da ilgimi çekecekler, eminim. Çalmazlarsa, bu sefer hangi bir ucundan hayata tutundukları ilgimi çekecek. Yeter ki bir varoluş çabası göreyim, o çabayı tüm parlak kağıdından sıyırıp inceleyeyim.&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;P.S. Moda dergilerindeki makaleler "elbisenizi korumanın 55 yolu, kışlıkları kaldırırken dikkat edecekleriniz" gibi fonksiyonel değilse, okumaya pek zahmet etmem. Ama (moda değil ekseriyetle) kadın dergilerindeki makale ve röportaj klişelerine dair tespitler için &lt;a href="http://baronvonplastik.blogspot.com/2010/03/biri-bizle-tasak-geciyor.html"&gt;şurayı&lt;/a&gt; tavsiye ediyorum, tadından yenmiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4551276204713331446?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4551276204713331446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4551276204713331446' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4551276204713331446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4551276204713331446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/03/moda-bloglarnn-onlenemez-yukselisi-diye.html' title='Moda bloglarının önlenemez yükselişi (diye başladım, sonu ne oldu)'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-7994475443412584687</id><published>2010-02-27T02:53:00.000-08:00</published><updated>2010-02-27T02:53:47.615-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='benzeyen benzeyene'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Vesikalı yarim</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1lJQl7xI/AAAAAAAABdg/pIA2NwG8jIQ/s1600-h/LIVEIM~2.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" kt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1lJQl7xI/AAAAAAAABdg/pIA2NwG8jIQ/s320/LIVEIM~2.JPG" width="219" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1qzyB1RI/AAAAAAAABdk/iCgYh8AG11Q/s1600-h/Lindsay%2520Lohan%2520does%2520Harper's%2520Bazaar.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" kt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1qzyB1RI/AAAAAAAABdk/iCgYh8AG11Q/s320/Lindsay%2520Lohan%2520does%2520Harper's%2520Bazaar.jpg" width="233" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben kadının ilkevela zeki olanını, sonra zekasını güzel ve faydalı işlerde kullanabilenini severim. Kullanmadıktan sonra zeka da, bir nevi göğüs küçültme operasyonuyla alınabilsin, fazlalıktan belleri, sırtları ağrımasın ihtiyacı olmayanların. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1zxC-S7I/AAAAAAAABdo/jgvIwyFNZs4/s1600-h/LindsayLohan-intro.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" kt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1zxC-S7I/AAAAAAAABdo/jgvIwyFNZs4/s320/LindsayLohan-intro.jpg" width="241" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j14_UakTI/AAAAAAAABds/z30FzG4T-E0/s1600-h/%C3%B6zlem.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" kt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j14_UakTI/AAAAAAAABds/z30FzG4T-E0/s320/%C3%B6zlem.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tübitak ödüllü, Boğaziçi Bilgisayar Mühendisliği mezunu Özlem Savaş'ın üçüncü sınıf filmlerden pavyon şarkıcılığına uzanan öyküsünü daha önce buradan mı, Twitter'dan mı ne, altyazı geçmiştim. Bu kadının "başım alıp nerelere gidem" tarzı salkımsaçaklığı beni ziyadesiyle üzüyor. Seray Sever bile ekonomi programı sunabilecek kadar Türkiye'de eğitimin açacağı kapılar konusunda bilinçlenmişken (Boğaziçi&amp;nbsp;Üniverçita Ekonomi mezunuydu o da, zira),&amp;nbsp;Sayın Savaş'ı da&amp;nbsp;kendi alanında, bilgisayarının başına&amp;nbsp;çağırıyoruz.&amp;nbsp;Akılsız kadın yoktur, çok akıllı olduğu için kendiliğinden&amp;nbsp;restart atıp sıfırlanmış kadın vardır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lindsay Lohan'ın profesyonunu zaten hiç çözemedim. Tübitak'tan bursu yok, okul da bitirmemiştir. Niyeyse fizikselin ötesinde, bir kader ortaklığı da görüyorum bu ikisinde.&amp;nbsp;O düşmüşlük, gözlerindeki o "&lt;em&gt;ben kendime zararı dokunacak bir iş ettim ama, bilmiyorum ki ne iş ettim. Galiba toplarlamak için&amp;nbsp;artık çok geç&lt;/em&gt;" bakışı&amp;nbsp;adamın içini buruyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son olarak güzel bir özdeyişle huzurlarınızdan kaçıyorum: ÖZ ÖZÜNE EDENİ, EL YIĞILSA EDEMEZ. Anlamayanlar için çevirisi, bir&amp;nbsp;sonraki&amp;nbsp;bölümde gelecek. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-7994475443412584687?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/7994475443412584687/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=7994475443412584687' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7994475443412584687'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/7994475443412584687'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/02/vesikal-yarim.html' title='Vesikalı yarim'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S4j1lJQl7xI/AAAAAAAABdg/pIA2NwG8jIQ/s72-c/LIVEIM~2.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-4660138221158029484</id><published>2010-02-21T15:31:00.000-08:00</published><updated>2010-02-22T00:47:17.831-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağa sola veryansın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikir'/><title type='text'>Black is the new black.</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Tüm sansasyonlar ve adı geçen onlarca bir örnek sarı saç-koca memelinin ardından Cuma günü Tiger Woods açıklama yaptı ilk kez. Halkından, sevenlerinden, hayal kırıklığına uğrattıklarından birkaç cümle ile özür diledi. Bencillikleriyle üzdüğü insanlara karşı mahçup olduğunu, artık değişeceğini söyledi, beylik laflar işte. En azından ben o kadarını izlemeye tenezzül ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşününce tuhaf geliyor, Tiger Woods televizyona çıkıp sadece ailesini ilgilendirecek bir uçkur davasının özrünü dileyince. Bize ne, kime ne, sporculuğunu takdir edenlere bile ne? Neyin mahçubiyetindesin be adam! Dünyanın her yerinde milyarlarca erkek, milyarlarca kadını milyarlarca daha çirkini, daha güzeli, daha uzun bacaklısı veya sarı saçlısıyla aldatıyor, seninkini böyle özel bir yerde konumlandıran nedir? Canlı yayında pusulanın penisin olduğunu söylemene bizi muhatap yapan şey nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dur, bilmeyeni için az başa sarayım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alengirli özel hayatının, inceliksiz, bayağı bir zevki açık eden yarı-fahişe metreslerinin ortaya saçılmasına beş kala Tiger Woods arabasıyla olay mahalini terk etmeye çalışıyordu. Golf sopalarından biriyle camı kırarak Woods'u durdurmaya ve kavganın içine geri çekmeye çalışan da karısıydı, hatırlarsınız. Nasıl bir cinnet geçirmişse, kocasını yaralayıp öldürmeyi göze alırcasına bir hamle yapıp hareket halindeki arabaya saldırıyor. Haksız da diyemiyorum, oldukça haklı sebepleri var. Öncelikle kendisi de İsveçli, pek güzel bir afet. Ne memesinin, ne saçının diğerlerinden geri kalır yanı yok. Bu hışmın sebebi gazetecilere açık edilince olan oluyor; çorap söküğü gibi her gün bir itiraf geliyor, ifşalar resmi geçit yapıyor. Öğreniyoruz ki Tiger Woods milyarlarca milyar dolarla oynaşırken diğer eli de boşta durmuyormuş. Durmuyormuş da, bu onu daha az sporcu mu yapıyormuş? Sporcudan toplumun beklentisi nedir? Bizde (ve hatta dünyanın geriye kalanında da) kamptan kaçıp manken sevgiliye giden, odasına gizli gizli kız arkadaş sokup sabbahları eden futbolcular erkekliğin şanına sığınırlar ya, Tiger Woods elit bir sporla iştigal ediyor diye, onu karısıyla bile rica minnet öpüşen bir kibaroğlan, bir prens mi sanıyorduk? &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bana öyle geliyor ki tüm bu Tiger Woods müessesesinin patlaması biraz da Obama'yla başlayan "&lt;em&gt;bizim başkanımız zenci, o kadar eşitlikçiyiz ki, O KADAR OLUR&lt;/em&gt;" reklam kampanyasının son halkası. "&lt;em&gt;Zenci&lt;/em&gt; (özür dilerim, bu kelime bana pek ofansif gelmiyor. öyle öğretilmedi, ya da öyle öğrendik bir kere, nigger kadar kabul edilmez göremiyorum) &lt;em&gt;dedikodusunu DA en az beyazlarınki kadar yetkin şekilde yapabiliyoruz&lt;/em&gt;" gururu hissediliyor. YAU, Amerikan milleti Clinton'ın resmi makamında Monica'yla innanılmaz oral çalışmalara imza attığını sineye çekmiş bir millet, her gün 1 milyon dolar harcasa torununun torununa bile mirası azalmayacak bir sporcunun kimle ne yaptığını mı umursayacak? Niye umursasın ki? Ama UMURSAYABİLİYOR, büyüklük gösteriyor, o halde özürler dilensin, halka seslenilsin, canlı yayınlar yapılsın. Tiger Woods da kalıbının adamı değilmiş, dönüp postasını koyamadı. Bir de Beckham'a bak, karısı yanındayken masa altından milleti mıncıkladığının fotoromanı gazetelere düşüyor da, bir gün  kelam etmiyor konu üzerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl Newsweek'te konuyla ilgili bir makale çıkmıştı Woods olayının ilk patladığı dönem, sporcunun ahlaklı olma zorunluluğu bulunmadığıyla ilgili. Hah, işte, ben de onu diyecektim. Herkeş kendi işine baksın. Zaten ben sporcunun sadece zeki, çevik, ahlaklısını değil, hiçbirini sevmem. Sporcu adam boştur, hayatta başka bir iş becerememiştir, ondan böyle takımlı-tekilli işlere girer. Aklı başında olan hiçbir adam görmedim ki sporla ilgilensin. Erkeklerin futbol çılgınlığını ayıralım, kenara koyalım. Onlarınki tiryakilik. Hepsi lisanslı futbolcu değil, alt tarafı lisanslı geyik. Öyle bedavadan Hıncal Uluç'un yaptığı program gibi "&lt;em&gt;vay bu böyle oynamasaydı, beriki hızlı koşşsaydı, vay kalecinin gözü çıkmasın o top kaçar mıydı&lt;/em&gt;" gibi yorumlarla futbolcu olmuyorlar sonuçta. Yangelyatturizm. Başkaları oynasın, ben konuşayım üzerinde. Bizim gençlerin futbolla alakası da aynıdır, halı sahada maç soslu en fazla. Gerisi laf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi zenci demişken hazır, geçende Sacit abide okuduğum bir mevzuya geleyim; evlendirme programına katılan zenci bir adamın talibi olduğu kızın anası, kızını adama vermiyor. Sadece teni yüzünden büyük ihtimal, çünkü bu programlar açık arttırma zihniyetinde ekseriyetle. "Evim, arabam var" diyene açlığın tekmeleyip durduğu garibanlar boyun eğip gidiyorlar köle gibi. Ev ve araba onun olmayacak, ama değil mi ikisinin de içine girebilecek. Karnı doyacak. Sıcak yerde uyuyacak. Dul kalmışsa çocuklarla, çocukların başında bir erkek olacak. Ne diye şaşırıyorsunuz, "&lt;em&gt;aaaa evlenme programı, ayol kendini satıyor resmen kadınlar!&lt;/em&gt;" Satacaklar tabii ki. Yetmişlerde arabeskçilere çekilen filmlerdeki gibi aynı, fakir kalan kadının tek malvarlığıdır kadınlığı ve ev hanımlığı (yani kukusu ve hamarat elleri). İlk defa evlendirme programlarında yaratılmış bir konsept değil bu alışveriş. Nasıl o filmlerde Emrah'ın anası bacısı baba ölünce mutlaka ki yollu oluveriyordu, şimdi de evlendirme programında otostop çekiyor. Ya biri durur da arabasına alırsa? Olabilir. En kötü ihtimal, diyor içinden, dayağını yerim. Susar otururum. Her gün belamı sokakta arayacağıma, sıcacık evimde bela gelip beni bulur. Çocuklarım taciz edilir, sineye çekerim. Olmadı yuvaya veririm. Yuvada taciz kesintisiz sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dur, dur, konu karışmadan;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlendirme programından eli boş kıçı yaş dönen zenci adamla ilgili haberin başlığı "&lt;a href="http://www.sacitaslan.com/index.php?bab=haber&amp;amp;op=magazin&amp;amp;id=20679&amp;amp;arama=zenci"&gt;anası kızını zenci Ali'ye vermedi&lt;/a&gt;". Dili görüyorsun, sanki soyadı kanunu getirilmemiş ve şapka inkılabı yapılmamışcasına bir laubalilik, köle pazarından bir zenci tutup getirmişlik var tavırda. Tiger Woods geleydi de, şu kardeşinin elinden veya her neresindense tutaydı, iki meme bir saç da ona bölüp vereydi ekmeğinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi üçüncü bir zenci hikayesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seneler önce Seray Sever'le şişman, kısaboylu bir adamın sunduğu bir yetenek programı vardı. Ağızda kaşık içinde yumurta taşıyarak koşmalar olsun, 145 büyük eser ve yazarlarının ismini ezberleyip tersten ve düzden söyleyebilmek olsun, bir takım aletleri çalıştırıp süre dolmadan bir misyonu tamamlamak olsun çeşitli aktiviteleri başarabilenlere ev döşemek için gerekli oturma grubu, çamaşır-bulaşık makinası, beyaz eşya setleri dahil her bir şeyi veriyorlardı ödül olarak. Evin babası, zarftan çıkan misyonu yerine getirecek, ailenin yüzü gülecek. Hep de fakir aileler. Son saniyeye kadar anne nefesini tutmuş, ağzı edilen duadan belli belirsiz kımıldardı. Çocuklar o gerginiği hissetmiş gibi, çocukluklarını kaldırıp dolaba asmışlar sanki. Böyle bilinçli fakir çocukları olur ya, durumun farkına varıp hemen gereğini yapan, yaptığı için insanı bin beter utandıran. Sen onu çocuk görüyorsun da, o kendini çocuk görmüyor. Ne fena.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, bu programa karıkoca bir çift çıktı bir sefer; kız Türk, adam siyah (yani Türk değil). Aşık olmuş, evlenmişler. Hemen de bir çocuk. Buraya kadar tamam. Türkiye'de siyah insan fazla olmadığı için galiba, tam o an program yansıtmıyor; bu adam ne iş yapıyor, nerede tanıştılar. Piya Kelaynak diye bir bar vardı, İstiklal'in paralelinde. Onun tam karşısında Riddim diye bir bar vardı zencilerin gittiği. Belki orada tanıştılar. Neyse işte, tanışmışlar, erkence sevişmişler. Ortada bir çocuk var. Alelacele bir nikah çakıvermişler. Gel gelelim bu arkadaşın işi gücü yok, dul kaynananın kanadının altında, zor durumdalar. Programa çıkmalarının sebebi de bu. Misyonu tamamlayıp ödülleri alırsa kaynananın yüzü azıcık aydınlanacak, hem yeni evliler mahçubiyetten az biraz sıyrılacak. Nitekim şu an hatırlamadığım bir şeyi başardı ve programın neşeli müziğiyle (hazırda kaybedenler için acı dolu müzik de vardı) program bağlandı ama nedense bitmedi. Programın erkek sunucusu bu zenci arkadaşı aynı Sacit abi gibi cankan gördüğünden herhalde, müziği emrederek temaya uygun şekilde değiştirtti ve zencilerin zevkine hitap edeceğine kanaat getirilen "Yeke yeke" benzeri müzikler çalındı. Adamcağızın kazanmasıyla izleyicileri eğlendirdiği yetmedi, bir de oynaması rica edildi. Üstelik stüdyonun çoğunu oluşturan diğer zenci arkadaşlarını da sahneye davet ederek. O kadar çoklardı ki, hepsi dansa kalktığında izleyici koltukları bomboşaldı. Ten renklerine uygun düşeceği tahmin edilmiş bu belli ki onlara da yabancı gelen müzikte, hepsi kazanmanın neşesiyle, koltuk takımları ve televizyon seti için dans ettiler.  Onların çocuk sevinci, tüm bu maskaralıktan habersizliği bir güzel sıkıntımı perçinlendi, utancım köpürdü, içimde yer etti. O dul kadının evindeki zor şartlar, o palaspandıras evlilik, o arkadan akıp giden hüzün öyle aklıma kazınmış ki, aradan aylar geçtikten sonra evin civarındaki bir fotoğrafçının camında gelinlikli-damatlıklı hallerini görünce hemen onları tanıyıverdim. Kazandıkları üç kuruş ödülle nihayet düğün dernek yapabilmişler diye çok sevindim. Fotoğrafçı da zenci damat forsundan hoşnut kalmış olsa gerek, tam boy fotoğrafları senelerdir hala vitrinin baş köşesinde duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, böylece bu günkü zenci kotamızı doldurduk, daha politik doğrucu günlerde görüşmek üzere, hoççakalıııın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-4660138221158029484?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/4660138221158029484/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=4660138221158029484' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4660138221158029484'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/4660138221158029484'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/02/black-is-new-black.html' title='Black is the new black.'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6549859031199405227</id><published>2010-02-10T03:39:00.000-08:00</published><updated>2010-02-10T06:00:53.968-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='benzeyen benzeyene'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ünlü insan inceleme'/><title type='text'>Düdekanlı</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Şenay Düdek'in hayatımda yeri çok başkadır. Müge Anlı'yla yaptığı programların üzerimdeki etkisini daha önce burada uzuun uzun anlatmıştım. Müge Anlı derken, şimdiki sosyalsorumlulukprojesi olanı demiyorum. İşşi güccü dedikodu olan versiyonunu kastediyorum (onca dedikodudan sonra Türk filmi usulü fahişenin hamamda yıkanmasını mı sembolize ediyor bu kayıp ailelerine kendini adama durumu, bilemedim). Bir de Müge Anlı'nın şimdiki programındaki asık suratlı ciddiyeti o zamankinde de mevcuttu. Kayıp aileleriyle meşgulken bu ciddiyet, bu ağız eğmeler doğal duruyor da, "&lt;em&gt;efendim, gerçekten ilişkiniz var mıydı yok muydu şimdi&lt;/em&gt;" diye çıkışlar, alt tarafı seviyeli-seviyesiz ilişki peşinde olanların davasında epey tuhaf kaçıyordu. Düdek-Anlı ikilisi şu an herhalde sönmüş olan, fakat yakın zamana kadar her kanalda bir versiyonu bulunan "&lt;em&gt;Orada neler oluyor?/Bizden laf çıkmaz/Bir de bu laf çıkmayan hali, düşün&lt;/em&gt;" benzeri programlara sebep oldular. Bir süre reklamları döndü programları başlamadan önce, ağzımın suyu aktı. Türkiye'de nihayet &lt;em&gt;hakkıyla&lt;/em&gt; dedikodu yapılsın diye. Görkemli dedikodu sektörü o zamana kadar gazetelerin arka kapağından, televizyonlardaki sakil programlardan öteye gitmiyordu. Daha, daha kirlenmek istiyorduk. Elimiz yüzümüz dedikodu olsundu. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;"Dobra dobra"yla ilgili aklımda kalan tek sorun, programın sabahın köründe başlayıp, uyku düzenimi altüst etmesiydi. O zaman sabah erken kalkıp, izleyip, geri yatma şeklinde bir düzen oluşturdum (Sakinleşelim, daha öğrenciydim). Birkaç aya "Dobra dobra" el yüz yıkama yağlama programına dönüştüğünde, "&lt;em&gt;senden bir şarkı alalım o halde&lt;/em&gt;" programına dönüştüğünde de gönlüm geçti. Bir daha izlemedim. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Fakaaaaat, dün gece tam rüyaya dalmadan aklıma bir şey geldi ki, sabaha kadar her uyandığımda hatırlayıp kıs kıs güldüm. Sonra başka bir şeyi de hatırladım, ona da güldüm. Dur ikisini de koyuyorum, azıcık da siz gülün. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUha9y79I/AAAAAAAABdI/vx854oVwxII/s1600-h/halle-berry-xmen.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUha9y79I/AAAAAAAABdI/vx854oVwxII/s320/halle-berry-xmen.jpg" width="320" height="211" kt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUnAqd9_I/AAAAAAAABdM/PtScSPG2ChM/s1600-h/%C5%9Fenay.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUnAqd9_I/AAAAAAAABdM/PtScSPG2ChM/s320/%C5%9Fenay.jpg" width="228" height="320" kt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUvPdq1LI/AAAAAAAABdQ/N_Dw7VOTzK4/s1600-h/xmen3_14.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUvPdq1LI/AAAAAAAABdQ/N_Dw7VOTzK4/s320/xmen3_14.jpg" width="320" height="212" kt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;Heliberi saçına selam olsun mu? Ten rengi de aynı, birebir X-men'i Düdek'ten modellemişler. Du-deck.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bazen program esnasında sohbetler gevşemişken Şenay Düdek acı çekerek "&lt;em&gt;YAU bugün bana zorla makyaj yaptılar yine, yahu, saçını topla diyorlar&lt;/em&gt;" diye şikayetleniyordu. Yazık be. Kadını zorla kadınsılaştırma sürecine sokmuşlardı. Hayatında kadınsı bir şey yapmamak için saçını at kuyruğuna dahi toplamayıp makulce ve Doktor Bilal modelinde kestiren bir kadını, ortamın Ugly Betty'si olarak görüp, "&lt;em&gt;dur kaşını alalım, dudağına ruj sürelim&lt;/em&gt;". Bir de yeniyetme kalıyor acele kadınsılığı Müge Anlı'nın "hanımefendi kız"lığının yanında. Müge Anlı "&lt;em&gt;bugün parlatıcı da sürmüşüz bakıyorum&lt;/em&gt;" diye sinsice kadınlığını teftiş ederken, "&lt;em&gt;hiç sorma Mügeciğim, bana bir şeyler yaptılar makyaj odasında ama..&lt;/em&gt;" deyip mahçup oluyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;Şenay Düdek'in lezbiyen olduğu iddia ediliyordu sıkça, halinden tavrından dolayı. En sonunda sığ gazetecilerden biri (galiba Ayşe Arman) lezbiyenliğini sorunca, İzmir'in eski mafyası mı, saygın delikanlısı mı, ya da gazino sahibi mi tam hatırlayamadığım babanın erkek gibi büyüttüğü, gururlandığı Düdek, babanın da gururunu düşünerek "aseksüelim" demek zorunda kalmıştı. Delikanlılığından dolayı sessiz kalıp lezbiyenliği üstüne alması, ne de ailesini leke altında bırakması söz konusu olamazdı. Soruyu sorana ayrı, cinselliğini ifade edebilme özgürlüğünü bastıran şartlara ayrı ayrı kafamı sokuyor ve devam ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KY_Ng_A3I/AAAAAAAABdU/j5ybzUiLa2k/s1600-h/music.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KY_Ng_A3I/AAAAAAAABdU/j5ybzUiLa2k/s320/music.jpg" width="320" height="218" kt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KZDcNCx9I/AAAAAAAABdY/pKvZArEBwMM/s1600-h/canliyayindakavgadobradobra.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KZDcNCx9I/AAAAAAAABdY/pKvZArEBwMM/s1600/canliyayindakavgadobradobra.jpg" kt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;"Dobra dobra" programının stüdyosu, hangi Uzaylı Zekiye'nin fikriyse, Blur'ün "Music is my radar" videosundaki gibi hazırlanmıştı. Şu üstteki kötü fotoğraftan daha net tek bir halini bulamadım, benzerlik çarpıcıydı halbuse. Benzerlik dediysem, tabii onun varoş cilalısı. Ajdar'la Arto'nun önce dövüşüp sonra seviştiği bir video buldum, programdan. Onu koyuyorum, stüdyoya iyice bakan benzerlikleri görecektir. Saygılarımla. &lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/tDMO4rwbVeM&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/tDMO4rwbVeM&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/359221650388433723-6549859031199405227?l=elmosdiyorki.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/feeds/6549859031199405227/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=359221650388433723&amp;postID=6549859031199405227' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6549859031199405227'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/359221650388433723/posts/default/6549859031199405227'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elmosdiyorki.blogspot.com/2010/02/dudekanl.html' title='Düdekanlı'/><author><name>Elmoş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17989384425088893583</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/SZrfLvqit-I/AAAAAAAAAoI/qf1grUFDaBI/S220/elmosmini.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Xbc0d_20hCA/S3KUha9y79I/AAAAAAAABdI/vx854oVwxII/s72-c/halle-berry-xmen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-359221650388433723.post-6959192806511913897</id><published>2010-02-09T07:36:00.000-08:00</published><updated>2010-02-09T16:52:42.200-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yakın buldum anlattım'/><title type='text'>Hez tezeyanları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatım boyunca birinden bir şey öğrenmekten veya genel olarak bir şey öğrenmekten sıkıntı duymuş bir insanım. İlkokul birinci sınıfta eve gelip yere çanta (ve dolaylı olarak havlu) atarak artistçe "&lt;em&gt;artık ben okulu bırakıyorum, nasılsa yumuşak g'yi de öğrendim&lt;/em&gt;" deyişimi daha bu son gidişimde annemden dinledim ve&amp;nbsp;iyice emin oldum. Bir şey öğrenmek hiç bana göre değil, sabırsız yapıma göre değil. Ders kitabı mı okunacak, bir cümlesini okuyup "tamam tamam anladım, ben yaziyim" diyerek soruları defterimde yalan yanlış cevaplayan da benim, hukuk fakültesindeyken aynı sebepten onar, yirmişer sayfa atlayarak ders çalışan da benim. Her şeyi bildiğime ve sadece içimde gizli bilgiyi hatırlamamın yeterli olduğuna inancım sonsuz. Yazmayı da seviyorum. Düşündüklerimi ifade etmek, başkalarının ifade ettiklerini öğremekten daha zevkli geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi gülmeli şekilde söylüyormuşum gibi geliyor, değil mi? Mini nispetlerde, "bakıııın ne zekiyim" şovlarında. Yok, değil. Bilakis, bu tip hareketlerim yüzünden kısa sürede ders vermektense hayali ihracat bilgilerimle hocaların muhtemelen kariyerlerinin en neşeli hatırası olacak sınav kağıtları doldurdum. Sonraki bütünlemeye eşşşek gibi çalışmak zorunda kaldığımı söylemiyorum bile.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Zayıf yönlerimden en güzeli de, tam ders çalışmam gereken anda aklıma çok yaratıcı bir fikir gelmesidir. Ay ben şeyi yapsaydım asıl, diyerek masadan aniden kalkmalar. Uyku basmaları. Birdenbire banyo yapmak istekleri. Veya 'çişim geldi'ler. Çişim gelmediyse susadım. Saçımı toplayayım. Acıktım, yemek yiyim. Hele bir öğlen olsun. Hele bir akşam olsun. Hele gece olsun, sessizlik çöksün. Yarın sabah erkenden kalkarım, hele yatiyim. Her tür fake'i itinayla kendime atar, kendime smacı basarım, HOCAM! &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üniversitede bir arkadaşımla beraber çalışmaya karar verdik sınav dönemine. Günler, haftalar sürecek bir maratonu beraber koşacaktık yani. Bir akşam evine gittim kalmaya, baktım ayağında ayrı renk çoraplar, yağlı saçlarını tepeden toplamış. Üstü başı darmadağın. Ev hali diyeceksin de, ev hali de değil. Daha ileri seviye. Sonra öğrendim, meğer böyle daha iyi konsantre oluyormuş. Yıkanmaydı, temiz t-shirttü uğraşmayarak. Kendine kasıtlı özensizlik göstererek. Ve o ilkel yaşamın koşullarına ben de uyum sağladım pek tabi. Yattığımız kalktığımız saat belli değildi bir kere. Normal gün anlayışının çok dışında yaşıyorduk. Yeşil çay destek ünitesine bağlı vaziyette, kim o aklı verdiyse. Yeşil çay dinginlik ve akıl fikir veriyormuş muymuş neymiş. Şimdi sallama yeşil çayı kutuda bile görsem midem kalkar. O derece yeşil çay tüketimi. Yıkanmadan idare etmeler. Tuvalete bile notla gitmeler. Ezana doğru bir sigara yakıp pencerenin önünde kahve içerdik, hava aydınlanırken hafiften. Bir saat dinlenmek için uzanıyoruz, saat çaldığında sanki bir dakika gözümüzü kapamışız gibi. Yorgunluk hissedilmiyor bir aşamadan sonra, uykus
