27 Temmuz 2010 Salı

Fazıl Sken

Cancun scan etmiş Fazıl Say yazımı da, sağolsun, maile attachleyip yollamış. Mailin başlığı da bu: "Fazıl Sken". Çeşitli hayvansı okumalarla bunu eli pipisinde ortaokul düzeylere de çekebiliriz veya İngiliççe kelimeyi Türkçe okunuşuyla yazınca çok komik oldu sanan insan misali, öylesine bir espiri diye de gülebiliriz. Önemli olan o değil, önemli olan eli öpülesi niyet. Niyetin hizmet ettiği durum da, Fazıl Say yazımın geçtiğimiz Pazar Radikal 2'de yarı sayfa hacminde yer işgal etmiş olması.

Şimdi blogdaki versiyonu okuyan ürkmesin, bunun onunla pek alakası yok. Popüler kültür ürünlerine, magazin tartışmalarına dairse özellikle, blogda yazdıklarım bunların sunuluş şeklindeki ciddiyetsizlik nisbetinde ciddiyetsizliğe teğet geçebiliyor. Halbuki onun dışında fevkaladenin fevkinde ciddiyetperver bir insanım. Kıt'a dur! RAP-RAP!

Lafı uzatmayayım da iki parça halinde scan edilmiş yazıyı koyuvereyim. İlki azıcık yamuk yalnız, kafayı hafif sola eğmek icap ediyor.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

At koşar, baht kazanır.

Tanımayanı için biraz bilgi vereyim;

Jessica Biel, ünlü bir insan. Dizi, film oyunculuğu yaparak ekmeğini kazanıyor. Kendisi gibi ünlü, Justin Timberlake adında, eskiden Britney Spears'la sevgili tadında bir (çocuk)adamla birlikte. 

Burcu Güneş, sesine güvenen, kendine güvenmeyen popçulardan. Bu yüzden arada bir azar çeker gibi "ben de isteseydim fiziğimle şey yapardım, ama sesimi kullanmayı yeğliyorum" diye diye içini ferahlatmayı seviyor. Özellikle yazları buna bir dellenme gelir, "ARTIK BU YARIŞTA BEN DE VARIM" dercesine bacağını falan açar. Bir iki yarı-çıplak klip çeker, yine tutmaz. Sonra "biz dekoltemizle bir yere gelmiyoruz" diye kendini sözde-operacı/özde-böğürmeci Işın Karaca ve Sertab Erener'in yanında konumlandırır.

Neyse, Burcu Güneş denen kız iyi niyetine, belli ki eğitimli sesine rağmen bir türlü yükselemez, bir yüksek-avam Demet Akalın kadar satamaz mesela. 

Olmayınca olmuyor.
Baş ve sondaki Biel, aralardaki Güneş. Tam benzeyen foto da bulamadım ki, tüh!

22 Temmuz 2010 Perşembe

Uyuz kız aramızda!

Romantik-komedilerde veya sade komedilerde, böyle bir Pazar günü sabahtan boş sinemada izleyip bir buçuk saatliğine insanı kendi hayatının keşmekeşinden uzaklaştıran, New York'ta, Chicago'da, deniz kenarı eyaletlerde sörfçü çocuklarla falan çekilen feel good movie'lerde illa kızkardeş çatışması vardır. Bu iki kardeşin arasında karakter kontrastı yüksektir. Bir tanesi hanım hanımcık, işinde gücünde, illa tayyörlü, saçı fönlü. Diğeri (esas kız) salkımsaçak (yatarken üstünde illa bir grunge grubu t-shirt'ü, salonun duvarında konser afişi), ama nasıl yaratıcı, ondan salkımsaçakmış meğer, dakiklik nedir bilmez, temizlik nedir bilmez, işlerini sıraya koymaz, bir andadır, bir anda kalkar, gider, yapar, eder, aşık olur. Öyle kıza işte, esas oğlan vurulur. Kah kız ikinci el kitap standında kuantum fiziği kitabı inceliyorken dalıp giden gözlerine, kah sinemada siyah beyaz bir film seyrederken (anlaşılan o ki, Amerika'da klasikleri sürekli gösteren bir sinema vardır ve her nasılsa o sinema hep doludur az çok) dolup giden gözlerine vurulur. Öbürü bıdıbıdı "anan öyle etti, baban öyle etti, azıcık toparlansana, bir işin ucundan tutsana" diye kıza hayatı zehir ederken, bu o doludizgin yaşamın ödülünü alır. Ablayı bile yola getirir o var ya. Ablanın "kusursuz görünen aslında var ya nasıl kusurlu ve bomboş" (nasıl emin oluyor, onu da bilmiyorum), "o kadar kusursuz göründüğüne göre illa ki duygusuz" evine, evliliğine, evlatlarına bok ata ata ata yolunu bulur. Saçını toplamadı, etek giymedi ama, özgür ruhlar hep kazanır, dostum.

Bunun bizde tezahürünü bulamayız. Bizim sinemamız öyle kontrastlardan seyirci toplayacak kadar ticari olamadı, birinci neden bu. İkinci neden, bizim insanımız o model değil. Gariban toplumundan öyle goygoy çıkmaz. Bizde tam tersi, tayyörlü her zaman kazanır, özgür ruh da her zaman fuhuş sektöründe hizmet veren bir arkadaşa dönüşür. Kısmet. Farklı ülkede doğsa karşısına bir Adam Sandler gelecek, tüm ifritliğiyle. Neydi öbür oğlan, sevmediğim, o gelecek. Kızla birkaç ufak yanlış anlamadan sonra iki buçuk (çatıkatı, çok mühim) katlı evlerinin arka bahçesinde (kızın üstünde vintage bir gelinlik, saçlar alter, tabii ki Gülcan topuzu değil) labradorları pastanın üstüne atlarken çekilen düğün fotoğrafları olur, al sana the end.

Ben bunları izleyemiyorum. İzliyorum, izliyorum daha doğrusu. Çok da güzel izliyorum ama içim sızlıyor. O ablanın yerine kendimi koyuyorum, yahu, insan kahrolur be. Her yoğurt yiyiş aynı alterlikte olsa, o ana o baba kahrolacak. Biri illa kıçını toplayacak. Bu durumda abla tabii. Biri boşlayınca, öbürüne iş düşüyor çünkü. Alter kardeş sanıyor ki, bir ömrü kakaraya kikiriye adadı, bak hayat nasıl yolunu buldu. Su faturası ödemeyi bilmiyor, anasıyla ablası onun yerine sökükleri dikiyor, kirasını evi paylaştığı eski sevgilisi ödüyor, kim ödüyorsa o ödüyor ama AMMAN KIZIN GÖNLÜ HOŞ OLSUN, ONA GAM OLMASIN! Fırlamalığıyla süs köpeği gibi güldürüyor, insanın içini fırfırlı, fuşya pembe duygularla dolduruyor ama bir yaralı parmağa işediği yok. Arada geliyor ablasının güzel ayakkabılarından birini alıveriyor, giyiyor, topuğunu kırıyor, "nolcak yea benden değerli mi" çekiyor, HAAA İŞTE O NOKTADA BEN O KIZI YERDEN YERE ÇALARIM. İşte ondan sonra da kapattım filmi. Dedim böyle film olmaz olsun.

Evet, başlığın işaret ettiği yere gidiyoruz: O filmi seyrederken uyuz olunan abla var ya, o abla neredeyse benim. O ablanın ben olma ihtimali o kadar yüksek ki, kardeşim olmadığına dua ediyorum. Kimsenin kıçını başını toplamadığıma, kimsenin başarısızlığını sırtlanmadığıma, kimsenin yerine getirmediği görevleri halledeyim derken sinir krizlerine, Prozac mı, Xanax mı, armut gibi bir koca mı, neyse, onlara yaslanmadığıma çok memnunum.

Hepimize ömrümüzü uzatacak, sorunlu kardeşsiz yıllar dilerim. (Olanlara da geçmiş olsun, kardeşleri de tez zamanda adam olsun.)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

300. post hediyesi: I-candy Marcello

Marcello Mastroianni valideni ticaret öğesi yapacak deseler, "bari ucuza gitmesin, Marcello" der sineye çekerim. Saygım, sevgim o boyutta.

Toprağı bol olsun. Nevra Serezli "Aşk olsun"da "neRRRRde o eRRRkek" diyordu ya, hah, o sorunun ve her sorunun cevabı.
 

Şimdi öylesine Google'layıp beğendiklerimi aldım da, aslında bir Marcello blogu açıp en seçmece, en nadide şeyleri koysam mı, bir düşüneyim.

Siyah beyazmış sanki o zaman dünya da, sonradan dejenerasyondan renkler de yanarlı dönerli olmuş.

Eski fotoğraflara bakıp, şaşmamamız ne tuhaf. Siyah-beyaz deyip geçiyoruz. Halbuki bazı dönemler anca iki renk görülebiliyor. Farklı tonlarda griyi sayarsak üç. Sonra teknikolor filmler var. Onlar da boyama kitabı gibi.

18 Temmuz 2010 Pazar

Fazıl Say ve Arabex

Fazıl Say'dan hazetmiyorum. Evlerden uzak, tuhaf bir tipi var diye mi, emin değilim. Sonra konser esnasında cep telefonu çaldı diye dinleyici azarlamıştı bir zamanlar, ondan mı, bilmiyorum (ki çoğusu bu yaptığından "bravo vallahi, görgüsüzlere ağzının payını verdi doğrusu!" diye pek etkilenmişti. Hangi sessizlikten sonra alkışlayacağına, yanındakini süzerek karar veren dinleyiciler bunlar). Onu ne zaman ekranda histerik şekilde piyanosunu çalarken görsem, lüzumsuzca ifade, el-kol, duruş, eda kasan Türk sanat müziği solistleri aklıma geliyor. Bir antipati dalgası köpürüyor, içten içe bir şeye kızdığımı biliyorum ama, ne olduğunu çıkaramıyorum. Öncelikle klasik müzik despotluğu, sonra "bana para harcamıyordu" diyerek onu çarşaf çarşaf haftasonu eklerinde rezil eden ayrıldığı karısı, "mokaçino içmeyi, hayatın tadını çıkarmayı ondan öğrendim" diye sevgisini tarif ettiği Hande Ataizi'yle ilişkisi aklıma geliyor.
Sonra bugün Twitter'da gördüm, "hah, tamam ya" dedim, Yıldırım Türker'in gömmüşlüğü vardı bu adama. (Yıldırım Türker'in asıl bir Dr. Oz (Mehmet Öz) gömüşü vardı ki, ouuuv. Çok yamandı. Okuduğum günden sonra ne zaman aklıma gelse nette arattım; davalık olmuşlar da kaldırılmış galiba, bulamadım.) Şans bu ya, geçende Enis Batur'un "Gövdem" kitabında da mevzusu geçiyordu. Fazıl Say'ın kendini dağıtasıya piyano çalışlarını Batur basbaya savunuyordu. Özetle, performans dediğinin müzisyen için kısıtlanmaz bir hareket serbestisi getirdiğinden, ünlü piyanistlerin (Mozartların FELAN) çalarken kendinden geçtiğinden, haliyle Say'ın da en acayip triplerinin aslında nasıl da haklı olduğundan bahsediyordu. Enis Batur'u o an hiç sevmedim. (Merhaba, 6 yaşındayım, insanlarla sadece sevmek/nefret etmek üzerine kurulu ilişkiler kurabiliyorum.) Enis Batur da Fazıl Say'ı benim kadar sevmesin istedim. "Fazıl Say da nebçim. Oturuyorsun milyarlık piyanonun başına, insan gibi çalsana" deseydi keşke. Ama o zaman da Enis Batur Enis Batur olmaz, en iyi ihtimalle magazin gazetecisi Ali Eyüboğlu olurdu. O zaman böyle derinlikli kitaplar da yazamazdı. Ya da Yüksel Aytuğ. Yükel Aytuğ'un da köşesi giderek genleşiyor zaten. Kuaförde yazdığı eke mi, gazeteye mi ne zaman denk gelsem yarım sayfayı bulmuş oluyor. "Herkes anlasın" kaygılı Levent Kırca espirileri, işi sadece televizyon kumandası elinde kola içmekken gidip gündem yorumlayışları, oof çok fena. Mesut Yar gibi şopar bir oğlan yapsın da, arada sayfayı paylaşsın onla. "Babam dedie kie" diye söze başlasın onun şoparı da. Uzun saçlı yazar olmaz olsun, olursa sadece Kanat Atkaya. O da kanaatten. Yakışıklı ve kültürlü ve alter diye.

Neyse aman. Şurada iki lafı bir araya getirip Enis Batur gibi sizlerle yazma serüvenimi bile paylaşamıyorum. Çünkü Enis Batur'un dediği gibi her gün yazma egzersizi yapamıyorum. Enis Batur masada, hıtı hıtı yazıyor. Ben hep bilgişayarda çıkı çıkı.

Dur bak, eşek kafamın pili bitmeden yazayım şunu.

Geçen haftanın sonu gibi Sacitabi'de okudum; Fazıl Say, tüm gestapoluğuyla anti-arabesk söylemlerde bulunmuş. Ama komik kısmı o değil. Komik kısmı "Sağır olduğum gün ben de arabesk müzik dinlemenin keyfini doya doya çıkaracağım" demesi. Elimi vicdanıma koyup, itiraf etmezsem olmaz; hakikaten güldüm şu söze. Popçuların camlardan sarkan mahalle karıları gibi birbirine laf soktuğu, hem de hiç yaratıcı olmayan "O bakkal müziği yapıyor! Bakkal senin anandır! Anam bakkal olsa utanmam söylerim, ne var. Anası bakkal olsa iyi.. Ağzımı açsam fena olacak. Açsın bakalım, içine sinek dolacak." misali, eski Türk filmi espirilerinin su gibi aktığı bu şelale-ülkede, adam özellikle "doya doya" ikilemesini kullanarak (ironironi), tersten görerek falan yine Cumhuriyet çocuğu olmanın bambaşkalığını göstermiş. Ama arabeske yavşak demesi biraz ölçüsüz kaçmış, BBG deyişiyle "talihsiz bir açıklama". Çünkü böyle diyerek sadece arabeski değil; dinleyeni, kendini arabeskle ifade edeni, arabesk denen müziği oluşturan şartları da küçümsüyor. Gözünü, pasaport ülkesinin gerçeklerine kapıyor. Sanki bir gün sınırlardan aniden Arap mülteciler ve bavul dolusu Mezdeke kasetleri giriverdi, yasadışı çoğalarak kına gecesi kasetçalarlarına monte edildi. Sanki bir gün Unkapanı'da karakaşkaragöz yaratıklar yaklaştı ve aynı gün içinde ışın silahı zoruyla binlerce türkü kaseti doldurup, muhafazakar aşıklara ilham veren köşe kapmacalı, bakışmalı onlarca klipler çektiler. Arabesk biraz da easy target tabii, hele nota bilene. İbo'ya en ufak sempati duymam ama böyle armutlara tüm hanzoşluğuyla güzel cevap veriyordu. Gerçi son yıllarda o da duruşunu kaybedip "Fazıl kardeşimin fihrine saygı duyüyörum" seviyesine gelmişti. Yıllar onu bile yordu be, saçına ak düşmeden hem de (Schwarzkopf'uz ezelden).

Aslında Fazıl Say'ın alttan alta restini çektiği şey, o da, Tan Sağtürk de gerekli şartları oluşturmak için doğuya gidip, hayrına konser/bale gösterileri veriyorlar, değil mi ya? Bunca çabaya rağmen HALA MI ARABESK? "Yahu, bu adamlar nerede yaşıyorlar" diyesim geliyor, ama nasıl kızayım. Yurtdışında ayağı taşa değmeden yaşayıp ahkam kesenin hali bambaşka. Hemen şipşak çözümlerle Nebraska'yı kalkındıracak, Mizuri'yi kültür başkenti yapacak. Amca oğlu tecavüz etti diye kızı öldürüyorlar da, erkekli kızlı 10 kişilik sınıfta "Urfa'da fındıkkıran! Müjde, oraya (elektriği değil ama) baleyi götürdük!"/"Erzurum'da Yücedağ eteklerinde Fazıl Say ziyareti ve klasik müzik ziyafeti!". Herkes muassır medeniyetler seviyesine, MARŞ MARŞ! Eziyet mi ediyor, iyilik mi yapıyor, o insanlar klasik müziği neden sevecek, bir kere duysalar yetecek mi, bunu düşünmüyor. Sanki her üniversite okuyan klasik müzik aşığı oluyor da, her eğitilmemişe fırsat verilse ah nasıl da klasik müzikçi olacak. 1-2-3-4-5. sınıflar tek bir derslikte oturup kanon halinde ders görüyor ama, bak baleyle ufukları nasıl da şey yapacak.

Boktan denizyıldızı hikayesi esin kaynağıdır böylesine, "en azından bunun için farketti" diyebilmek. "Hem de ben farkettirdim, yaa" diye zevklere gelmek. Saçı uzun üniversiteli delikanlılara bile "top musun euyheabreh" çekilen muhitlerde, tayt giydirip "erkeklere bile bale oynatacağız" inadı. Böylesinin klişesi: Why diye sormuyormuş, why not'mış mottosu. Mottosu bir-iki kelime olandan hayır gelmez (carpe diem yavşaklığı dahil). Minibüse binmeyenden korkmalı, Fazıl Say minibüse binmez. Minibüse bile binemeyip yürüyeni, tramvaya asılanı var, Fazıl onları görmez. Konsoloslukta elitcan 29 Ekim kutlamaya gider, gözünde nefret topu "bunlear var yea bunlear zehirledi toplumu" diye tıslar. Sonra karısından bir kağıt bardak dolusu mokaçinoyu esirger. Sen de az değilsin Fazıl! Otur, sıfır!

"Burçlara ders çalışmaya gidiyorduk, önce bir dershaneye uğradık Sermin'i aldık."
Dahi anlamına gelen Fazıl, herkesten ayrı KASILIR.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Halvetika: Kız blogları kategorizasyonu ve sözde cinsel deneyimlerle harmanlanmış blogların önlenemez yükselişi

Gözlemlediğim kadarıyla (ki az gezi-gözlem kolu değilimdir, laf aramızda - bu "laf aramızda" ile kendimi televizyona her çıkışında çaresiz espiriler yapan Selami Şahin gibi hissettim) haz etmediğim kız blogları kendi içinde birkaça ayrılıyor:

1) "Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları/Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir" cinsi muhayyer kürdi makamında pek acı sos bloglar

Ne bitmez çileniz varmış sizin be kuzum.

Şu bloglara denk geldikçe erkeklerin, çocukluktan bu yana yarı-aymaz halde bir lastik topun peşine sürüklenip gitmelerine, o top ardında koşarkenki kaygısız saflıklarına hayran oluyorum. Az kitap okuyanı, düşünmeyi öğreneni de annesinin apışarasının girdabından kurtularak kimi zaman kızların hiçbir zaman birlikte olmak istemeyeceği en yakın arkadaşlara; kapılıp gideceği, asla kendine yar edemeyeceği el bombası erkeklere; ya da esmer, kıvırcık saçlarını yukarıdan toplayan, tütün kokan, güzel sanatlar tayfasından çocuk-erkeklere dönüşüyor. Bu üç türün dışında, erkek kısmısı acıyla pek az yüzleşiyor. Halbuki her kızın istisnasız böyle bir acı sos dönemi var. Sol üstten çekilen bir fotoğraf, tecavüz mahalinden kalkıp gelmiş gibi dağınık üst baş, akmış makyaj, bu kızlarda bir fahişe estetiği. Acılarını ergenlikle çarpıştırıp Google'ın önüne seriverenler. Eşi dostu izlemede. Üstelik eşi dostu, başka eş dostlara haber veriyor, kimse eksik kalmıyor bu "çiğneme kalbimi yeter..... yeter, çık git bu ruhun hüküm sürdüğü topraklardan... dilin kırbaçlıyor gönül atlarımın üstünde...... sevmeyecektiysen o gece neden uzandı kalbin, kalbimin yanına.... " diye başlayıp giden karınca yuvası misali bol noktalı, Manas destanlarından. "Belgesel izliyorum" diye övüneni, belki yalan söylemiyor. Belgesel izliyor herkes, böyle kızları doğasında izliyor.

2) Ona sokarım/bundan çıkarırım geçidi, sert kız blogları

Hayat, serviste walkman'le son seste Riot Grrl grupları dinler gibi, maalesef, geçmiyor.

Ergenlik boyunca dinlediğimiz L7'ların, Hole'ların, Babes in Toyland'lerin, Bikini Kill'lerin, Red Aunts'ların ruhumuzun burun altına işlediği "höst ULAN" bıyıklarımızı, hormonal isyanlar sona erince inceden sir ağdaladık. Yıllar sonra, kadını hor/az görenlere, ilkel düşünenlere onların kelimeleriyle değil, kendi dilimizle cevap vermeye başladık. Müzikte çoğu kız grubunun es geçtiği buydu; erkeklerin alayına erkek diliyle gitmeye kalktılar. Tereciye tere satmak, bir nevi. Halbuki kadının öfke dili başkadır, bana kalırsa, asıp kesmeden, sokup çıkarmadan beslenmez. Kızgınlık bizde o kadar verbal değlidir. Daha ciğerdedir.


Bu dil meselesine örnekli şekilde, beşinci şıkta yeniden değineceğim. Ondan burada keseyim.

3) Hayat ansiklopedisi/"Gel öğreteyim" bloglar

Bekir Coşkun yine nasıl bombayı patlatmış, canım yaaa.. Tuncay Özkan'ın da nasıl başını yediler yaaa. Dur bir bloga yazayım bunları. Tayyip kimmiş, biz kaç kişiydik o zaman, bak, kaç kişi kaldık şimdi...

Bu türler, gazetelerin web siteleri yanda açık dururken ilhamlanıp, gündemi hemmen, beş dakikada Beşiktaş yorumluyorlar. Doğal olarak, çalakalem yazdıkları o gün Türkiye genelinde o olayla ilgili MSN'de, forward maillerde yazılanlardan bir satır bile farklı olmuyor. Yani nedir, bana değişik veya en azından geniş açı vaadetmiyor. Sadece "bir kere de gel benden oku" diyor. Gazete okumaya üşenen, çok sever böylesini. "Yapılmışı var" diye önüne konan pişmiş armutları lüplüpletme sanayii. "Ben düşünmeye üşendim, ama düşünmekle kalmayıp yazanı bile var bak" diye bir de FEYYYS'inde paylaşır. Feyz alma, feys al.

3.a) Kofti solcu/işçinin emekçinin hayranı bloglar

The things you own, end up owning you ağbea. Artık bunu o kalın kafana sok. Sonracığıma, ben de Baykal sevmiyorum, ama Kılıçdaroğlu'nun hatrına CHP. Biraz da doğuda patlayan bombalar, şehitler, hükümetin gramatik hataları dedim mi, tamamdır.

Şimdi bir de solcunun koftisi çıktı. Taklit lüivütonun gözünü seveyim, bunlar daha tehlikeli. Lüivüton taklidi üretenin, aslı hakkında bir fikri var en azından. Kulpları eğri üretse bile, biliyor ki orjinalinde öyle değil. Kofti solcu ise neyi desteklediğini bilmiyor (dolayısıyla, söylediğiyle savunduğu arasındaki uçurumun farkına varmıyor - köktensolcu ve insan hakları savunucusu ama hassas dengeler göz önüne alınıp da acilen darbe olsa da hani, kulağına hiç fena gelmiyor), sadece desteklemeyi seviyor. Kendi fikir öne süremediğinden, desteklemesi akıllıca görünüyor. Büyük gazetelerin köşe yazarlarını okuyarak günlük siyasi olaylardan bahsedebildiği için politik blog yazdığını sanıyor, ama taraftar ağzından, "bu maçı alıcaz, başka yolu yok/(gol yiyince de) sevindi gariban/hediyemiz olsun, şakşakşak"lardan vazgeçemiyor. Uzaktan kumanda, üstü başı kirlenmeden fikir adamlığını çok seviyor, kendini "onlar"a karşı güçlenen bir kesimin üyesi olarak görüyor. Üniversiteye girer girmez bir sosyal çevreye ait olmak hevesiyle kah solculara, kah metalcilere, kah tumba bumba gibi etnik çalgılar çalarak, batik üst baş giyip yedi renkte gezenlere katılan yavru kuşlardan daha önce bahsetmiştim. Bu da onların bir alt kategorisi.

4) Bir de alıp giydiğini, yiyip içtiğini, gezip gördüğünü anlatan bloglar ve izleyicileri var, ama o bana çok batmıyor nedense. Ondan başlık açmıyorum.

5) Halvetika:Türk gencinin cinsellikle imtihanı konulu bloglar

Elimi pantolonunun içine soktum, şöyle bir karıştırdım. Tombala mı, birinci çinko mu bilemedim. Yattık kalktık, hava da sıcak, illa da sarılmak istiyor. Git işine olum, dedim. Benim senin gibilerle öttürecek ıslığım yok, YÜRRÜ, TAŞ ARABASI. Ama sonra kapıdan çıkıp gidince köpek gibi ağladım. Hayvansın, dedim kendi kendime.

Bu blogların içeriği, onyıllar içerisinde Anadolu'dan büyük şehirlere okumaya gelen kızlar/erkekler ve aniden gelişmiş, boy atmış, hormonlu cinsel deneyimleri. Yazanı bir yana, bu tür blogların takipçilerinde gösterişçi bir sevinç ve bilinç, (yukarıda dediğim) kendi yaptıklarıyla değil, başkalarının yazdıklarıyla duruşunu belli ederek, kişilik kontürünü başka insanların düşünceleri üzerinden çizmesi ve shortcuttan prestij sağlama çabası. Bir de işin erkek okuyucu yönü var: Kız blogda küfretmeyi akıl etti diye kendi seviyesine (erkekliğin yüksek mertebesine) yakın bulup "akıllı kadın feci hoşuma gidiyor/sen ne farklısın/inanılmazsın" cümleleriyle bu blog yazarı kızlara destek çıkanlar. İşte asıl öyleleri hayran olunacak derecede çelişki yumağı. Yanındaki düz ayak, vanilya aromalı sevgililerine bakarsak, hepsi sıfır kilometre kız istiyor. Yok, hayran olduğuna bakarsak, eh ağbiycim, doyasıya cinselliğini yaşamışını, fulforsunu, rahatını, "errrkek gibi içenini/konuşanını/muamele edenini" istiyorduysan, o da istediğin gibi naylonunda gelmiyor. After all, herkes şoför Nebahat'i seviyor, ama filmin sonunda deri ceketi çıkarıp basma elbisesiyle hanımhanımcık bir hanıma dönüşmeden kimse onla evlenmiyor.

Diğer bir enteresan nokta, halvetika kız bloglarında (spesifik olarak Pucca nikiyle bloglayan kızın anlattıklarında) anlattığının aksine, acıklı denebilecek kadar kısıtlı cinsel tecrübeler yaşadığının hissedilmesi. Yani Pucca da, herkes bir tanıdığın düğünündeyken veyahut anne pazara inmişken kapı arkalarında sevgilisiyle öpüşen kızlardan farklı değil. Bir de aile baskısı, toplum baskısı gibi sebepler yüzünden, yaptıklarını karikatürize ederek mazur göstermek zorunda kalıyor. Bu karikatürizasyonun, kolay mizahın bir diğer faydası da, içinde geçen külot-meme-kıç-sütyen gibi kelimelere erekte vaziyette kilitlenmiş ergen zihinlerin, yazıyı daha kolay anlamasını sağlaması.

Pucca’ya karşı bir diğer sempati/empati sebebi, gizli saklıda, ödünç yataklarda yaşadığı sakatlanmış cinsel hayatını, epey erkeksi bir dilde ifade etmesi. Yani Pucca (ve okumadığım diğer kopyaları veya benzerleri de) cinsel deneyimlerini bir kadın gibi değil, erkek gibi anlatıyor; popüler medya ve kültür ürünlerince sınırları çizilen bir alanda oynuyor; kadın dergileri, Sex & the City ve Gossip Girl’ün kötü kopyası diziler, şehirli çapkın kız romanları, Ayşe Arman’ın içlerinde maalesef en iyisi kaldığı paçoz kadın yazarlar vasıtasıyla şehirli kadına tatmin vaadeden "erkek kadar/gibi azmak"la yetiniyor. Aşk ilişkisinden beklentilerini, tutkusunu basitleştiriyor, nesneye/organa/pozisyona yöneltiyor; partnerinin veyahut hayali partnerinin "malı"ndan, mülkünden, geceleri gördüğü ıslak rüyalardan, sarılmadan/öpüşmeden sevişmenin yüceliğinden, romantizmi nasıl da sevmediğinden bahsediyor. Bahsederken de kadınlığını, bilmediği (ama sık sık duyduğu) bir zemin üzerinde (yani erkek vokabülerine sığınarak) yaşıyor, ki en yumuşak tabirle "kolay kız" olmakla eleştirilmesin, hayranları tarafından "delikanlılığı" sebebiyle korunabilsin. Bu uğurda tüm "alışılageldik kız huyları"nı kenara bırakıyor ama ezip geçtiği romantizm anlayışının hamlığını, romantik-komedilerden öteye gitmediğini de gözden kaçırmamak gerek. Yani Pucca, Meg Ryan-Tom Hanks, Richard Gere-Julia Roberts, Hugh Grant-adı hatırlanmayan kadın oyuncu başrollü filmlerde gördüğü şekliyle, popüler kültür çağrışımlarıyla romantizmi (ve zayıflığı) reddediyor, onun yerine "lagalugasız" ilişkiyi övüyor. Erkek okuyucu tarafından onaylanmak (klübe katılmak), arkasına aldığı kitleye güvenip seçimlerinde özgür olduğunu hissetmek için, kadın bedeninde bir erkeğe dönüşüyor.

Şimdi işler değişti tabii. Uzaylı Zekiye Cem Mumcu'nun bu tür blogların binlerce takipçisi olduğuna uyanmasıyla, çizgifilmlerdeki gibi gözlerinde dolar işaretlerinin belirmesiyle işler değişti. Mumcu, "Binlerce blogu olan, binlerce satar" düz mantığıyla, erkekli-kızlı gözde bloggerlara birer kitap ısmarlıyor, çıkartıveriyor. Çarpık kentleşmiş cinselliğiyle Pucca’nın anıları yaz-kitabılaşırken; ailenin çok bilmiş, bol ahkam kesen, Ana Haber bültenine çıkan Selimcan cingözlüğünde, Ekşisözlük yazarı erkek bloggerlar da raflarda komşusu olacak. Hepsi yeni (ve yarı) entellektüel Türk gencini temsil edecekler. EEe, bunca kamuya açıldığına göre, okuyucu kitlesi de genişleyecek. Facebook'ta birbirine yorumlar yazmak, at-eşek hediye etmek dışında internetle mıncıklaşmayı bilmeyen yaşça büyük ama hala çılgın, hala uslanmaz bir kesim de bu kitapları okuyabilecek, "amman, internette neler oluyormuş meğer" diye sevinecek. Diğerlerine tavsiye edecek. Diye umuluyor. Haaa, işte o zaman karışıyor işler. Pucca etkilemekte usta olduğu, dobralığına ve diğer erkekleri fareli köyün kavalcısı misali arkasına takmasına bayılan ergen kızların ve seks kelimesini blogda görmekten bile tahrik olan genç erkeklerin güvenli sularından ayrılarak, tekinsiz sularda yüzmeye hazırlanıyor. Bunun için kitabının tanıtımında, blogunun genel havasından farklı olarak, masumiyet kartını oynuyor. Tatminsiz kadınların, oğul ve kocalarının yanısıra part-time yönettiği TÜRK AİLE, ÖRF VE ADETLERİ kurumunca orospu diye yaftalanmamak için ağız değiştiriyor. "Tek istediğim battaniyenin altında film çekeceğim değil, film izleyeceğim bir adamdı" diyor kitap tanıtım paragrafında, blogda defalarca aksini söylediği halde. "Tek istediğim, çift arkadaşların yanında yürümenin burukluğuna vedayı garantilemek için bir yüzük ve herkesi çatlatacak bir düğün" deseydi, "işte Türk işi Bridget Jones" diyecektim. Veya "tek istediğim, metinlerimdeki yazım hatalarını bulup temizleyecek bir redaktördü" deseydi, en azından yazlık, havuzbaşı edebiyatında devrim olarak görecektim. Bu haliyle, yine devrim bambaşka bir bahara kalıyor.
Haydi, siz de kalın sağlıcakla.

15 Temmuz 2010 Perşembe

İsveç'te Kadın Ticareti Ltd. Şti.

Biraz da buralardan, bizim yörelerden bir türkü seslendirelim.

(Kusursuz sarı saçlar, renkli gözler, göğüs çatalları, dar ve mini etekler, kemik çerçeveli gözlükler, enine çizgili t-shirtler, yüksek belli pantolonlar ve espadriller haricinde) Stockholm'de en sık görülen manzaralardan bir tanesi, yanında beline gelmeyecek boyda, Tayvanlı mı Taylandlı mı artık nereliyse, illa ki oradan bir kadınla gezen şişko İsveçli adam. Bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sorduğumda, durumun ticarete dönüştüğünü, İsveçlilerin utangaç olduklarından sağda solda insanlarla tanışmadıklarını, fakat yeterince zengin olduklarından bu işi internet üzerinden üye olunan bir takım yerlerin aracılığıyla gördüklerini, sipariş ettikleri kadınların evlere teslim edildiğini, onların da bu kadınları canları nasıl isterse, şişme kadının azcık daha gerçeği gibi görerek kullandıklarını öğrendim. İşin sosyal duyarlılık, "vay efendim, nasıl da yaparlar, onlar da insan değil mi? İnsanlığın nerede İsveç, soruyorum!" beylik yorum silsilesini es geçiyorum, çünkü o uzun havalar şu anki havama uymuyor. Hareketli bir parça okuyacağız, dedik ya! Ayrıca Efes Pilsen One Love Festial'ın bu seneki "Hayati" fiyaskosunu da hatırlatırım, İsveçliyi kınamanın anlamı yok. Millet, devlet parantezinden çıkalım, parası olsa herkes yapar. Yapıyor da. Bir geceliğine parası yetiyor, o türünü yapıyor. Bu ince ruhlu, eksekslarc bedenli beyler daha aile hayatına, daha "yerim yuvam belli olsun" ayarına giriyorlar demek ki, bir gecelik değil her geceliğini tutuyor (aile boyu cips, kokokolo hesaabı). Yine de, en domuz halimi takınarak bile baksam, böyle çiftler insanın asabını bozuyor. Adeta sokak hayvanına yapılan eziyet karşısındaki çaresiz, anlamsız, boşküme üzülmeler. Yeni yetmeliği boyunca "hayat adamı" olmayı mevki gören yetişkinler çok iyi bilir böyle durumlarda üzülmemeyi. Sonucu değiştiremeyince üzülmeyecek kadar hesaplı olmayı. Gönül BİM'i, ŞOK marketler zincirinin duygusal halkası. "Evet, çok acı ama ne yapalım, SIRADAKİ" diye önündeki maçlara bakmak. Anası babası ölse dudağı titremiyor, Tayvanlı pırasa saçlı bir garibanın şeyinden ona ne.

Bir kere adam kadının hep önünden yürüyor. Böyle manzaralara alışığız gerçi Türkiye'de, erkeğin önde yürüdüğü dile getirince doğrudan hakaret gibi gelmez belki de, bana çok batıyor. İkincisi, adamın kadını satın aldığı epey belli oluyor; kadının üstü başı döküntü; H&M halk pazarından sezon sonu alınmış, eskiliği buruşukların kumaşa zımbalanmasından belli bir pantolon, deseni solmuş bir t-shirt. Kafası yarı-önüne eğik, İsveççesi bozuk. Yanında sümüklü bir oğlan (İsveçliler, böylesiyle bile olsa çoğalmak, çoğalmak istiyor). Ama bu gönülsüz gönül işi tohuma bile sinmiş, oğlan ananın kopyası. Zaten adamın oğlu mu, torunu mu belli değil. Arada o derece yaş farkı. (Ayrıca bir kere bile o oğlanlarıı babanın kucağında görmedim.) Bir de trende/otobüste karşılıklı oturduğumda gözlemlediğim, kızın feri sönmüş, akı sarıya çalmış gözlerinden süzülen o bezginlik. O "çilem dolsa da gitsem" bakışı. Adamın göbeğini açıkta bırakan desenli gömleği, açık düğmelerinden görünen etli, kat kat boynunda illa bir altın halat, kolye. Teni mevsim normallerinin ötesinde esmerleşmiş, hatta mora çalmış. Halbuki bu bronzyan aktivitelere kadının katılmadığı, çiğ ten renginden de belli. Adam sefasını sürüyor, kadın da cefasında tek kürekçi. Vay vay ki vaylar olsun.

Bu çiftin onlarcasını görünce,  işin bir vergi indirimi falan mı var, aile olduğunu kanıtlayınca bir yardım mı yapıyorlar diye bile düşündüm. İsveçli adam hesabını bilir. İnternette porno sitelere üyelik bile senede daha pahalıya geliyor bu garibanla gariban junior'dan demek.

Yaşasın sakatlanmış rızaya dayanarak yaptırılan kölelik! Yaşasın "o istedi işte, zorla mı yaptık" diye diretebilmek! Yaşasın tüm bunları arkadan dolanabilen dolambaçlıkta yasal sistem! En güzel şey.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Gece Jimnastiği

Seksenlerin (seksen kere dili kopsun) meşhur bir televizyon programına göndermece yapıyorum. Halbuki yazacaklarım bambaşka. Başrolünde Yasemin Evcim mi, her kimse, o da yok. Bir ben, hep ben, bir de bazen annem. Hayatımdaki her büyük olay gibi, başrolde hep ikimiz. Şimdi annem İstanbul'da, gecenin bir köründe, yatağın sol yanına sığınmış, boş duran sağ tarafına terden nemli bacağını atmış, uyuyor. Ben yazdıkça klavyenin sesine uyanıp, uykunun kıstığı bir sesle "yavrum, yatmadın mı daha? yat, sabah oldu, yeter.." diye söylenmiyor. Onca yıl söylenmeyeceği, söylense de duymayacağım bir zamana varmak, bir an önce oraya yerleşivermek istedim. Halbuki şimdi, kimsecikler söylenmeden yatağın içindeyim. Karanlıkta tavana bakıyorum. Annemin bana seslendiği zamanı düşünüyorum. O zamana yerleşmek istiyorum. Belki zaman makinası icat edildi de, tüm maymun iştahımla gidip gidip geliyorum. Bilim adamları her seferinde bu bilgiyi bildiğimi bana unutturuyorlarmış meğer. Nostalji de bu yolculuğa parası yetmeyenlerin avuntusuymuş mesela. Meğer.

Neyse,

Bir seferinde odamda kimbilir ne işle meşgulken, gecenin bir yarısı, bir yaz gecesinin bir yarısı, içeriden kesik sesler gelmeye başladı. Gece yatmadan önce yüzüstü yatağıma uzanıp sessizlikte kitap okurum ve böylece balıklama veya yüzüstü suya atlamış gibi hikayenin ortasına düşüveririm. Sessizlik dağılır, bir anda kitabın gürültüsü etrafımı sarar. Karakterler, olaylar, diyaloglar, hayalimde biçtiğim ses renkleri derken bir başka ses duyana kadar, sessizliği de duymam. Varlığını unuturum. Bu kısık ve kesik gelen sesler o yüzden bir anda olduğum yerde buz kesilmeme ve ayağımın altında, topuk ve ayak parmaklarının alt kısmına denk gelen o pembe kısmın arasında kalan köprü gibi yerde iğneler hissetmeme sebep oldu. After all, gece paranoyası bambaşkadır. Gece vakti akla gelen fikrin şahidi olmaz. Camdan dışarı bakınca bir anda durduğun yeri, hayatın sıradanlığını, aslında öyle innannılmaz olayların başına gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu falan farketmezsin. Karanlık, boş sokaklar, boşa yanıp sönen trafik ışıkları (yerli pop klibi veyahut şarkı sözü çıkar bu üçünden, aman dikkat) ve ne döndüğü bilinmeyen aydınlık salonlar, hatta mavi televizyon ışığı seçilebilen karanlık oturma odaları. Ouu. En korkuncu. İşte, ondan, gecenin yükü bambaşkadır. Korkutucu bir sorumluluktur. Büyük eserlerin gece yazıldığını düşünmüşümdür hep, fırça bıyıklı, saman sakallı adamlar, hıtı hıtı diye şimdi bizim resim yaptığımız kalınlıkta kağıtlara roman yazıyor. Öyle bakınca bugünler adam değil, buradan bakınca da o günler çok ağdalı. Bunca ağda, sarkma yapar, HOCAM! İlk sapaktan konuya dönelim aman, ayağımız yerden kesilmesin. Ben boyumda yüzmeyi seviyorum, buralar boyu geçmesin.

Hah işte, o gece de yüzümü içine gömdüğüm kitabın okuduğum sayfasını ve karşı sayfasını birbirinden ayrı tutan sol elimin yay gibi gerilmiş baş ve işaret parmağını çekiverdim. Kitap hemen içine kapandı. İçinden saçılanlar da, arada kalıp buruştular. Sekerek atladım yataktan, oda kapımı aralayıp başımı uzattım. Annem, hol lambasının kahverengi camıyla örtülü ışığı yüzüne vurmuş biçimde, odasında uyuyordu. Uyuyakalmadan önce, başucundaki küp şeklindeki radyolu saatin sesini de hafifçe açmıştı. Henüz kötü müzik bunca yasallaşmamıştı galiba, çalanlar içimi ürpertti. Belki mahalledeki futbol sahasında görüp de adını bilmediğim bir çocuğa heveslendiğim yaşımı hatırlatmıştır. Veyahut balkonda çenemden suyu aka aka karpuz yediğim bir günü. Veya ada vapuruyla geçtiğimiz Kınalıada'daki bir tanıdığın evine faytonla çıktığımız zamanı. Artık olmadığım bir insanı, bir çocuğu, o halimin önünde uzanan ihtimalleri. O ucu açıklığı, o ileriyi göremezliği, cahilliği, toyluğu, kendini ne yapacağını bilmezliği. Hangi sebeptense artık, çok efkarlandım. Salondaki kristal kasenin içindeki sigara paketinden bir sigara alıverdim. Holün orta yerine oturdum, sırtımı duvara yaslayarak ve ilk duyduğum anla mimlenmiş şarkılara kulak vererek sigaramı içtim.

Sonra bu durum, sürekli bir hal aldı. Her gece annem, gün boyu dinlemediği müziğin açığını kapatmak ister gibi radyoyu açıp yattı, her akşam salondaki paketten (ki her gün yenileniyordu) bir tane eksildi. Tekrar tekrar holde yere oturdum, kalkarken popom taş zemin yüzünden hep buz kesmişti. Hep odama girene kadar aklıma yazacak binlerce şey geliyordu da, kapıdan içeri girdiğimde birden yalnızlık bastırıyordu. Yazmak da, yatmak da istemiyordum. Annemin yanına gidiyordum usul usul. Konuşmak istiyordum; uyansın, aklıma üşüşen fikirlerden dinçleştiğimi görüp yatakta doğruluversin. Tabii ki uyanmıyordu. Ben de rüyasında ne gördüğünü tahmin etmeye çalışarak ani hareketle ileri uzattığı ellerini, inip kalkan kaşlarını seyrediyordum. İfadesi donuklaşınca seyredecek şey bulamayıp televizyonu açıyordum. Karanlığı mavi ışıkla bölünen pencerelerin arkasında yaşayanlar diğerleri gibi. O saatte atmaca gibi kanallar arasında dönüp duran Tele-market reklamlarına bakıyordum bir süre. Uykum gelene kadar, yarı açık gözlerle. Gözlerimi kapatmaya korktuğumdan, uyursam sabaha onca düşünce kulaklarımdan akmış gitmiş olacak diye korktuğumdan. Öyle, çaresizce uykunun gelip beni bizzat teslim almasını bekliyordum. Şimdi hiç öyle olmuyor. Hiç. Kendimle yaşamaya başladım başlayalı, bayılır gibi uyuyakalıyorum. Demek yeterince yorulmuşum, baygın düşerek uyuyakalmak için yeterince yorulmuşum. 

Şimdi de yoruldum, daha diyeceğim bitmemişti. Başka sefere.